14.02.2010

Bol Sinemalı Bir Günün Özeti: Valentine's Day, Recep İvedik 3, !f İstanbul, Landlord’un Artistik Gülüşü, Un Prophète ve Ölen Öküz


Landlord'la birlikte, İstanbul'un muhtelif semtleri etrafında yaptığımız -mutat olmayan, fakat öyle olması için karşılıklı olarak sık sık dileklerde bulunduğumuz- kısa tavaflarımızdan birini daha eda eyledikten sonra saat altı sularıydı ki Mecidiyeköy'deki metro deliğinden içeriye -kuru bi vaziyette- duhul ettik..

Yine saat altı sularında Taksim'deki metro deliğinden -üç kişi olarak- dışarıya çıktığımızda karşılaştığımız sıkı yağmur yağışı, bizi iyice ıslatmaya yemin etmiş gibiydi..
Metroda aramıza -kısa süreliğine- katılan üçüncü kişi, bizim Fransız oğlan Pıtırcık'tan başkası değildi..

Metroda laf lafı açmış, sonunda bir de bakmıştık ki -yaşı tutmasına rağmen- Landlord'un çocukken tanışmadığı nadir kahramanlardan biri olan Pıtırcık, sessizce aramıza katılıvermişti..
Nedense kendime çok benzettiğim bu Fransız veledinin yakın arkadaşlarından biri olan Lüplüp'ü de Landlord'a layık görmüştüm..
Bu benzetmemden Landlord ne kadar memnun kalmıştı? Doğrusu tam olarak emin olamadım.. Zira, sık sık takındığı 'poker surat' yine faaliyetteydi..


Bizimle bir elli metre kadar daha, sağanak yağmur altında yürüyen, ancak hiç ıslanmayan Pıtırcık'ı, biraz sonra -mevzumuz değiştiği için- unutmuş; onu, kendisinden bahsedecek başka insanlarla buluşması için gerimizde bırakmıştık..





Landlord’un Kıkırdama Diploması


Patronla hedefimiz saat 19'da başlayacak olan '!f İstanbul Açılış Galası' idi..
Bütün gün boyunca yan gelerek film seyretmiş, bu arada da bilumum 'karbonhidrat bombası' özellikli pastane ürünleriyle midesini doldurmuş Landlord kişisi -gayet tabii ki- yine acıkmıştı..
Her zaman için işe yaradığını gayet iyi bildiği, meşhur, 'yiyeceğimiz şahane yeri ben göstereyim, sen sadece ısmarla' teklifini yapmakta gecikmedi..



Ve soluğu, Beyoğlu'nun arka sokaklarında gizlenmiş salaş (Ya ne olacağıdı?) bir balıkçıda aldık..
Yan yana dizilip de alttan aldığı ateşle bizim için cazırdayan 'aşırı lezzetli' Hamsi ve Tekir balıkcıklarını roka ve yeşil salata takviyesiyle öylesine bi iştahla götürdük ki, çevreden, bu görülmemiş performansa şahit olanlar, "Hey maşallah!" nidalarıyla tezahüratta bulunmaktan kendilerini alamadılar..

Ağız sularımız dışında herhangi bir sıvı alımı olmadan yediğimiz balık dostlarımız, içimizi hafiften yakmaya başlamışken, biz de nihai hedefimizi, etkinliğin yapılacağı Fitaş Sineması olarak belirledik..
Neredeyse benim boyuma ulaşan endamları ve mini etekleriyle kapıda bizi bekleyen bayan sakilerin elinden aldığımız buz gibi biralar, içimizde baş gösteren yangını söndürmeye yetecek miydi? Az sonra..




Yarı uzun adı, AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali olan 'ünlemli f'nin galasına katılanlar Fitaş'ın fuayesini tıka basa doldurmaya başlamıştı ki, ellerinde küçük bir video kamerayla yanımıza yaklaşan iki genç, önce mühim yazar ve eleştirmenlerimizden Tunca Arslan'a, sonra Landlord'a, sonra da özüme yönelttikleri objektife gülmemizi emrettiler..

Ben bu işten hiçbi şey anlamamıştım, ama bu durumlara alışık olduğu gözlerden kaçmayan 'tecrübe sahibi' Landlord efendi, kameraya karşı öyle işveli gülücükler atıyordu ki, şaşkınlıktan bir yaşıma daha girdim..
Daha sonra, aramıza katılan CineDergi'nin dünya ahret bacımız ve kardeşimiz olan değerli üyeleri Serdar Akbıyık (Boss), Banu Bozdemir (B.B) ve Alper Turgut (Che) ile koyulaşan muhabbet, film başlayana kadar devam etti..

Filmden önce sahneye çıkan 'şahane kadın' Ayça Şen'in, kendine özgü sempatik saçmalamalarıyla sunduğu ödül töreni sayesinde, Landlord'un fuayede, kamera objektifine, bir sevgi pıtırcığı misali mimiklerle neden kıkırdadığını hayretle anlayacaktım..



Landlord, o benzersiz ve sempatik suratının hakkıyla kazandığı 'En İyi Sırıtma' ödülünü Ayça'nın elinden almak üzre sahneye çıktığında, ellerim alkışlamaktan neredeyse uyuşmuştu..
Duyduğum tarifsiz gurur sebebiyle düşmesine bir türlü engel olamadığım sevinç göz yaşlarım, yanaklarımdan süzülü süzülüveriyordu..
Sadece üç dalda verilen ve 'En Erken Gelme' ve de 'En Sağlam Karaciğer' gibi birbirinden değerli bu ödüllerden birini almış olmanın gururuyla sahneden inen Landlord, ağır adımlarla yerine oturduktan az sonra, festivalin açılış filminin ilk ışıkları salonun geniş perdesine düşmeye başlamıştı bile..


Un Prophète (Yeraltı Peygamberi)



Jacques Audiard'ın yönettiği film, Malik Djabena adlı Arap asıllı bir delikanlının düştüğü mapus damında, bol bol öğüt vermeye ya da ondan yararlanmaya kalkışan diğer mahkumlarla olan ilişkisinde yaşanan 'ölümcül' mücadeleyi, oldukça yetkin bir sinema diliyle anlatan, bir mapushane destanı..

'İslamcı' Arapların ve 'bölücü' Korsikalıların yoğun ve de etkili olduğu hapishanede, 'ümmi' Malik (Tahar Rahim)'in 'bireysel' olarak sürdürdüğü bu dehşetli mücadele, kendini yere yıkmaya muvaffak olamadığı sürece giderek güçlenmesini sağlayacak, en sonunda da kendi raconunu kendi kesen bir 'Yeraltı Peygamberi'ne dönüşecektir..

Un Prophète, Magrip kökenli göçmen hikayelerinin, son zamanlarda çağdaş Fransız Sineması'nı nasıl yükselttiğinin, yeni ve görkemli bir örneği..
Belki de biranın yanında götürdüğüm şarabın etkisiyle- süresinin biraz fazla uzun olduğu hissine kapılarak, filmin, -zaman zaman- üzerimde negatif bir tesir yarattığı olmadı değil.. Ancak, çarpıcı 'yakın plan' ya da 'ağır çekim'leri, hareketli ve de etkili 'aktüel kamera' kullanımındaki başarısıyla Un Prophète, genel olarak, bir 'ilgi azalması' hali de yaşatmadan, heyecanla akıp gitti..




Tahar Rahim'le birlikte, Korsikalı César Luciani rolünde döktüren usta aktör Niels Arestrup'un mükemmel oyunculukları ve ayrıca, ruhi derinliği olan sürreal sahneleriyle, tutkulu, sarsıcı ve de etkileyici bir sinema dili olan Un Prophète'in, Cannes Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü kazandığını, En İyi Yabancı Film dalında da Oscar adayı olduğunu, son olarak hatırlatalım..



Valentine's Day (Sevgililer Günü) vs Recep İvedik 3



Landlord'la dolu dolu geçen 10 Şubat 2010 Çarşamba günü aslında, bizim açımızdan sabahın köründe başlamıştı..
Denk geldiği zamanlar çoğunlukla yaptığım gibi- Ali Ulvi Uyanık ya da Murat Erşahin üstatların masalarına açıktan yanaşarak, doyum olmaz sohbetlerine kulak kabartarak ettiğim kahvaltımı bitirmiş, günün ilk filmini görmek üzere salona yöneliyordum ki Landlord, her zamanki dakikliğiyle kapıda belirmişti..

Sürekli geç kalarak, son anda yetiştiği sofradaki yiyecek-içecek azlığından şikayet etmekte üstüne adam tanımayan Landlord'u, kafa ütüleyici, 'neden stok yapmadığıma dair' mutat şikayetleriyle baş başa bırakarak, kendimi salona attım..

Bir sürü tamamıyla gereksiz, romantik ya da na-romantik filmlerin unutulası yönetmeni Garry Marshall, son filmi Valentine's Day'le yine karşımızdaydı..



Jessica Alba, Jessica Biel, Anne Hathaway, Jennifer Garner, Taylor Swift, Julia Roberts..
Kadın okuyucularımız kusura bakmasın ama, bu şekilde, sadece aktris adlarını sıralayarak, filmin kadrosunun muhteşemliği hakkında bir fikir vermeye çalıştım..
Her renkten, her yaştan ve her zevkten sürüyle güzel kadın ve yakışıklı erkek oyuncuları bir araya getiren bu filmin kahramanlarının büyük bir kısmı -tamamen suni olarak yaratılmış da olsa- Sevgililer Günü'nün buram buram romantizm kokan atmosferinden büyülenmiş bi şekilde ortalıkta dolaşıyorlardı..
Zaman zaman gerçekçi olmakta da fayda vardır elbet.. Bu cümleden olarak, acısı tatlısından birazcık fazla gerçekler de bu kahramanlarımızın bir kısmını hemen kapı önünde beklemektedir maalesef..



Valentine's Day'deki en büyük başarısı, gösterim zamanını malum tarihe kılı kılına denk getirmek olan yönetmen, şu sıralar, aşkın tüm ihtimallerini içeren binbir çeşit halini, tek bir fire bile vermeden anlatmayı başarmanın haklı gururunu yaşıyor olmalı..
Bu büyük başarısıyla, sonunda ele aldığı bir filmi vasat düzeye yükseltmeyi başarmış görünen sayın Marshall'ı biz de içtenlikle kutluyoruz..


Romantizmin adeta dibine vurmuş Valentine's Day sonrası gözlerimizde uçuk pembe kalpler uçuşur vaziyette G-Mall'den ayrılarak; Şişli Movieplex sinemasında gösterimi yapılacak, bu kez hödüklüğün dibine kesinlikle vurmuş bir Recep İvedik filmi izlemeye gitmek, ne yaman bir çelişkidir a dostlar!?

*****

İlk filmi Gen'le özüme umut vadeden, lakin, o günden beri, ağbisine İvedik filmi yetiştirmekten başka bir iş yapmayan (Para saymak da ciddi bir iş tabii!) Togan Gökbakar'ın yönettiği Recep İvedik 3, kendisine film derken, nedense, koskoca sinema endüstrisine bir an için hakaret etme endişesi yaşadığım bir kordela..

İlk iki filmi sinemada görmediğimden midir nedir? Bu çarpıcı gerçeğe kendim de şaşırdım valla..

Hiç olmazsa, ikinci filmi, televizyon ekranından gözüme sempatik gelebilmiş dizinin, sinema perdesinde izlediğim bu son hali -maalesef- görmemelere seza!



Bu son yapıtında, yalnızlıktan ve iç sıkıntısından kurtulmaya, ayrıca sosyalleşmeye de çabalayan Recep İvedik, maazallah özümü hayattan tamamen soğutuyordu ki finalde sahneye çıkan -büyük bir buluşla- yün bere giydirilmiş keçi Behlül sayesinde, içim birazcık ferahlar gibi oldu.. Çok şükür..


“Öküz Öldü Ortaklık Bozuldu”


Un Prophète gösterimi sonrası saat on bir sularında Fitaş'tan çıktığımızda, biz evli ve çocuklu ve de uzak semtli Tersninja ekibi için gece bitmiş sayılırdı.. Oysa CineDergi'nin birbirinden genç ve cevval ve de bekar görünümlü şahsiyetleri için ise gece yeni başlıyordu..

'360 İstanbul' adlı mekanda icra edilecek 'after party' ile uzun geceyi sabaha bağlamaları için arkadaşlarımıza yol verdikten sonra, biz iki ahbap çavuş, Taksim Alanı'na doğru yürüdük..

Meydanın ortasında konuşlanmış duran, kendine yarayan otobüsü gören Landlord'un: “Öküz öldü ortaklık bozuldu” diye bağırıp, beni tek başıma bırakarak, yanımdan koşarcasına öyle bi kaçışı vardı ki.. Bu ibretlik manzaraya tanık olanlar, dostluk ve arkadaşlığın şu fani dünyadan elini eteğini komple çektiğine -hep birlikte- emin oldular..


(İş bu yazı -kısmen- Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: