12.03.2010

Yüreğine Sor, I'm Here ve Yaratıcılığın Sınanması


Malumunuz, tıpkı tüm batı kökenli 'çağdaş' sanatlarda olduğu gibi, Türkiye sinema sanatı tarihi de bir öykünmeler silsilesinden ibarettir..

Bu durumda, özgün olmaya çalışan sanatçılarımızın yapmak zorunda oldukları yegane şey, (Maalesef tabii!) bireysel ya da toplumsal genlerinde pek de var olmayan bir dürtüyü benliklerinde var ettikten sonra içselleştirip, akabinde de bir yapıt vücuda getirmektir..

Bu nihai durum -böyle- yazıldığı kadar kolay gerçekleşmeyen, zorlu bir süreç olup, 'gönüllü' sanatçısından oldukça da yoğun bir emek ister..
Bunu bekleyemeyen -en masumane deyişle tembel ya da sabırsız- sanatçı adaylarımızın, 'uyanıklık' etmeye çalışarak, en kısa yoldan önümüze koydukları ürünlerin hiçbir halta benzemediğine şahit olmakla ömrümüz geçmektedir..
Öyle değil mi? Ey sanatsever! Ey sinemasever!

Bu cümleden olarak, o 'uyanıklara' yakaladığın her yerde hak ettikleri gerekli cevabı elbette vermeni isterim ey eleştirmen arkadaşım; amma, sanatını özgünleştirme yolunda nasıl çabaladığına ve ne denli de önemli yol aldığına yıllar boyu tanık olduğun bir sanatçının eserine bakıp da: "Lan bu hiç orijinal değil ki" mealinde söylenmenin de pek bi orijinalliği olmasa gerek..

Koskoca Amerikan Sinema Endüstrisi'nin bile -geldiğimiz noktada- artık yaya kaldığını gördüğümüz bu 'özgün yaratıcılık' hususunda yerli filmlerden bekleyeceğimiz en önemli kriter, ele aldığı türün kurallarına uygun (Ya da tam tersi olarak, o kuralları -bilerek- yıkan) bir anlayışla kotardığı yapıtına kendi özgün bakışını ve el emeğinin 'zihin açıcı' lezzetini katmayı becerip beceremediğidir..

Geçen perşembe günü yaşadığım iki 'sanatsal deneyim', yukarıda yazdıklarımı bana yeniden hatırlattığından -müsaadenizle- sizinle de paylaşmak isterim..

Yüreğine Sor

O günün sabahı, gelecek hafta gösterime girecek olan, yönetmen Yusuf Kurçenli'nin Yüreğine Sor adlı filmini izledim..




19.yüzyıl sonlarında Tanzimat Dönemi'ni yeni idrak etmeye başlayan Osmanlı'nın Doğu Karadeniz'inde, Müslümanlarla birlikte yaşayan Ortodoks Hristiyanların, üzerlerinde öteden beri süren baskılar sonucu gizlenmek zorunda kalmaları, inançlarını yaşayamamaları ve iki ayrı dinden, iki genç sevgilinin aynı sorundan muzdarip olarak, umarsızca sahiplendikleri aşkları üzerine bir film, Yüreğine Sor..

Sinemaya ne kadar da elverişli, adeta "beni film yap" diyen bir öykü, öyle değil mi?

Evet öyle.. Ancak, böylesine bize özgü, aynı zamanda evrensel de olabilecek kapsamda, zulmün ve cehaletin karanlığında debelenen insanların uğradığı eziyetin hikayesini, tamamen 'laylaylom' bir ruh hali pompalayan, folklorik amaçlı bir tanıtım filmi estetiğinde çekmeyi başaran 'tecrübeli' yönetmenimize ne demeli peki!?



'Müsamerelik' oyunculukları görmezden gelsek bile- başta güzeller güzeli Tuba Büyüküstün olmak üzere bütün kadronun pırıl pırıl 'bayramlık' elbiseleriyle ve yüzlerinde -açıkça fark edilen- bol bulamaç makyajlarla arzı endam eyleme halleri, filmin, içine bizi de dahil etmesini geçtim, kapısına dahi yaklaşmamızı mümkün kılmayacak bir yapaylıktaydı..
Bırakın yaratıcı olmayı, elindeki zengin hikayeyi, dümdüz ama 'zanaatkarca' anlatmayı dahi becerememenin bariz bir örneğini bu filmle gördükten sonra, gelelim aynı günün öğleden sonrası yaşadığım, birincinin tam tersi ikinci tecrübeme..


I'm Here






Ünlü olduğu kadar deneysel de olabilen yönetmen Spike Jonze'un 30 dakikalık filmi I'm Here, eldeki senaryo bile denemeyecek basitlikteki 'sıradan' bir hikayeye müdahale eden yaratıcı bir dehanın, üzerinde çalıştığı işin sanatsal düzeyini bir takım dokunuşlarla nasıl yükselttiğinin ve seyircisini de etki altına alarak, film bitene kadar ağzı açık bırakabilmesinin müthiş bir örneği..

Geleceğin dünyasında, insanlarla birlikte ve kendi halinde 'yaşayan', mazbut ve de iyi kalpli bir erkek robotun, müzmin yalnızlığına son vererek, bir kız robotla tanışmasının hikayesidir, bu kısa filmde anlatılan..




Adeta, bir masaüstü bilgisayarı kasasından mamul kafasıyla, pek de yakışıklı sayılmayacak sempatik robotumuzun, 'arıza' olduğu kadar şirin, en az o kadar da sakar robotik bir kızcağızla, karşılıksız fedakarlığın doruk noktasına kadar yaşadığı bir aşk hikayesi..
Leyla ile Mecnun ya da Romeo ve Juliet de dahil, dünyanın bütün meşhur aşklarını sollayan, 'acıklı ama mutlu' bu aşk hikayesine şahit olduktan sonra, filmin başından beri dudağımın ucuna yerleşmiş bir gülümsemeyle, salondan ayrıldım..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



2 yorum:

cafefora dedi ki...

Yüreğine Sor filmini izlemek gibi bir hatayı ben de dün akşam yaptım! Özellikle bir heves iş çıkışı yorgun yorgun gidip dvdsini almıştım; büyük hata!

Görüntü kötü, izlerken yeşile doyarım demiştim ama ne mümkün! Şive yok gibi.. Uyy daa kelimelerinden başka şive namına birşey göremedim filmde. Tuba'nın final sahnesinden hiç bahsetmiyorum; sıfır tecrübeli ben çeksem daha güzel çekerdim, eminim : )

Böyle acıklı bir hikayeyi bu kadar kötü bir filmde yedikleri için aşırı derece sinirlendim. Yazık olmuş.

numan dedi ki...

geçmiş olsun sevgili cafefora ;)

keşke izlemeden önce bir bilene danışsaydın ya da mümkünmertebe'ye bir göz atsaydın..

yine de olsun ama kötü de olsa tecrübe tecrübedir :)