17.10.2009

Uzak İhtimal :: Doğru İnsan Yanlış Tespih




Türk Sineması'nın dine bakışı, mevzunun hayli netameli olduğu kanısıyla olsa gerek, öteden beri hep mesafeli olmuştur..

Din derken, Türkiye halkının yüzde doksan dokuz nokta dokuzunun dini olan İslamiyet'ten bahsediyorum elbette..
Türk Sineması derken de bildiğin Yeşilçam'dan..

Yetmişli yıllardan itibaren faaliyete geçen, bir nevi, Müslüman’a İslamiyet propagandası yapmak iddiasındaki, oldukça da azınlıkta kalan bir kesim dışında, sinemacılar için din daha doğrusu dini hayat, görmezlikten gelinmesinde faide umulan ve mümkün olduğu kadar da bulaşılmaması gereken bir sosyal alandır..

Konu aslında derin.. Beni de aşar, benim diyeni de..
Yok yok! O eleştirdiğim sinemacılar gibi zoru gördüğümde kaçmıyorum..
Yapmak istediğim sadece, mevzunun kapsamını biraz daraltmaktan ibarettir.. Yani, bu yazının kahramanı olan filmimize büyük oranda fon oluşturan (Parasal anlamda değil canım!) camilerin, imamların ve müezzinlerin dünyasına yakından ve de içeriden bakmaktır..


Gördüğümüz sayısız ecnebi filmin, kiliseler ve din adamlarıyla ne kadar yakından ilgili olduğunu hepimiz biliyoruz.. Tek tek saymaya gerek yoktur sanırım..
Kilise kurumuna, papazlara ve rahibelere çeşitli açılardan bakan, onları ve de dünyalarını alabildiğine irdeleyen filmlerden en yakın tarihli olarak, hemen aklıma gelen Doubt (Şüphe)'ı zikredebilirim..

Oysa Yeşilçam için camii, zorda kalan, başı dertten kurtulamayan esas oğlan ya da kızın, ancak son çare olarak içerisine girmeyi aklına getirdiği mekanlardır.. (Yanılıyorsam düzeltin lütfen)
Orada da, bırakın Allah rızası için iki rekat namaz kılmayı; çoğunlukla içeriye dahi girmeden, dışarıdaki demir parmaklı pencerenin önünde ellerini havaya kaldırarak, ağlamaklı ve ekolu bir sesle dua etmek bu işlem için yeterli görülür..

Bu arada, kara sakallı imamlar, ya muska yazıp üfürükçülük yaparlar, ya nikah kıyarlar ya da ölüleri gömerler..
Zavallı müezzinlerin varlığı ise tamamen bir muammadır..

Tamam.. İmamların ya da müezzinlerin bu yukarıda saydığım yasal ya da yasa dışı işleri yapmadıklarını iddia etmiyorum..
Benim itirazım, senin ya da benim gibi birer insan olan bu adamların yaşantılarının da -mesela bir şoförünki kadar- değerli ve irdelenmeye layık oldukları noktasında hep görmezlikten gelinmesinedir..

Bu eski ama fiili durum tamamen değişmiş olmasa da son yıllarda dirilen (Yoksa yeni doğan mı desem?) Türk Sineması'nın, hayatı izlerken zenginleşen bakış niceliği ve niteliğiyle bunu da aşacağını, Uzak İhtimal'i de gördükten sonra daha iyi anlıyoruz..
Konumuzla tam olarak doğrudan bağlantılı olmayabilir; ama, Takva ve Ademin Trenleri filmlerinin bu yolda kilometre taşı vazifesi gördükleri ve görecekleri de kesindir..

Musa Clara'yı Seviyor




Gecelerden bir gece..
İstanbul'da küçük bir kilisenin kapısı deli gibi vurulmaktadır..
Kapıyı açan bir rahibe, doğurmak üzere olan ve bitkinlikten olduğu yere çöküveren bir kadınla karşılaşır..
İçeriye alınan kadının doğurtulması rahibelerin ebeliğinde hemen orada gerçekleşir..
Anne ölür, bebek doğar ve film başlar..

Memleketi olan Beypazarı İmam Hatip Okulu'ndan mezun olduktan sonra Açık Öğretim İlahiyat'ı da bitiren genç müezzin Musa’nın tayini İstanbul'daki Tophane Karabaş Camii'ne çıkmıştır..
Galata Kulesi manzaralı eski bir apartmandaki lojman-daireye yerleşen Musa, önce cami ve lojmanın çevresini, giderek de ilk kez geldiği İstanbul'u tanımaya başlar..
Yaşlı İmam efendi ve cami cemaati, gayet sessiz ve de saygılı, görevini de layıkıyla yapan bu delikanlıyı pek severler..



Geldiği gün evde sigortayı attıran Musa (Nadir Sarıbacak), kontrol kalemi istemek üzre yan dairenin kapısını çalınca, Hıristiyan bir kız olan Clara'yla karşılaşır..
En az Musa kadar sessiz ve çekingen biri olan komşu Clara (Görkem Yeltan), evde bakmakta olduğu ve de annesi yerine koyduğu yaşlı, yatalak bir rahibeyle yaşamaktadır..
Bu evle, sürekli gittiği, daha doğrusu rahibe olabilmek umuduyla çalıştığı kilise arasında var olan bir hayatı soluyan genç kızın, filmin başındaki o doğarken öksüz kalan çocuk olduğunu da şimdiden söyleyeyim..

Bir gün dairesine çıkarken elektriklerin kesilmesiyle asansörde kalan Musa'yı kurtaran, onun imdat çağrılarına kulak veren tek kişi yine Clara olur..
Namaz saatlerinin dışında günün büyük bir kısmını kızı takip etmek, yoluna tesadüfmüş gibi çıkmak, apartmana ya da daireye giriş ve çıkışlarını kızın geldiği saatlere rast getirmek, Musa'nın şu sıralar uzmanlaşma yolunda ilerlediği faaliyetlerdendir..


Bütün bu rastlantısal ya da yardım amaçlı karşılaşmalarda, bizim utangaç ve tuhaf ikili arasında bırakın iki kelam konuşma, karşılıklı bakışma bile pek mümkün olmamaktadır..
Kızın duyguları belirgin olmadığı için pek bi yorumda bulunmak istemiyorum; ancak genç adam, bu kıza resmen ve gayri resmen tutulmuştur..

Apartman boşluğuna ve mutfaklarına bakan pencerelerinden birbirlerini gördükleri (Daha çok oğlanın çekinerek seyre daldığı) zamanlar ise müezzin efendinin en mutlu olduğu, belki de hayatının en heyecanlı anlarıdır..
Hele sırf, 'platonik' sevdiceğini görebilmek amacıyla, mutfak penceresi önündeki muslukta aynı tabakları defalarca yıkaması yok mu? Valla sen adamı gülmekten öldürürsün be Musa!


Yine, dairelerinin önünde karşılaştıkları bir gün, kızın düşürdüğü, imamesinde haç bulunan tespihi yerde bulan oğlan, akabinde gittiği camide kendi tespihi yerine -yanlışlıkla- onu çekmeye başlayınca, cemaatten hacı emmiye yakalanmaz mı?

Gördün mü? Aşk adama neler yapar, neler edermiş be Beypazarlı?!
Meğer adama, Katolik tespihiyle 'Süphanallah' bile çektirtirmiş.. Tövbe tövbe!

Ey Bağrı Yanık Müezzin!

Hemen hemen 'imkansız' bu aşkını henüz kimselere itiraf edemese de, onun peşine takılıp götürdüğü yere gitmekten kendini alamayan Musa, en sonunda kilisedeki bir ayine de katılır..
Elinde bir sepet, sıraların arasında dolaşarak kiliseye yardım toplayan Clara onu tanımış; hatta gülümsemiş midir ne?
Kızın düşürdüğü tespihi sepete bırakan müezzin, aynı sırada ve hemen yanında oturan Yakup beyin de Clara ile ilgilendiğini, çok daha sonra öğrenecektir..

Sahaflık yapmakta olan Yakup beyin (Ersan Ünsal) kiliseye yanında götürdüğü Osmanlıca kitabın kapağını seslice okuyan Musa, yaşlı adamın dikkatini çeker..
Bu vesileyle tanıştıktan sonra, müezzin efendi, bu 'güngörmüş' sahafın hem asistanı, hem de can dostu olacaktır..

Musa'nın yıllardır görüşmediği, İstanbul’da pis işlere bulaşmış, memleketten bir arkadaşının başına sardığı bela, hem kendisini, hem de Yakup ağbisini karakolluk dahi eder.. (Hazır yeri gelmişken, Yakup’un bir zamanlar, siyasi nedenle içerde yatmışlığı olduğunu da hatırlatayım)

Kısa sürede suçsuzlukları anlaşılan ikili, neyse ki paçayı kurtarır..


Sakin dünyalarına gelen bu biraz fazla stresli saatler, her ikisini de yıpratacaktır ama, yaşlı sahafın kalbi tabii ki daha hassastır.. Gözaltı sonrası, bir süreliğine kaldığı müezzinin evinde kalp krizi geçirir, hastaneye kaldırılır ve ameliyata alınır..
Bu beklenmedik hadise, genç adamın fazlasıyla telaşa kapılmasına neden olur.. Ne yapacağını, ne edeceğini bilemeyen Musa'nın yanında yine, adeta bir iyilik meleği gibi yardımına koşan Clara vardır..

Yakup Ağbi iyileşir..

Bu arada, İstanbul'a geldikten sonra Musa'yı en mutlu haliyle göreceğimiz bir gelişme olur: Bir müşteriye kitap götürmek üzere, Yakup’un arabasıyla -ve en şahanesi- Clara'nın da katıldığı, bir Şile yolculuğu..

Orada bir süreliğine baş başa kalan gençler, birlikte Şile'yi dolaşırlar..
Saf bir umutla, içi adeta mutluluktan uçan bir çocuğun heyecanıyla dolmuş Musa ve yanında, her an gözden kayboluverecekmiş gibi duran, yarısaydam bir 'hüzün meleği'.. Clara..

Biraz şipşakçının ısrarı, biraz da oğlanın hevesiyle çektirdikleri fotoğraftaki, aralarındaki -sanki hiç kapanmayacakmış gibi duran- upuzun mesafeden Clara'ya hayranlıkla bakakalmış Musa’nın duruşu bir hayli manidardır..


Ey bağrı yanık müezzin! Umarım, gökte ararken yerde bulduğun meleğinle yan yana gelebilir, onu asla kaybetmezsin.. Umarım!

Hayat Kadar Tatlı Hayat Kadar Acı

Yurt içinde İstanbul ve Adana film festivallerinde bir çok ödül kazanan; Rotterdam Film Festivali’ne kabul edilen ilk Türk filmi olup birinciliği de kazanan Uzak İhtimal'in yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun, -yukarıda da değindiğim gibi- bu ilk sinema filminde büyük bir cesaret göstererek, büyük oranda camiyi dekoruna yerleştiriyor ve baş roldeki 'sıradan' bir müezzini konunun merkezine alarak filmini oluşturuyor..

Sakın kimsenin tüyleri diken diken olmasın!
Bu filmde, ne dinler arası bir rekabet var, ne din yandaşlığı var, ne de din karşıtlığı..
Bir filmde, okul ya da bir meyhanenin 'layıkıyla' dekor olarak kullanılması gibi, o doğallıkta camiyi kullanan bir film Uzak İhtimal..
İçinizde eğer, camiyi ve özellikle 'insani' çevresini yakından tanımış olanlarınız varsa, filmi gördüklerinde, ne demeye çalıştığımı çok daha iyi anlayacaklardır..

Aranızdan, "Senin ile camiyi, birbirinize pek yakıştıramadık Numancığım" diyeniniz çıkacaktır büyük ihtimal..
Amma sandığınız gibi değil.. Şu sıralar oldukça uzak duruyorsam da, bir zamanlar kendileriyle pek sıkı fıkı idim.. Hatta inanmayacaksınız belki ama çocuk iken bir süreliğine müezzinlik yapmışlığım bile vardır..

Yurdumuzda imam efendinin ne yaptığı az çok bilinir ama müezzinin kim olduğu ve görevlerinin neler olduğu -cami cemaati dışında- neredeyse hiç bilinmez..
Bilinenler de birbirine karıştırılır zaten..
En çok yapılan yanlış, ezanı okuyan kişinin imam zannedilmesidir..
Oysa ki bir imamı ezan okurken görmek pek mümkün değildir.. (Köy camilerini bilemem bak)


İşte biraz da bu 'duygusal' sebeplerle 'şahsi' bir yakınlık hissettiğim bu filmin atmosferinin bu denli gerçekçi olmasında, senaristlerin (Tarık Tufan, Görkem Yeltan, Bektaş Topaloğlu) ve yönetmenin -bugünlerini bilmesem de- geçmişlerinde, benimkine benzer bir hikayenin varlığı kesinlik arz etmektedir..

Daha önce hiç izlemediğim bir genç sanatçı olan, filmde ezanı ve diğer duaları kendi sesiyle -neredeyse mükemmel- okuyan Nadir Sarıbacak'ın, büründüğü kişiliğe ve de mesleğine uygun tavırlarını da görünce, "Herhalde kabiliyetli bir müezzin buldular da oynattılar" deyu düşündüğümü inkar edecek değilim..

Yine 'karakter' bazında, aradan geçen zaman süresince maruz kaldığı hayat tecrübelerinin, Musa'da yavaş yavaş oluşturduğu değişikliklerin de incelikle yansıtıldığını düşünüyorum..

Görkem Yeltan da tıpkı rol arkadaşının benzeri bir performans göstererek, eşdeğerliliğin olmazsa olmaz bir 'koşul' gibi durduğu bu naif ikiliyi yetkinlikle tamamlamasını bilmiş..

İşte bunlar da nazar boncukları:
Tamam.. Belki filmi heyecanla takip etmeyi sağlayacak gerilim numaralarından biri olarak senaryoya eklenmiş olabilir; ama, sahaf Yakup'un adeta bir hafiye gibi kara gözlükler takıp Clara'yı takip etmesi, fotoğraflarını çekmesi falan, ne adamın genel duruşuyla ne de filmin havasıyla uyuşuyor..

Koskoca apartmanın kapısında, içinde ve asansöründe, baş roldeki iki kişiden başka 'apartman sakini' olmaması ya da kadraja girmemesi de önemli bir eksiklik..
Filmin sadelikten yana olduğu apaçık; ancak bu küçük ama gerekli ayrıntıların, filmin bu özelliğini yitirmesine neden olacağı düşünülmüşse eğer, bence bu daha da yanlış..


Arada zikretmekten kendimi alamadığım bu gibi olumsuz ayrıntıların dışında Uzak İhtimal, aslında gayet müsait 'sakıncalı' hikayesini asla istismar etmeyen; konuya ve kahramanlarına yönelik samimiyetini tüm sıcaklığıyla hissettiren; konuşmaktan ve konuşturmaktan ziyade, derdini göstererek anlatmayı başaran iyi bir film..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


Hiç yorum yok: