31.12.2009

Zombieland: Kurallara Uyalım Uymayanları Yiyelim



İki yılı aşkındır, her hafta en az üç-dört adet yeni gösterime girecek film seyretmeden rahat edemez hale geldiğim, bilmem dikkatinizi çekti mi?

Sorudan ziyade, bir girizgah teşebbüsü olarak değerlendirilebilecek bu hitabıma karşılık: "Bana ne efendi? Ben senin kaç film seyrettiğinin çetelesini mi tutacam? Hayret bi şey!" deyu çemkirmeden önce bi müsaade edin lütfen..

Seyrettiğim film sayısıyla aptalca övünmek değil amacım.. Malum hastalığım nedeniyle, geçtiğimiz hafta sadece bir adet yeni filmle müşerref olduğumu, bu şerefin de Zombieland'dan kaynaklandığını söylemektir niyetim..



Bu girizgah pek olmadı diyorsanız eğer, başka bir deneme daha yapayım izninizle..
Korku filmleri, sinema sanatında en sevdiğim türlerin başında gelir..
Vampirli, şeytanlı, hayaletli olanlarını bile 'sağlam' bir mantık çerçevesi içinde özümser, üstelik gayet ciddiye alarak, olabildiğince de etkilenebilirim..

Daha en başta, çelişki kumkuması 'yaşayan ölü' tarifiyle, gözümde irtifa kaybetmiş olan 'zombili' filmleri ise, diğerleri kadar olmasa da merakla izlediğim söylenebilir.. "Zaten mevzumuz saçma, bari biraz da komik olsun" anlayışıyla yapılan, pek sulu cinsleri hariç elbette..

Merak buyurmayın, asıl meseleye şimdi geliyorum..
Daha önce de yazmışımdır.. Beyninde ya da elinde, 'hakkıyla' iyi bir film yapabilecek malzeme bulunmayan bazı sinemacıların, öteden beri yapmaya çalıştıkları kaçak güreşmenin adıdır korku-komedi.. Haliyle, parodisini yapmaya çalıştıkları filmler kadar korkutamaz, zannettikleri kadar da güldüremezler..


"İstisnalar kaideyi bozmaz" lafını unutmadan söylemeliyim ki, ortaya koyduğu üstün kaliteyle, yukarıdaki tespitimi gözden geçirmeye zorlayan, 'Shaun of the Dead' gibi başarılı örnekler de bu arada çıktı tabii..
Geldiği ülkenin ince esprileriyle yüklü, 2004 yılı İngiliz yapımı bu filmin ABD karşılığı olan Zombieland da, benzer kaliteye sahip başarılı bir çalışma olarak, bugünkü yazımın konusunu oluşturuyor..


Zombieland'ın Zinde Güçleri Yolda



Şu son yıllarda -kıyamet dahil- başına gelmedik felaket kalmayan Amerika, bu kez, gittikçe ülkenin her yanına yayılan zombi istilasıyla karşı karşıyadır..

Bildiğim kadarıyla, zombi denilen bu, nevi şahsına münhasır arkadaşlar, bir zamanlar saygın birer Amerika vatandaşıyken kötü bir hastalığa tutulmuş, ölmüş ve en sonunda da birer yaşayan ölü vaziyetinde dirilerek, etrafta 'taze et' arar hale gelmiş zavallılardır..
“Bildiğim kadarıyla” diyorum, zira Zombieland, konuyla ilgili bir sürü film izlemek suretiyle, zaten meselenin uzmanı olduğunu var saydığı biz seyirciye bu son salgınla ilgili olarak fazla bir bilgi sunmayı gereksiz görüyor..
Bence gayet de iyi yaparak, gereksiz açıklamalara girmeden, direkt olarak, halen sağlıklı kalabilmiş ve 'temiz' olduğunu düşündükleri bölgelere doğru yol almakta olan kahramanlarımızın tanıtımına geçiyor..



Özüme oldukça saçma gelen bir bahaneyle, yani, duygusal yakınlaşmalardan kaçınmak için gerçek isimlerini kullanmayarak, şehir adlarını kendilerine isim yapan kahramanlarımızdan Columbus, hayata ve karşı cinse karşı çekingen, silik bir genç olup -kısmet olursa eğer- müstakbel yavuklusunun öne doğru düşmüş ipek saçlarını eliyle toparlayarak, kulağının arkasına atma hayali kurmaktadır..

Uyguladığı ve filmde bize de öğrettiği 'Zombieland Kuralları'yla hayatta kalmayı başarabilmiş Columbus (Jesse Eisenberg)'un önündeki hedefleri: Memleketteki, sağ olup olmadıkları belirsiz ailesine kavuşmak, bu arada da, şöyle helal süt emmiş, eli yüzü düzgün bir kızla tanışıp kaynaşmaktır..
Doğrusu, erkek nüfusun son salgın sonucu giderek azaldığı göz önüne alındığında ve kıyıda köşede kalmış kızların olası varlığı da düşünüldüğünde, bizim 'ezik' oğlanın şansının eskisine göre bir hayli arttığı da söylenebilir..




Bu hengamede biricik oğlunu yitirmiş bir baba olan Tallahassee ise, başına gelenlerin etkisiyle, muhatap olduğu tehlikeyi umursamaz bir halet-i ruhiye içinde bulunan, acımasız bir zombi avcısıdır..

Bir çeşit kek olan Twinkie'leri, terk edilmiş marketlerde aşırı bir arzuyla aramayı alışkanlık haline getirmiş bir yalnız kovboy olarak Tallahassee (Woody Harrelson), çeşitli silahlarla donanmış olarak zombilerin köküne kibrit suyu dökmekle meşgulken, kendisiyle tamamen zıt karakterdeki Columbus'la da -mevcut olumsuz şartları düşünürsek- oldukça iyi bir arkadaşlık kurar..

Birlikte yollarına devam eden bu ikilinin karşısına, hayatta kalabilmeyi, her türlü kurnazca yalan ve hileye endekslemiş görünen iki kız kardeş çıkar..
Güzeller güzeli abla Wichita (Emma Stone), oğlumuz Columbus'un hayal bile edemeyeceği şahanelikte bir kızdır.. Yoksa kör talih, bu 'abazan' delikanlının yüzüne gülmeye başlıyor olmasın?




Wichita ve 'cimcime' kardeşi Little Rock (Abigail Breslin)'tan oluşan 'kızlar gücü' bu iki erkekle bir süreliğine, kedinin fareyle oynaması gibi oynayacaklardır belki ama, daha sonra aralarında vuku bulan sulh neticesinde dörtlü oluşturarak, asıl savaşmaları gereken zombilere karşı, güçlerini birleştireceklerdir..


Yaşasın Yaşayan Ölüler Ülkesi


Esprilerinin içinde bireysel ve toplumsal mesajları sunmayı iyi bilen, zombilerin karşısındaki kahramanlarının edilgenliği de hemen göze çarpan 'Shaun of the Dead'e karşın Zombieland, daha çok bireyin toplum içindeki sorunlu hallerine ışık tutan, kahramanlarının 'yaşayan ölüler' karşısındaki etkinliği ile de temayüz eden bir film..

Ruben Fleischer'in yönettiği Zombieland, Metallica'nın muhteşem parçası For Whom The Bell Tolls nağmeleriyle kulaklara, muhtelif zombi saldırılarıyla 'süslü' görüntülerle de gözlere ziyafet çekerek sunduğu ilk jeneriğiyle, iyi bir filmin geleceğini müjdeler gibiydi sanki..
Ve hakikaten de öyle oldu, bazı zayıflıklarına karşın, seksen küsur dakikalık kısa süresini doldurduğunda, tadı damağımda kaldı doğrusu..




Filmi benzerlerinden ayıran en önemli özellik, aynı zamanda 'anlatıcı' işlevini de üstlenmiş ana karakter Columbus'un seyirciye örnekleriyle tanıttığı, Zombieland Kuralları idi..
Colombus'un kendi tecrübelerine de dayanarak tespit ettiği bu kurallardan bazıları şöyledir: Zombilerden kaçabilmek için kiloya dikkat edip formda kalmalı (Zira, hep ağırkanlı tanınmalarının aksine bu filmdeki zombiler çok hızlı ve çevikler..)
Bir zombi tek mermiyle ölmez, ikinciyi de kafasına sıkmayı, asla ihmal etmemeli..
Tuvalette ihtiyaç giderirken çok dikkatli olmalı.. İnsanın bu en savunmasız vaziyetinden faydalanmaya kalkışan zombilere karşı uyanık kalmalı..

Hemen hemen filmin ilk yarım saatinde, yoğun örneklerle ve özel efektlerle süslenerek, yazılı olarak da perdeye yansıtılan bu kurallar silsilesi, filme inanılmaz bir dinamizm kazandırıyor..
Fakat bir süre sonra film, -kurallar henüz tükenmese de- bu çok eğlenceli tavrından cayar gibi oluyor ve hikayesini normal biçimde anlatmayı tercih ediyor..
Başlangıçtaki bu anlatım daha ekonomik kullanılarak, filmin tamamına yayılmış olaydı, daha dengeli ve daha iyi bir netice alınabilirdi deyu düşünmeden de edemiyor insan..

Madem filmin zayıf yönlerini deşiyoruz, devam edelim..
Tüm ekibin çekim sırasında çok eğlendiğini sandığım; ancak, bu eğlencenin seyirciye pek geçmediğine de tanık olduğum, uzunca süren, bol zombili lunapark sekansı, bence filmin en zayıf bölümüydü.. Hem de kahramanımızın, Zombi Ülkesi'nde bir 'lunapark korku tüneli' tecrübesi yaşamasındaki, o şahane absürtlüğe rağmen..
Özellikle, bu filmde kendini oynayan 'hayalet avcısı' Bill Murray'nin olduğu sahneler de dahil, filmin bütününe hakim olan yüksek ve ince mizahi zekanın, lunaparkın kapısından girişle birlikte seviye düşürmesi çok enteresandı..




Şu uyarıyı da yapmak şart ki, Zombieland'ı komedi diyerek hafife almamak da lazım.. Zira bildiğin en kanlı zombi filmine fark atacak bir dehşetin de mümessilidir kendisi..
Korkunç görünümlü bilumum zombi suratlarına ilaveten, patlatılan kelleler, ortalığa saçılan organ parçaları, kırılan kemiklerden ilik emmece de dahil iğrenç yamyam gösterileri ve tabiatıyla oluk oluk akan kan..

Günümüzde daha da barizleşen kuşaklar arasındaki (Dede-torun falan değil, abla-kardeş arasındaki birkaç yıllık farktan bahsediliyor..) bilgi ve ilgi uçurumuna deliller de sunan Zombieland, korku-komedi gibi daha en baştan özümü irkilten türüne rağmen, Woody Harrelson başta olmak üzre iyi oyunculukların da katkısıyla kendisini sevdirmesini biliyor..


Kişiye Özel Not: Kısmet olur da ben de bir gün zombi olursam eğer, ilk yenecekler listemin en başındasın sen ey kısa kesilmiş amma ultra bakım görmüş saçlı sayın sinema yazarı!
Gösterimde bi tarafına yavuklunu (İsteyerek..) diğer tarafına da beni (Tesadüfen..) almış, oturuyordun..
Sürekli gözüme takılan telefonunun ışığıyla, özümü filmden kopartarak, şu kısacık kalmış ömrümü tam bir buçuk saatte tükettin vallahi..
Bak sevgilin de yanında.. Ne olurdu yani o telefonunu kısa bir süreliğine kapatıp, dış dünyayla olan şu kahrolası ilişkini kessen?. Bir gün de bir filmi kendini vererek, yani adam gibi izlesen.. Ne kaybedersin yahu?
Vallahi çok merak ediyorum.. Nedir?
Acaba senden bir saat haber alınamayınca, medya dünyası krize mi giriyor? Ya da Doğan Holding hisseleri taban mı yapıyor?
Töğbee.. töğbe!



(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: