12.11.2009

Bienalin Ardından : Hangi Hıyar Yere Atmış Bu Kağıtları a.k.a Landlord'a Hardcover



Bir bienali (11. Uluslararası İstanbul Bienali) daha idrak edip ardımızda dahi bıraktık sevgili dostlar..
Her zamanki keyfekeder okuryazarlığımın bir tezahürü olarak, kaleme alınması bugünlere kısmet olan konuyla ilgili izlenimlerimi şöyle bi döktüreyim diyorum izninizle..

Bir kaç iki yıldır karşılaştığım hayal kırıkları neticesinde ayaklarımın geri geri gittiği bu sanat etkinliğini artık, "gitmezsem birilerine, olmadı kendime ayıp olur" gibisinden bir psikolojiyle takip eder oldum..
Bu durumu, namaz kılmak için günde beş vakit evden camiye gidip gelen bir emekli müminin otomatikleşmesine benzetebileceğimiz gibi (Mümin İbadetle Yaşar); her akşam kafayı çekmezse, çekilmemiş bir kafayla yaşayamayacağını zanneden bir akşamcının alışkanlığına da yamayabiliriz.. (Akşamcı Alkolle Yaşar)
Bakarsınız böylelikle, karşı cepheler arasında dengeli bir politika izlemiş biri olarak, kısa adı NŞYNKP olan Ne Şiş Yansın Ne Kebap Partisi'ne 'ömür boyu başkan adayı' olabilirim belki de.. (Politikacı Adaylık ve Kebapla Yaşar)

Her şeyin ötesinde, 'lan oğlum oralarda acep ne var?' merakıyla müteharrik olan ayaklarım beni -mutat bir film gösterimi sonrası- Feriköy Rum Okulu'na götürüverdi..



Daha önce de yazmışımdır: Adı geçen bu bienali ben içeriğinden ziyade, şu şahane şehrin gözden ya da gönülden uzak mekanlarını, İstanbullu geçinen özüme tanıtıp sevdirmesiyle takdir ediyorum..
Çok örneği var ama yakın tarihli olduğundan hemen aklıma gelenleri anacak olursam: AKM, İMÇ ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi..

Öğrencisi tükendiğinden 2003 yılından bu yana hizmet vermeyen Feriköy Rum Okulu (Bir okulun öğrencisinin tükenmesi ne demektir yahu!. Bunu bir an için düşünüp de ta derinden sarsılmayan bir insan evladı ne cins bi şeydir a dostlar!?), dışardan baktığım ya da içine girdiğim her eski okul gibi beni ilkokul yıllarıma götürüvermekte hiç gecikmedi..
Yaz tatiliyle çocuksuz kalmış bir okulu gördüğünde bile hüzünlenen şol hassas yürek, bienal süslerinin dahi bir nebze olsun örtemediği bu acıklı manzaraya nasıl dayana! (Okul Öğrencisiyle Yaşar)

Bu vaziyette, yani gözümden süzülmesine engel olamadığım gözyaşlarına aldırmadan, girişe konuşlanmış masaya yöneldim..


Hangi Hıyar Yere Atmış Bu Kağıtları


Hem de buğulu gözlerimin içine bakarak öğrenci olup olmadığımı soran masanın arkasındaki genç kıza kaşlarımı hafifçe çatarak, sesime de 'yarı öfkeli' bir ayar yaparak:"Lütfen.. Babanız yaşında biriyle dalga geçilmeyeceğini şimdiye dek size öğretmiş olmalılardı küçük hanım" deyu, gayet kitabi bir edayla ünledim..
Buna karşılık ilk önce irkilir gibi olan kız, -kendim diye demiyorum- gayet yakışıklı olduğunu zaten bildiğim ama yılların bıraktığı bir olgunluk izinin mutlaka bulunması gerektiğine de inandığım yüzüme yeniden bakıp incelemiş, hemen akabinde de ciddileşir gibi olmuştu: "Lütfen.. Asıl siz dalga geçmeyin! Ben burada görevim gereği size bir soru sordum arkadaşım.." dedi.. (Bu yanıt, özüme 'emice' şeklinde hitap ederek yaşımla sözde alay ettiğini sanan Landlord'a hardcover cinsinden kapak olsun!)

Kızın bu konudaki samimiyetine sonunda inandım ve 'yeni mezun' olduğumu söyleyerek bu manalı mevzuyu ancak anlamsız diyalogu daha fazla uzatmadan kapatmayı tercih ettim.. (Yaşlı Adam Gençlik Hayaliyle Yaşar)

Hafiften tuğlamsı bir kitabı elime tutuşturan kıza, tamı tamına on iki lirayı uçlanmak zorunda kaldığımda ise, biraz önce kendisine karşı duyduğum 'gizli' minnettarlıktan eser dahi kalmamıştı..

Bu bienalin ilk 'iş'ini görmek üzere okulun koridoruna yöneldiğimde ayakkabımın altında hissettiğim fazlalık hemen dikkatimi çekti..
Üzerine bastığım şeyin buruşturulup yere atılmış bir kağıt parçası olduğunu anladığımda; 'yerde şut atılası herhangi bir nesnenin durduğunu görerek tahrik olan her Türk erkeği' gibi pozisyonumu aldım ve bu kağıttan topu gayet teknik bi vuruşla açık olan bir kapıdan içeriye yolladım.. (Türk erkeği beşikten mezara gol atma amacıyla yaşar)

"Arkadaşım ne yapıyorsun!? O bir sanat eseriydi.."
Kendisiyle -yaklaşık olarak- aynı yaşlarda olduğuma iman etmiş o genç kızdı, şimdi de arkamdan çemkiren..
Ben de tam, aynı yerde gördüğüm diğer kağıttan toplara da bakıp: "Hangi hıyar yere atmış bu kağıtları" deyu düşünüyordum ki bu sesle aydım..
"Hadi ya! Pardon.. şimdi hemen getiririm onu.." dedim..
Bilmeden gerçekleştirdiğim bu sanatsal barbarlıktan utandığımı gören kız, sevecen bir ifadeyle: "Zarar yok kalsın.. ama bi daha da yapmayın.. olur mu?" dedi..

Az önce artistik bi hareketle yolladığım topun olduğu odaya girdiğimde, onu, aynen kendi gibi buruşturularak etrafa atılmış hemcinsinden kırmızı kağıtların arasında gayet mutlu bi şekilde otururken gördüm..

Bütün bunların Zagreb'li Sanja Ivekovic adlı bir sanatçının eseri olduğunu öğrendiğimde, ayakla teperek gerçekleştirdiğim bu kontrollü müdahale sonucunda, önemli bir enstalasyon çalışmasına küçük de olsa sanatsal bir katkım olduğunu anlayarak gururlandım..


O değil de, bütün mekanlara ve yerlere yayılmış olan, muhteviyatında: "Türkiye’de kadına karşı ayrımcılık ve devletten gelecek yasal yaptırımların geciktirilmesi ve savsaklanması hakkında sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan 2009 raporunun özeti"nin yer aldığı, Türkiye Raporu 09 adlı bu kağıttan iş, belki de bu bienalin -üstelik doğrudan bize (Türkiye) yönelik- en anlamlı çalışmasıydı..


Hırvatistan’dan Görülen Fırça


Okulun sınıflarında yer alan ve daha çok videolardan oluşan işlerin yanında, dokunulmadan bırakılmış kara tahtalarla; bazı sınıflardaki faal günlerden kalma tahta sıralarla, çeşitli okul malzemeleri ve duvarlarda asılı Atatürk fotoğraflarıyla, haritalarla falan karşılaşınca, yeniden burnumun direği sızlamaya başlamıştı.. (Numan Bey iri ama gayet duyarlı bir burunla yaşar)
Karşılaştığım bu sahne bana, yıllar önce Kadıköy'de yine bir bienal zamanı düzenlenen, bir paralel etkinliği anımsattı..
Şimdilerde Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak hizmet veren Bahariye'deki binanın bir zamanlar Ermeni İlkokulu olduğunu biliyor muydunuz?



Seksenli yıllarda, aynen Feriköy'deki bu okul gibi öğrenci yokluğundan faaliyetini durdurmuş bu yer oldukça harap vaziyetteydi ve bayağı da başarılı işlerle dolu bir sergiye ev sahipliği yapmıştı..
Ama her haliyle görülesi güzelliğe sahip oradaki okuldan ve öğrencilerden geriye kalmış bir sürü malzemeyle de o kadar güzel düzenlemeler yapılmıştı ki etkilenmemek mümkün değildi..
Ayrıca orada sergilenen çalışmalar bulunduğu mekanla tam bir uyum içinde ve birbirlerini tamamlayacak özellikteydi..

Feriköy'deki sergi için ise bunu söylemek kesinlikle mümkün değildi..
Bu bienalin genel olarak Türkiye gerçeklerinden çok uzak tavrını bir kenara bıraktım, hiç olmazsa sergilenen işlerin, sergilendiği böylesi mekanların 'çok özel' ambiyansından yararlanması gerekmez mi? Ya da bu iş bu kadar zor mu? Peki küratör denen canlı türünün işi bu değildir de nedir? (Küratör bienalle yaşar)

Bienali gören, görmeyen kimesnenin pek bi işine yaramayacağını öngördüğüm iş bu yazı dizisinin (Öyle olacağını umuyorum) birinci kısmının hitamındaki üslubumun, dünyaca meşhur uyumlu karakterimi yansıtacak yumuşaklıkta olmadığının farkındayım sayın okuyucum..
Mamafih bendeniz, küçük ama etkisi taa Hırvatistan’dan duyulabilecek işlevsellikteki bu fırçalama operasyonunun gayet de gerekli olduğunu düşünmekteyim..


Yine de ‘bu haşin sözlerden alınacak bienal banilerinin ve şürekasının bir daha böyle bir teşebbüste bulunmayabilecekleri’ endişesi içine gark olabilecek pek saygıdeğer ve sanatsever Cenevizli Tuğba hanımefendinin -her ne kadar ninja ruhlu olsa da- o tarifi namümkün mütehassis yüreğinin incinmesine vesile olduysam eğer, bu vaziyet beni ziyadesiyle üzecektir caanım efendim..
(Ayrıca bu vesileyle, kendisini Romalı Perihan'ın ardılı olarak nitelendirenlere asla katılmadığımı da belirteyim)



(Gelecek yazı: Landlord Neyle Yaşar)

1 yorum:

Tuğba dedi ki...

Kaçınılmaz yorum;

“Mümkün Mertebe Mütevelli Heyeti’nin dikkatine,

24.10.2009 tarihli “Geriye Dönüşü Olmayan Yolculuk a.k.a Landlord.. Wish You Were Here” adlı yazınıza bıraktığım yorumda söylemek istediğim, her sergi açanın, sizin ters köşeye yatıran fırçalarınız sonucu dünyaya küsebileceği ihtimali değil, yalnızca son zamanlarda Beyoğlu’nun kendini kaptırdığı alışveriş çılgınlığına kurban giden sergi mekanlarının birer birer kapanmalarından dolayı, biraz kayrılması, hatta pohpohlanması gerektiği idi. Bu yanlış anlamaya mahal verdiğim için özür diler, gereğinin yapılmasını arz ederim.

İmza; Romalı Perihan’la kati surette hiçbir bağı bulunmayan Tuğba.”

Az önce yazdığım dilekçenin etkisi altında kalarak saçmaladığım üstteki yorumda da belirttiğim gibi benim derdim sadece saçmalayan Beyoğlu ile ilgiliydi (Demek ki tek saçmalayan ben değilmişim). Bienal’e gidecek olursak-ki ben gitmiş sayılmam-bir öncekinden itibaren soğudumu belirtmeliyim bienalden falan. Bir öncekini hiçbir şekilde gezemediğim gibi bu senekini de yalnızca Tütün Deposu’nu ziyaret ederek şöyle bir yoklamış oldum. Tatmin olamadığımı söylemenin bilmem gereği var mıdır? Zaten amacım üniversiteye gitmişken boş olan 2 saatimi değerlendirebilmekti. Neden Antrepo değil de Tütün deposuna gittiğimin yanıtı ise antrepoya girersem çıkışımın içerdeki eserlerin niteliği ne olursa olsun, akşamı bulabilme kaygısında gizlidir. Suçlu odur. Asın onu Hakim Bey!

Aynı senin gibi aĞbi, bienalin benim gözümdeki en önemli özelliği normalde giremeyeceğimiz mekanlara ulaşabilme fırsatını yaratması idi bir zamanlar. Belki hâlâ öyledir ya, emin olamadım… Şimdilik satırlarıma burada son verirken,
Romalı Perihan mevzusuna döneceğimin sinyallerini de vermek isterim. Lâkin tek dileğim Landlord'un senden alacağı intikamı, benimkinden önce almasıdır. :)