18.11.2009

Bienalin Ardından - II : Oturma Odası Takımı Olmayan Bienale Ben Kızımı Vermem


(İş bu yazı hiç bi şekilde Landlord ihtiva etmez.. Afiyetle okuyunuz..)


Geçen yazıda ancak kapısından girip de sınıflarını dolaşmaya başladığım Feriköy Rum Okulu’ndaki sergiye devam ediyorum sevgili okur..

Müteveffa Alman dostumuz KP Brehmer’in, borsa alım, satım vaziyetleri ve çinko ya da patatesin fiyat endeks hareketlerinin -bilmiyorum belki size çok şey ifade ediyordur ama beni zerre ilgilendirmeyen, ilgilenmemek için de elimden geleni yapmaya şu an yeniden yemin ettiğim-grafiklerinin üzerine çektiği ‘özgün’ çizgilere şöyle bi baktığımda, handiyse kapitalist mantığın ve globalizmin sorgulamasını yapıyordum ki gözüm bir odadaki iki adet LCD ekrana takılmaz mı?.



Siz de benzerlerini yaşamışınızdır mutlaka.. Yaşantımın tam da ‘evdeki koca götlü yani tüplü televizyonu değiştirmeyi kafaya koymaktan ötürü, görüş alanıma giren her yerdeki tüm LCD ve plazmalara bakmadan geçemediğim’ tuhaf bir evresindeydim..
O heyecanla girdiğim odanın ortasında yer alan ve karşılıklı olarak tavandan sarkıtılmış iki ekranı inceledim.. Bu ebatta işimi görürdü belki ama biraz daha büyük olsa hiç de fena olmazdı yani..

O dalgınlıkla, odanın köşesinde bir sandalyeye oturmuş kitap okumakta olan görevli kıza –inanmayacaksınız ama- ekranın boyutunu soruverdim: “Kaç ekran bu?”
Kız sorumu duymuştu, lakin -doğal olarak- anlamamış gibi yapmayı tercih etti: “Efendim?”
Yüzüme çekinerek baktığı belliydi ama ben ondan daha zor durumdaydım..
Anında aymış, ağzımdan çıkan lafı hedefe varmadan havada yakalamayı umar gibi de elimi öne doğru uzatmıştım..
Bir an için havalanan elim yanıma düşerken: “Şey” dedim.. “Video kaç dakika?”
Bu kıvırmamla tehlikesiz olduğumu anlayan kız belli ki rahatlamıştı ama yine de bana yanıtı gayet sert oldu: “Bilgim yok!”
Ağzımdan gayriihtiyari çıkan: “E.. gayet iyiymiş” yanıtı, kızın kitabını sandalyeye bıraktığı gibi dışarıya çıkmasına neden olmuştu..

Amaan.. Cehennemin dibine kadar yolu var..
LCD'lerde oynayan videolara bir süre takıldığımda -şu an ne olduklarına ya da neyle ilgili olduklarına dair kafamda hiçbir iz yoksa da- yine o klasik ‘boktan’ işlerden biri olduğunu anlamakta gecikmedim..
Klasikliği de, boktanlığı da, benzerleriyle sürekli karşılaşmışlığımdan ileri geliyor.. Şöyle ki: ‘Tek başlarına hiçbir şey anlatmayan, anlatamayan iki videoyu, karşılıklı olarak yan yana getirelim; malum insanların hayal gücü zengindir, belli mi olur bakarsın birbirlerine çarparlar, bölerler sonunda da illaki bir halta benzetirler de bir eser sahibi daha oluruz şu fani dünyada’ cin fikirliğinin nadide bir örneği daha..
Düşünüyorum da bu tip ikili videolardan -projeksiyon olanlar da dahil- aklımda iyi olarak kalmış tek bir örnek yok.. Yani tez zamanda bitmesi, herkesin hayrına olacak bir modadan bahsediyorum..


Şu Soğuk Havalarda Salep İkram Edin Ki Yazarınızın İçi Üşümesin


Videodan, filmlerden bahsetmişken, bunların sergilenmesindeki ezelden beri süregelen bir acayiplikten de bahsedeyim de içim biraz daha ferahlasın..
Herhangi bir duvarına yerleştirilmiş bir ekrandan başka ne oturacak, ne de kıçını dayayacak tek bir eşya bulunmayan odalarda en azı yarım saat, ortalaması iki-üç saat süren videoları gösteriyor olmanın mantığını bir Allah'ın kulu bana açıklayabilir mi acaba?



Bunun açıklaması olsa olsa: “Neden kabul etmişler ki bu kötü filmi? Hem de süresi bir saat.. Valla şuraya ceylan derisi koltuk koysak, beş dakikasını izleyecek adam bulamayız.. En iyisi oturacak yer yapmayalım da şöyle bi bakıp çıkıversinler..” olabilir..

Bunları yazdıktan sonra aynı şeylerden daha önce de bahsetmiş olabileceğim aklıma geliverdi birden.. Galiba iyice tekrara düşmeye başladım..
Kırk yıldır kuruldukları gazete köşelerinde, durmadan, usanmadan ve utanmadan hep aynı şeyleri yazanlara benzettim kendimi.. İçim üşüdü..
Böyle bir hissi, böyle bir durumda yaşamak ne kadar doğru ya da anlamlı bilemiyorum ama.. şeyy.. aslında odam bayağı bi soğuk..
Evet evet üşümemin nedeni bu olmalı..
Lakin kendisini, durmadan aynı tezleri her defasında yeni bir şey söylüyormuş gibi yazıp duran bir köşe yazarına benzeten -bencileyin- birinin içi üşümese dahi bir tepki vermesi gerekmez mi?
Bence gerekir.. ve zaten ben de tam zamanında bir tepki vermiştim.. Tepki diyorum ama nasıl olduğunu, ne gibi özellikler taşıdığını söylememe imkan yok..
Demek ki hiç de hoş olmayan birilerine –bir an için de olsa- kendimi benzetmiş olmamın bünyemde yarattığı reaksiyonla aynı anda sırtımın üşüdüğünü hissetmek, ilk kez yaşadığım (Teorik olarak) bu duygunun üzerini bir yorgan gibi örtmüş olmalı..
Daha uygun koşullarda buna benzer şartların oluşmasını beklemekten başka yapacak bi şeyim yok..
Kendimi bir kez daha tekrarladığımda görüşmek üzre sevgili dostlar.. Yalnız ben oldukça unutkanımdır.. Size zahmet böyle bir durumda beni uyarırsanız eğer, o anki duygularımı sizinle paylaşmak benim için zevk olur..


Ey İsrailoğulları Gençlerine Sahip Çık


Sanat çevrelerini daha önce de uyardığımdan olsa gerek, bazı videolu işlerin gösterildiği odalarda, pek konforlu olmasa da oturacak yerler bulunmaktaydı..
Kalın perdeler gerili kapısında gördükleri +18 uyarısıyla uyarılan (Elbette aralarında ben yoktum) bir takım er kişilerin, bir sanatseverden hiç de beklenmeyecek bir vahşi iştahla daldıkları oda da -çok şükür- bunlardan biriydi..
İsrailli iki sanatçının bu işinde, bir otel odası ayarlayan iki genç kadın –sanat için soyunurum anlayışını fersah fersah aşan bir gözü karalıkla- İnternet'ten buldukları bir takım erkekleri odalarına buyur ediyorlar..
Şimdi bunu okur okumaz sizin ve de hem sergi odasına, hem de otel odasına dalan er kişilerin sandığı gibi gelişmeler pek olmuyor maalesef..
Kızların amacı, niyeti bozuk bu herifleri konuşturup filme çekmek..




İki kız tarafından otel odasına çağrıldıklarına göre, sonunda bi şekilde vuslata ereceğini düşünen bu adamlar, filme çekilmeyi dahi kabul ediyorlar..
Mümkünse erotikte kalmayı tercih ettikleri sohbet konusu ise kızların yönlendirmesiyle askerlik hatıralarına kadar gidiyor..
Sonuç olarak, hisse alabilenlere, İsrail devleti ve toplumu, militarizm, cinsellik ve şiddet üzerine bazı düşünceler uyandırmaya çalışan kısa bir belgesel izledik diyebiliriz..

O değil de, bi ara odada tek başıma kalmış ve kanepeye yayılmıştım ki aralanan perdeden kafasını uzatan iki kızcağız -tipimden de olabilir belki ama- daha çok +18’in mide bulandırıcı etkisiyle olsa gerek, içeriye giremeden kaçıvermezler mi.. yazık lan.. çok üzüldüm valla..

O da değil de.. Biz göremedik lakin, o otel odasında bu kızların başına kötü bir şeylerin geldiğini düşünüyor hatta umut ediyorum.. Evet umut ediyorum n’olmuş?.
Asla kötü biri değilim, ancak sanatçı olmanın pek de kolay olmadığını, bazı özveriler gerektirdiğini hep söylerdi benim sanat tarihi hocam rahmetli..
Hem sorarım size: Bizim dışardan bakarak kötü dediğimiz bazı olayların, bizzat içindeki kişiler için hiç de kötü yaşanmadığını, hatta havai fişek gösterileri arasında kendinden geçilen bir şahanelik sunduğunu hangimiz bilebilir ki?

Başka bir İsrailli olan yönetmen Avi Mograbi’nin belgesel filmi Z32 ise, bilinen tüm uygulamaların dışında olarak, koltuklarıyla falan sinema salonu haline getirilmiş bir odada ve belli seans saatlerinde gösterildi.. (Görün işte naçizane yazarın sanıldığı gibi naçizane olmadığını, vurduğu yerden ses çıkartarak, bastığı yerden de misafir odası takımı pırtlattığını)





Z32, daha önce başka bir yerde öldürülmüş birkaç İsrail askerinin intikamını almak üzere harekete geçen özel bir İsrail askeri birliğinin, olayla tamamen alakasız bir grup Filistinli polisi, bir baskın sonucu katletmesinin hikayesini hiç alışılmamış bir üslup ve bakış açısıyla anlatan oldukça başarılı bir film..
Bertolt Brecht’in sözünü kendisine ana tema edinmiş bir bienale layık olarak, onun gündeme getirdiği ‘yabancılaştırma efekti’ni gayet yerinde bi şekilde kullanan bu filmin yönetmeninin de yönetmen rolüyle olaya dahil olması ilginç tabii..

Birbirine geçişli sekanslardan oluşan filmin bir bölümünde, baskına katılan gencecik İsrailli asker, arkadaşlarıyla birlikte işlediği bu ‘cinayeti’ gayet soğukkanlılıkla kız arkadaşına anlatıyor ve kızdan da, sanki bu operasyonu o yaşamışcasına kendisine yeniden ve de aynen anlatmasını istiyor..
O –normalde- sarsıcı olaydan zerre etkilenmemiş ‘görünen’ bu genç –bir ihtimal- yaptıklarını başka bir ağızdan dinlerse nasıl bir psikolojiyle karşılaşacağını merak ediyor olsa gerek..
Zira o anlatırken, karşısındakilerin bu olayı hiç de kendisi kadar sakin karşılamadıklarını görmektedir..

Ayrıca bu asker filmin diğer bölümünde, olaydan yıllar sonra katliamın gerçekleştiği yere yönetmenle gidiyor ve bütün olanları gayet rahat bi şekilde ve de sanki doğduğu mahallesine yıllar sonra geri dönmüş bir adamın hissedebileceği tuhaf bir heyecanla anlatıyor anlatıyor..

Diğer bir bölümde de yönetmen, evinde eşi ve çocuklarıyla görünmektedir..
Çektiği bu filmle yanlış bir iş yapıp yapmadığını, bir katili sunmanın etiğini -kendine karşı da- sorguluyor ve tüm içinden geçenleri evinde oluşturduğu bir oda orkestrasının eşliğinde şarkılarla söylüyor.. Tıpkı Antik Yunan tragedyalarındaki koroyu anımsatır bi şekilde..




(Gelecek yazı: Ne yazacağımı bi bilsem)

1 yorum:

Tuğba dedi ki...

Alt başlık;
"Tansiyon yükseliyor, Numan Serteli yerden yere vurmaya devam ediyor!"
Bekliyoruz... :)