11.09.2009

Hayatın Tuzu :: Bitlis'te Dört Kardaş Bir Ana ve Bir Koca Dünya



Elbette Trakya'yı da ayırmadan söylüyorum: Anadolu'da nereye giderseniz gidin -eksikliği, dünyanın sonunun gelmesine neden olabilecek denli mühim- kahvehanelerde oturan her yaştan adamın durmaksızın çay ve sigara tükettiği bir ilimizdeyiz bugün de sayın okuyucu..
Bitlis..
Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Van Gölü'nün batısında bulunan bir vadi içine kurulu, 13 plaka numaralı ilimiz..

Bitlis'in meşhur türküsünde bir bir sayılan beş minareden birine sahip tarihi bir caminin, kırklı yaşlardaki imamı Şehsuvar (Levent Ülgen), kendisinden geriye tek bir vesikalık bile kalmayan, gömülmek üzre şimdilik caminin tabutluğunda yatan ölü bir kızın ya da ölümün bizzat kendisinin gizemini çözmeye uğraşmaktadır.. Sanki hayatın/hayatının sırrına vakıf olmuş da, sıra buna gelmiş gibi..

Yanık sesli İmam Şehsuvar; meşhur Bitlis sigarasının üretildiği fabrikada çalışır görünen Sırrı; korsan CD satarak İstanbul’da tutunmaya çalışmış ancak polisin (Bana pek inandırıcı gelmedi ama) işi sıkı tutması sonucunda yeniden memleketine dönmüş Harun ve üniversiteye kapağı atma çalışmalarında bayağı bi tecrübe sahibi olmuş kıdemli dershane öğrencisi Meryem (Asiye Dinçsoy)..

Yaş itibarıyla sıraladığım bu dört bekar kardeş, dul anneleri Medine (Güzin Çorağan) ile birlikte aynı evde yaşamaktadır..
Epey kalabalık kadrolu bu hikaye, ana ekseni oluşturan -şimdilik- kısaca tanıttığım bu kahramanların hayati faaliyetleriyle birlikte gelişecek, dallanıp budaklanacaktır..

Daha bahsedilmesi gereken çok kişi var ama 'kahraman' demişken, filmin en önemli karakterlerinden biri olan danadan en başta söz edilse yeridir valla..
Evet bildiğin dana!
Şehir mezbahasından tam kesimi sırasında ipini koparıp, yaralı olarak da olsa kaçmayı başarmış özgürlüğüne aşırı düşkün (Maalesef adı meçhul) bir dana!



Kendini, şehri çevreleyen dağlara vuran; 'yakala' emrini almış peşindeki belediye zabıtasına -çocukların da yardımıyla- kök söktüren, arada bir de tepelerden şehri şöyle bir süzen bu 'deli dana' -belli ki- diğer kahramanlar gibi bize bir şeyler anlatmanın peşindedir..

Medine Ana ve Çocukları

En çok da, 'eşşek kadar olmuş' çocuklarının birbirleriyle didişmelerinden dertli bir ananın bu dört evladından işlerini en yoluna koymuş gibi görüneni, son anda türkücülükten döndüğünü öğrendiğimiz imam Şehsuvar'dır..

Çevremizde de çok rastlanan ama oldukça tuhaf denebilecek bir huya sahiptir bu adam: Elalemin, ölmüş çocuğunun yaşlı dedesine bir fotoğrafı bile kalmamasını dert edinen; cemaate hutbesinde, hayvanlara kötü davranmamayı ve çocuklarını şiddetten uzak tutmalarını öğütleyen; caminin yüz yıllar önce yaşamış mimarının acı akıbetiyle hüzünlenen bu 'hassas' Şehsuvar, kendi karındaşlarına karşı ise oldukça şiddetli bir hiddet sergilemektedir..




Dışardan bakınca pek bir sebep göremediğim bu 'gurur kırıcı' hiddetin nedeni belki de: Bir imam olarak, kardeşleri kadar rahat ve sorumsuz hareket edememesi ve de bu beynamazların camiden uzak durma tercihleri olsa gerek..

"Güzel ya da çirkin kavramı, hayatı yanlış anlamaktan ileri gelir.. Aslına bakarsan, güzel ya da çirkin diye bir şey olmadığını görürsün"
"Gurur hayatın tuzudur.. Yemeğe konan 'kafi miktar' tuzda olduğu gibi, gururun hayatımıza katacağımız miktarını da iyi ayarlamak gerekir" mealinde ağır laflar ederek 'filmin adına bile göndermeler yapan' filozof imama, bu olumsuz davranışları doğrusu ben pek yakıştıramadım..




İki numara Sırrı (Bülent Düzgünoğlu), sigara fabrikasındaki düşük maaşlı ve monoton işinden şikayetçi olurken; bir fotoğrafçı dükkanı açma hayalleri görmenin dışında kalan zamanlarda da kahvelerde pineklemektedir.. (Aman da ne heyecanlı!)

Sırrı son günlerde, İstanbul'dan dönüş yapmış kardeşi Harun'la birlikte yine kahveye takılmakta; burada, (Geleneksel olduğunu sandığım) 'haber özetleri veren ayaklı ve sesli gazete ya da canlı televizyon işlevli' Salman'ın, 1980'li yıllardan kalma haberlerini dinlemektedir..




Oysa az sonra kahveye girecek olan, Salman (Erol Demiröz)'ın genç ve dinamik meslektaşı, her açıdan donup kalmış bu ihtiyarın aksine güncel haberleriyle, milleti 'enformasyon manyağı' yapacaktır..

Salman'ın 'kafayı sıyırma' halinden daha beterine, yani 'kayışı koparma' safhasına geçip de çoktan geride bırakmış ve mahallenin delisi unvanını tam anlamıyla hak etmiş Efrahim (Nedim Salman) de, her önüne çıkanın yüzüne "Öleceksin!" diye bağırarak, zaten akıl sağlığı sallantıda giden ahaliye doğrusu tam bir moral kaynağı olmaktadır..

Bir zamanlar 'sağlıklı' iken sigara fabrikasında çalıştığından, Bitlis ve çevre illerde hâlâ satılan bazı eski sigara paketlerinde yazılmış olduğu tespit edilen anlamlı yazıların kaynağının Efrahim olma ihtimali, neredeyse kesindir..

Sırrı, hayalindeki dükkanı çarşıda ararken, kepengi sürekli inik vaziyetteki bir dükkan dikkatini çeker..
Kiralık olup olmadığını ve sahibini de bir türlü öğrenemeyen, hatta dükkana yaklaştığı her defasında da çevredeki esnaf tarafından kovalanan Sırrı, üstüne üstlük, kepenkteki delikten dışarıya bakan gözü fark ettiğinde, bu işi iyice takıntı haline getirir..

Dedektif Sırrı, monoton hayatına bir anda heyecan getiren bu gizemi çözmekte kararlıdır..




Dikiş tutturamadığı için mecburen döndüğü İstanbul'dan koca bir kutu korsan sidiyle gelen 'üç numara' Harun (Görkem Kanbolat), Bitlis ve ahalisi misali, dağların arasına sıkışıp kalmama amaçlı hamlesinin boşa çıkmasıyla, genç yaşta yıkılmış bir gururun sahibidir artık..
Altı yıl sonra döndüğü memleketinde kolayca satabileceğini düşündüğü mallar elinde patlamış; üstelik, biricik anneciği hariç, hemen herkes tarafından adeta unutulduğuna tanık olmuştur..

Haberci Salman hatta dostu bildiği Efrahim bile tanımaz onu.. Ve anında gelen bir 'Öleceksin' kurşunuyla, bir yara da ondan alır..

Oysa Harun kimseleri unutmamıştır: "Ama ben sizleri unutmadım!"
Tam emin değilim- ağzıyla değilse de gözüyle, gönlüyle aynen böyle haykırır bu yaralı çocuk..




Tabii ya! İnsan memleketini, çocukluğunu ve çocukluğunun kahramanlarını hiç unutur mu?
Unutmaz, unutamaz!

Oysa memleket asla bir ana değildir..
Aksi söylemlere bakmayın siz.. Bağrından da çıkmış olsa insanını kolayca unutur memleket..
Evet.. bu aynen böyledir!

Bir Orası ya da Burası Öyküsü

Tanıtmaya çalıştığım bunca kahraman dışında, birkaç önemli karakter daha barındıran Hayatın Tuzu'nun büyük bir özenle yazıldığı belli olan yoğun ve derin senaryosu Ender Özkahraman'a ait..

Yıllar önce, Leman dergisinde yazıp çizdiği 'Orası Öyküleri' ile popüler mizah dünyasında 'Kürtlerin Sesi' olmanın öncülüğüne soyunmuş bir aydın olarak tanıdığım bu yazarın, çizgilerindeki yumuşak ve sevimli üsluba karşın, muhalif tavrını mesajlarıyla açıkça ortaya koyan bir karikatür anlayışı olduğunu gayet iyi hatırlıyorum..

Özkahraman'ın, yine aynı sevimli ve sıcak bir yaklaşımla betimleyerek yarattığı, 'yaşadığı' her haliyle hissedilen karakterlerinin katılımıyla gelişen, kapsamlı ve etkileyici senaryosunu, Murat Düzgünoğlu başarıyla yöneterek ilk uzun metrajlı filmi olarak ortaya koymuş..




Ender Özkahraman adını duyduğumda, filmin, 'açılıp saçılan' mevcut konjonktür öncesinden etkilenerek, gereksiz bir şovenizm gösterisine kapılabileceğinden korktuğumu gizleyecek değilim..
Ancak, korktuğumun başıma gelmediğini de sevinçle gördüm..
Asla böyle bir dolduruşa gelmeyen, milliyetçilikten, bölgecilikten ve haliyle de ayrımcılıktan tamamen uzak bir anlayışla kotarılmış; neredeyse mükemmele yakın bir filmle karşılaştım..

Hayatın Tuzu'nda, mükemmelliğin tam olarak oluşmasını engelleyen faktörlerin başında gelen, çok hikayeli ve kahramanlı yapının -estetik bir kurguyla- bir araya getirilmesinde karşılaşıldığı belli olan zorlanmanın, yine de az hasarla geçiştirilebildiğini düşünüyorum..

Aynı şekilde film, doğal ve gerçekçi olmaktan uzak, bu nedenle de resme tam olarak oturmayan bazı diyaloglarla, 'inandırıcılık' yönünden zaman zaman darbe alsa da, mükemmel oyunculuklarla kendini yeniden toparlamasını biliyor..

Son olarak, birbirini takip eden her sahnesi zaten -dinlemeye hazır olanlara- çok şeyler anlatan bu filme keşke bir de 'anlatıcı' ilave edilmeyeydi diyor; ayrıca, kahramanların -gereksiz yere- çok konuşturularak, seyirci üzerinde bir mesaj bombardımanı etkisi oluşturulmasından da pek hoşnut kalmadığımı eklemek istiyorum..




Yaralı asi dananın dağ serüveni, kepengi kapalı dükkanın bir gerilim unsuru olarak çok iyi kullanılması, minarede bulunan beş yüz yıllık mektubun 'şişedeki mesaj' manalı gizemi, sigara paketlerindeki esrarengiz yazılar..
Rahatlıkla akıp giden ve zevkle seyredilen filme olan ilgiyi sürekli ayakta tutan unsurlar olurken, aynı zamanda gerçekçi tarafını törpüleyerek, ona 'masalsı' bir hava da katıyor..

Birer birer sayılamayacak denli bol oyunculuk gösterisi, Hayatın Tuzu'nun bariz bir özelliği olarak göze çarpıyor..
Yine de bunlardan birinden söz etmek gerekirse: Seyirci nezdinde şartlanma oluşturan rolleriyle, televizyondaki komedi dizilerinin olmazsa olmazı konumunu uzun bir süre koruyan Levent Ülgen'in, güçlü olduğu kadar dengeli 'imam performansının' kendi açımdan tam bir sürpriz olduğunu söyleyebilirim..




Çoğu yabancı filmlerde bile tam olarak becerilemeyen ve benim en az el feneri mevzusu kadar özellikle kafayı taktığım 'doğal ışık' problemini, yönetmen, 'suni ışıklarla benzetme' yoluna bile gitmeden, görüntüdeki grenleşmeden de korkmadan cesaretle uygulamış ki bunun için ayrıca saygılarımı sunuyorum.. (Aslında bilgilendiğimden değil, uygulamanın böyle yapıldığını sadece tahmin ediyorum.. değilse de, zaten bu daha da büyük başarı!)

3.5  /5


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok: