8.10.2009

Okuribito :: Tahtalıköy Yolcusu Kalmasın Lütfen


Sarı Saten'den sonra bu hafta da Kampüste Çıplak Ayaklar, mümkünse kendisini iyice hırpalayarak yazmamı isteyince, "Yeter gayrı!" dedim; "Yeter.. Ben artık bir filmi de dövmek değil, övmek istiyorum be canım!"

Sağolsun 'eski dost' Japonlar bu isteğimi ikiletmedi ve Amerikalı Oscar amcanın da inayetiyle gözümüz gönlümüz birazcık şenlendi..
(Eğer şu 'batılı' ödüller de olmasa bu 'doğulu' filmleri sinemalarımızda görmek hiç mümkün olmayacak galiba.)

Çellosunu Satan Hassas Ruhlu Çellist

Daigo Kobayashi, -kendisi gibi ortalama müzisyenlerden oluştuğundan olacak- çaldıkları konser salonunu dolduramayan bir senfoni orkestrasında çello çalmakta olan genç bir adamdır..
Bir konser sonrası patron, orkestrasını lağvettiğini açıklayınca, adamımız, 'taşı toprağı altın' Tokyo'nun ortasında işsiz kalıvermiştir..

Sevgili çellosu ve eşiyle mutlu ve de mütevazı bir hayat sürmekte olan Daigo (Masahiro Motoki), yetersiz müzikal yeteneği nedeniyle büyük şehirde kendine bir 'gelecek' göremeyince, doğduğu kasabada bulunan ana yadigarı eve taşınmaya; yaşantısının geriye kalanını -hiç olmazsa kiradan kurtulmuş vaziyette- orada geçirmeye karar verir..

(Her film yazımı özgürce, daha doğrusu kafama estiği gibi yazmama izin vermenizden cesaret alarak şimdi de bakışlarımı ve yazımı -kısa bi süreliğine- filmin oynadığı perdeden, 'Warner Bros. Film İzleme Salonu'na çevirmek istiyorum ey okuyucu..
Filmin tam da bu anında, yan koltukta oturan ve filmdeki kahramanla benzer dertten muzdarip sevgili arkadaşım aklıma düşüyor.. O da şu günlerde, yıllar önce geldiği ve bir türlü tutunamadığı İstanbul'dan memleketine dönme planları yapmakta..
Ona doğru hafifçe dönerek, karanlık salonun beyaz perdesinden yansıyan solgun ışığın altında yumuşamış gibi görünen, bol sakallı ve sert hatlı yüzüne şöyle bi baktım..
Perdeye dalmış gitmişti.. Büyük şehirden çok da uzak olmayan memleketinin yemyeşil dağlarını, billur gibi akarsularını düşünüyor olmalıydı..
Nedense- mutlulukla karışık tuhaf bir hüzün çöktü üstüme.. ve yeniden perdeye döndüm.)




Sürekli gülümseyen karısı Mika (Ryoko Hirosue değil adeta bir melek!), adamın bu gayet mühim kararını da gülümseyerek karşılayınca, 'memlekete taşınma' işi gerçekleşir..

Bu arada, doğuştan pek hassas ve duygulu olduğu her halinden anlaşılan Daigo, şimdiye kadar kendisinden yükselen notalarla hayatının rotasını çizmiş sevgili çellosunu, borçları yüzünden satmak zorunda kalır..
Bu fiili durum, genç adamın üzerinde beklenenin tersine bir etki gösterir; sırtından adeta ağır bir yük kalkmış ve kendisini kente bağlayan bağlarından kurtulmuş gibidir..

(Valla çok ilginç! Benim o bahsettiğim arkadaş da çok sevdiği klarnetini satmak zorunda kaldı.. Yalnız bir farkla: Müzisyenlikle zerre alakası olmadığından, o aleti bırakın öttürmeyi, şimdiye kadar ondan, tek bir kırık notalık ses çıkarabilmeyi dahi başaramamıştı.. Ama olsun, o yine de elinden geleni yapmıştı.)

Daigo'nun hayırsız babası, o daha çocukken evi terk etmiş; baş başa kaldığı sevgili anneciği ise, yıllar önce, onu büyütüp adam ettikten sonra ebediyete intikal etmiştir..
Anne ve babasından geriye kalmış eşyalar ve hatıralarla dolu eve yerleştikten sonra sıra bir iş bulmaya gelir..
Tek becerisi müzik olduğundan ve ondan da umudunu kestiğinden kelli, artık ne iş olursa yapmaya hazırdır..

Kahramanımız, pek de açık konuşmayan bir gazete ilanında, aranan elemanda iş tecrübesi istenmediğini, sadece getirmekten, götürmekten bahsedildiğini görünce, 'seyahat acentası' gibi bi şey sandığı şirketin kapısına dayanır..




Duvara dayalı değişik kalitede tabutlarla süslü iş yerine giren ve mesleğin muhteviyatını kısaca da olsa öğrenen Daigo, şaşkınlıktan adeta küçük dilini yutar..
Çünkü iş sandığı gibi değildir..
Aslında işin bi şekilde seyahatle ilgili durumu vardır; ancak bizim 'dört kollu' ya da 'imamın kayığı' olarak tanımladığımız bir taşıtla yapılan, oldukça edilgen ve törensel bir yolculuktur bu sözü edilen..
Her şeyi sanata çevirmekte ustalaşmış Japonlara has, cesetlerin yakılmadan önce, törensel bir işlemle tabutlanmasından ibaret olan bu meslek, çiçek düzenleme sanatı olan ikebanaya benzetilebileceği gibi, adına rahatlıkla 'ceset düzenleme sanatı' da denebilir..

Bilumum Cesetler İtinayla Güzelleştirilir

Daigo Kobayashi, bu tuhaf ama ince sanatı bizzat icra eden bir patron ve sekreterlik dahil diğer işleri üstlenen bir kadından oluşan şirkete kolayca kabul edilir..
Zira, görevini halen layıkıyla icra etmekte olan patron Ikue Sasaki, hem işlerinin yoğunluğundan, hem de artık yaşlandığından, bir yardımcıya ihtiyaç duymaktadır..

İşin mahiyetini öğrenen Daigo -doğal olarak- işi kabul etmekte önce tereddüt gösterir; ancak, gayet rahat tavırlı patronun ikna edici konuşması, ayrıca dolgun avans ve maaşın bariz etkisi sonucunda kabullenmesi pek de zor olmaz..

(Duam odur ki bizim arkadaş da Körfez Belediyesi Gasilhanesi'nde aynı şartlarda bir iş bulabilsin.. Amin!)



Mesleği yerinde görerek ve tatbik ederek öğrenmek üzre Daigo, patronla birlikte her çağrılan cenazeye gider ve zamanla da bu işte pişer..
Hatta, şirketin bir tanıtım filminde ceset rolü bile yapacak olan zavallı oğlan, çırılçıplak hale getirilecek, münasip bir yerine pamuk dahi tıkılacaktır..

Hazır yeri gelmişken, bu işlemi daha bi ayrıntılı olarak anlatmaya çalışayım..
Filmlerden ve bazı dizilerden öğrendiğimiz kadarıyla buna benzer cenaze işlemlerinin sadece Japonya'ya özgü olmadığını biliyoruz..
Cesetlerin üstü açık tabutlarda sergilendiği batı ülkelerinde de uygulanan 'ceset makyajı' aynen burada da tatbik edilmektedir belki ama bu işlem, adeta bir sanat eseri havasında sürüp giden bu 'performansın' sadece küçük bir ayrıntısıdır..

Eninde sonunda bir kavga şekli olan Japon Dövüş Sanatları benzeri bir olguyla burada da karşılaşıyoruz.. Son tahlilde yapılan şey, bir ölüyü -kimseleri incitmeden- ortadan kaldırmaktan ibarettir..
Daha başka dini anlamları olabilir amma benim anladığım kadarıyla, mevta bu şekilde bir işlemden geçirilerek, son yolculuğuna eşlik eden dost, akraba ve sevenlerinin gözünde ve de hayallerinde güzel bir imajla kalıcı kılınmaya çalışılıyor..
(Düşünüyorum da bu gerçekten önemli.. Zira, bizzat teneşirde gördüğüm bazı yakınlarımı, şimdi daha çok, pek de yakışıklı olmayan o son halleriyle hatırlıyorum.)




Ölen kişinin fotoğrafı, kurdeleler, çiçekler ve mumlarla süslenmiş ve de cenaze yakınlarıyla dolu bir odada yere yatırılmış ölü bedenin, işin erbabınca, görülmemesi gereken hiç bir yerine bakmadan, 'seyircilere' de göstermeden, son derece ahenkli hareketlerle silinmesi; erkeklerin tıraş edilmesi, kadınların makyajlanması; çamurdan bir heykele şekil veriyormuşçasına nazikçe dokunuşlarla ölü bedene estetik bir duruş sağlanması ve güzel kumaşlara sarılarak, adeta bir hediye paketi gibi bağlanıp süslü tabutlara konması..

Bütün bunları başarıyla yapabilmek için bir illüzyonistin el çabukluğuna, bir heykeltıraşın hassas parmaklarına ya da bir baletin estetik hareket kabiliyetine ihtiyaç vardır..
İşte bay Sasaki (Tsutomu Yamazaki), bu özelliklere fazlasıyla sahip biri olarak, yılların deneyimiyle, ilk bakışta iyi ve yetenekli bir insan olduğunu anlayıp da işe aldığı genç yardımcısına bu işin esasını öğretmeye kararlıdır..

Ölümlerden Ölüm Beğen

Ölü ve ölüm çeşidi çok tabii.. Genci var, ihtiyarı var; erkeği, kadını ya da arada kalanı var; günlerce bekleyip çürüyüp kokanı da var!.
Daigo, işte bütün bunlarla birer birer karşılaşacaktır..





Hocasının gözetimindeki ilk 'işinin' kadın görünümlü bir travesti cesedi olduğunu, silme sırasında eline gelen ölü bedendeki fazlalıktan anlar.. Hiç beklemediği bu sürpriz onu irkiltirse de durumu idare etmesini bilir.. Belli ki bu çocuk, bu işi iyi kapmıştır..

Yukarıda gayet sanatsalvari özelliğini överek anlattığım bu işin aslında halk nazarında pek bir değeri yoktur..
Cenaze töreni sonrası, ölenin yakınlarınca genelde takdir edilseler de hepsi bu kadardır..
Şöyle söyleyeyim: Ha onların 'ceset düzenleme sanatı' icracısı, ha bizdeki gasilhanede çalışan ölü yıkayıcısı..
Bunun böyle olduğunu, daha en başta, yeni girdiği işin mahiyetini karısına açıklamayan ve 'törensel' bir iş diyerek olayı geçiştiren Daigo'nun başına gelenlerden anlarız..
Sonradan bu törenin nasıl bir şey olduğunu öğrenerek dehşete düşen o melek gibi eski Mika gitmiş, yerine, kocasını hortlak gibi gören bir kadın gelmiştir..
Ona, bu işini ilerde çocuğuna nasıl anlatacağını soran kadın; kendisini sakinleştirmeye çalışan -bencileyin- hassas ruhlu genç adama, "sakın dokunma bana" diye bağırır ve akabinde de evi terk edip gider..




Filmin başından beri gayet şefkatli, uyumlu ve güler yüzlü görünen kadının -bir anda- anlayıştan, sevgiden eser kalmayan bu hali, her insanın, öncelikle kendisini düşündüğünü ve de kendisi için, çevresinin ne diyeceğinin, 'sevgili' eşinin gururundan bile önemli olduğunu gösteren, ibretlik bir örnektir..
(Filmin tam da bu anında, yanımdaki arkadaşın perdedeki perişan Daigo'ya bakıp bakıp: "Ne üzülüyon lan! Mis gibi işin var, karı da gitmiş.. Oh.. Hayatını yaşa!" deyu fısıldadığını duyar gibi oldum.. Valla, günahı boynuna!)




Gerçekten de oğlan, kısa bir süre sonra, sanki bu fısıldamayı duymuşcasına üzülmeyi bırakacak; patron, sekreter ve kendisinden ibaret üç kişilik şirket personeliyle işinden gurur duyarak ve zevk alarak çalışmaya, yeyip içip, eğlenmeye bakacaktır..
Hele bir yılbaşı gecesi bu elemanlar, şarabın yanında, nar gibi kızarmış 'tavuk cesedi' parçalarına öyle bir girişirler ki, ağız şapırtıları adeta yanımdaki koltuktan gelir gibidir..

Bakalım kahramanımızın bu bekarlık günleri daha ne kadar sürecek, kader ağlarını nerelere örecektir?.

Adeta Bach'ın Bir Viyolonsel Süiti

2008'in En İyi Yabancı Dilde Film Oscar'ını da kazanmış olan ve tecrübeli Japon yönetmen Yojiro Takita'nın yönettiği Okuribito / Departures / Son Veda, tutunamadığı büyük şehirden, doğup büyüdüğü kasabasına yıllar sonra dönen bir adamın, uzakta iken üzerini bir yere kadar örtebildiği geçmişiyle hesaplaşmasını sakin sakin anlatıyor..
Hiç şüphesiz ki bu film, yaşamın bir parçası olduğunu önceden kabul ettiği ölümü, asıl derdi olarak ortaya koyarken; onun acı ve soğuk gerçeğini, müziğin ve de estetiğin sıcaklığı içinde ısıtarak, zarif bir biçimde bize hatırlatmayı da gayet iyi başarıyor..

Okuribito, cenaze yakınlarının kendi aralarında çıkan ağız dalaşları haricinde hiç bir kavga dövüş ya da kaçma kovalamacanın olmadığı, adeta Bach'ın bir viyolonsel süiti gibi asude bi şekilde akıp giderken, yer yer kara komediye de kayan başarılı bir drama..




Baş roldeki Daigo karakterini canlandıran Masahiro Motoki'nin iyi oyunculuğunun yanında, beni en çok etkileyen şey, patron Sasaki rolünü oynayan Tsutomu Yamazaki’nin az replik, yeterince mimik ihtiva eden, kelimenin tam anlamıyla 'cool' performansı oldu..

Kundo Koyama’nın senaryosunu yazdığı Okuribito, -mesela Kim Ki-duk sinemasında olduğu gibi- fazla yoğun metaforlarla yüklü olmasa da, zaman zaman 'sembolik' ögeli sahneleriyle, anlatılan hikayeyi çok daha güçlü hale getiriyor..
Bunlardan en barizi, Kobayashi ailesine tam da akşam yemeği olacakken canlanan ahtapottu..
Sekiz kollu bu enteresan hayvanı yemekten vazgeçen karı-koca onu geldiği yere, yani suya bıraktıklarında bu kez de hareket etmediğini görürler.. Yoksa bu, genç çifte çakılan bir eve dönüş sinyali midir?.

Nehrin akıntısının tersine yüzmeye çalışan, yani doğdukları yere geri dönmeye çabalayan somon balıklarının ölümcül mücadelesi; yazının keşfedilmediği zamanlardan kalma, bir çeşit mesajlaşma türü olan 'taş mektuplar'; Daigo'nun çocukluğundan kalma çellosunun altındaki sivri demirin, evin zemininde bıraktığı derin izler, yine aynı sembol kontenjanından sayılması gereken sahnelerdeki anlamlı ve etkileyici unsurlardır..

O değil de.. En sonunda ve en fazla bir kaç saat sonra krematoryumda kül haline getirilecek bu süslenmiş cesetler ve de tabutlar, yoksa -çaktırmadan- bize hayatı özetliyor olmasın?.

Filmi seyrederken bütün bu ihtimamlı hazırlıkların ne kadar beyhude işler olduğunu düşünüp duruyor insan:
Zaten ölmüş gitmiş..
Biraz sonra da fırına sürülüp küle dönecek..
Allah aşkına ne anlamı var bütün bunların?.

Oysa, halen yaşamakta olan ve her an ölme ihtimali ise yüzde yüz olan insanın, hayatta kalmaya bu kadar hevesli olması ne kadar anlamlıysa, işte bütün bu 'boş' çabalar da o kadar anlamlı..
Sabah sabah tıraş olup da yola çıkmadım mı ben?.
Sen yanımdaki arkadaş!. Bir sürü şapkan varken, daha dün yeni bir şapka daha alıp kafana taktığında, kendini daha yakışıklı hissetmedin mi?.
Ya sen arkamdaki!. Çakma renkli saçlarının şeklinin bozulmaması uğruna kendi beynini yemeye hazır, yazan bayan..
Hepiniz ama hepiniz bir ömürsünüz valla!.


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




Hiç yorum yok: