13.05.2010

Eskişehir Film Festivali'ni Açtım Kalabak Suyunu İçtim De Geldim


Ve sonunda olanlar oldu.. Yaşlı ama deneyimsiz yazarınız ilk film festivali davetine icabet etmek suretiyle, ömr-ü hayatındaki bir ilki daha böylece idrak etmiş oldu..

Üstelik -hiç de gerekmediği halde- akreditasyon kartını boynuna geçiren bu 'görmemiş' yazar, bilahare boydan fotoğraf dahi çektirerek dostlarına tebessüm ettirirken, düşmanlarına da korku salmasını bilmiştir ki görenler "pes vallahi" demiştir..

Birinci Gün: "Sevgili Numan Serteli.. Şehrimize Hoş Geldiniz"

Haydarpaşa'dan kalkan trenle, güle oynaya, şen şakrak şakıyarak Eskişehir Garı'na dayandığımızda bir de ne göreyim: Muhtelif boy ve ebatlarda birbirinden güzel dilberlerden oluşan Eskişehirli Kızlar grubu, ellerinde kocaman bir pankart beni beklemiyor mu?.

'Yakışıklılığı Dünyaca Ünlü Olan Tersninja Başyazarı Sevgili Numan Serteli.. Şehrimize Hoş Geldiniz!' yazan pankartı taşıyan kızlar, beni görür görmez hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek, raks etmeye başladılar..




Bu muhteşem manzarayı görünce, buraya davet edilmemin -sandığım gibi- bir hayırseverle ilgisi olmadığını -bilakis ve resmen- Türk yazın semalarında 'bir güneş gibi' muntazaman yükselmekte olan bir yazarın nihayet keşfedilmesinden kaynaklandığını anladım..

Daha sonra yanıma yaklaşan, belediye başkanı, vali ve üniversite rektöründen oluşan heyetin de, "Hoş Geldiniz" dilekleriyle elimi sıkmasıyla, artık durumun ciddiyetinden kesinlikle emin olmuştum..

Ulaşım ihtiyacıma tahsis edilen kocaman limuzini de -bi şekilde- normal karşılayabilirdim belki ama, araca binmeden önce önümü keserek, Eskişehir yöresi danslarına başlayan folklorcular olayı, bana dahi artık fazla gelmişti..

Emek ödülü almak üzre bizimle oraya gelmiş bulunan Sadi Bey, bu minvalde hiçbir meziyeti olmayan bendenizi hayretle izlerken; bu yolculuktaki tanıdık bir kaç sinema yazarından biri olan sayın Banu Bozdemir, adeta şoke olmuş vaziyette, üzerime kıskanç nazarlar yolluyordu..

Az sonra, haza bir hanımefendi kişiliğiye bilinen Banu hanımın, "Aman tanrım.. Olamaz!" haykırışıyla aniden uyanarak, kendime geldim..




Heyecandan uykusuz geçirdiğim dün gecenin acısı çıkmış, iki kişilik tren koltuğuna yayılır yayılmaz kendimden geçmişim meğer..
Anladığım kadarıyla, vagonun arkasında bir yerde arkadaşlarıyla oturan Banu hanım, önemli bir eşyasını evde unutmuştu..
Onun sesiyle uyanmasaydım, kimbilir daha neler görecektim.. Olsun.. Her şeye rağmen güzel bir rüyaydı..

Eskişehir garından şehre duhul eylediğimizde bizi karşılayan, üzerinde 'Anadolu Üniversitesi' yazısı bulunan bir otobüs oldu, sadece..
İstanbul'dan beri bize eşlik eden, festivalin bu işlerle görevlendirdiği Yakup ve arkadaşlarıyla birlikte otobüse doluşarak, kalacağımız yerlere varmak üzere hareket ettik.. Yalnız bi dakika..
Aşırı uzun ve de kıvır kıvır saçları sebebiyle kendisine, kıvırcık, bonus başta olmak üzere çeşitli adlar yakıştırılan öğrencilerden biri olan Yakup önemli: Başta saçıyla ilgili olarak kendisine yöneltilen bir sürü tacizi güler yüzle karşılamasını bilen, bu sempatik olduğu kadar da sabırlı genç dostumuza buradan selam etmek isterim..





Evli Evine Numan Efendi Anadolu Otel'e

Bencileyin değersiz yazara barınması için ilk ayrılan mekan -haliyle- üniversite lojmanıydı..
Festivale katılmak için İstanbul'dan beri bizimle yolculuk eden, kendilerine hemen, 'Yunanlılar' lafı yakıştırdığımız, oldukça kalabalık yabancı öğrenci grubu da orada kalacaktı..

Yerleştikten yarım saat sonra, gayet mütevazı döşenmiş odamın kapısı şiddetle çalındı.. Öylecene uzandığım ve yan odalardaki ecnebi kızların zaman zaman yükselen kahkahalarıyla süslenen hayallere daldığım yataktan doğrularak kapıyı açtım..




Ne olmuşsa olmuş, festival yönetimi bu yeri bana uygun bulmamıştı.. Yeni ve değişmeyecek mekanım, 'Otel Anadolu' da denilen, üniversitenin Konuk Evi idi..

Bu değişikliği, rahatımı kaçırdığı ve hayallerimi süsleyen müstakbel gelişmeleri sekteye uğrattığı için, olumsuz karşılamıştım.. Ancak, pek özensiz yapılmış, döşenmiş, tuvaleti, banyosu dışarda bir lojmandan, cümle beş yıldızlı otelleri kıskandıracak özellikli öyle bir mekana ve iki kişilik odaya geçmiştim ki duruma hemen uyum sağlayıverdim..

Aralarında Sadi Çilingir ve zarif eşi Elif hanım ile yine zerafetiyle göz dolduran Banu Hanım'ın bulunduğu bir grup davetli, belediyenin elden geçirip, gayet güzel birer 'konak otel' olarak turizme açmış olduğu Odunpazarı'ndaki Babüssaade'de konaklarken, diğerleri de şehrin diğer otellerine dağıtılmıştı..

Benim bu husustaki şikayetlerim, otelin merkeze olan uzaklığı ve oradaki tek tanıdık yüz olan yönetmen Muzaffer Hiçdurmaz'ın erkenden ayrılarak İstanbul'a dönmesiyle katmerleşen, yalnızlığımdı..
Bilirsiniz, yalnızlığı severim.. Ama -tek kişi olarak- mevcut hizmetlerden yararlanmanın güçlüğüydü bunca belimi büken..
Evet haklısınız.. Acılı arabeske burada bir son vererek, akşamki festival açılışı ve ödül törenine geçiyorum..




Niyet Ettim Film Seyretmeye, Uydum Yemeği Tercih Eden Zevata

Düzenlenecek bir kokteyl ile festival açılış törenine mekanlık yapacak Sinema Anadolu'nun fuayesi ve kapısının önü, kalabalık bir davetli topluluğu tarafından tamamen doldurulmuştu..
Elimde bir kadeh kırmızı şarapla, sinema karşısında mevzilenmiş, geleni geçeni kesiyor; ortamda mevzu açan olursa da kapatmasına yardım ediyordum..

Ben geldiğimde kılı kıpırdamayan davetliler ve basın mensupları, festivalin onur ödüllerini alacak olan Zuhal Olcay ve Cüneyt Arkın'ın teşrifiyle birlikte, ortalığı baya bi karıştırdılar..
Benim peşimden, Cüneyt ve Zuhal de geldikten kelli, festivalin başlamaması için hiç bir neden kalmamıştı..
Sinemanın genişce salonu tamamen dolduktan ve festivalin, 'stop-motion' usulü yapılmış, pek sempatik tanıtım filminin gösteriminden sonra, ak bıyıklı rektör beyin açılış konuşması başladı..




Geçen yıl yapılan rektör seçimi sonrası üçüncü sırada olduğu halde YÖK ve Abdullah Gül tarafından rektörlüğe getirilen Davut Aydın: "Anadolu Üniversitesi, kültür sanat faaliyetlerine çok önem veren bir üniversitedir" dedikten sonra, konuşmasının büyük bir bölümünü de Youtube'un faydalarına ayırdı.. Belli ki sayın rektör, zamanında, site kapalı diyenlere: "Yutuba ben giriyorum siz de girin" diyen başbakanının sözünü emir telakki etmiş olmalı..




Davut bey sonrası kürsüye çıkan, festival başkanı Prof. Gülseren Güçhan ve onun okuduğu özenli bir metinle sahneye çağrılan Zuhal Olcay, bi ara ağırlaşan havayı birazcık olsun güzelleştiren unsurlar oldular..

Onur ödülünü alan, üstün yeteneği kadar, bir zerafet timsali de olduğu her haliyle anlaşılan Zuhal hanım, Gülseren Güçhan'a hitaben: "Kırılganlık ve onun altında yatan güçten söz ettiniz. Sanırım, beni bundan başka daha iyi ifade edebilecek bir söz yok. Ben bunu kendimde görmem için uzun yıllar terapi aldım. Çok teşekkür ediyorum." dedi..
Olcay'ın gülümsemelerle karşılanan bu sözleri sonrasında: "Bu güzel kentin aydınlık yüzlü insanlarına çok teşekkür ediyorum. İlk emek ödülümü 1 Mayıs’ta aldığım için de çok daha mutluyum" demesiyle kopan büyük alkışlar üzerine sanatçının epey duygulandığı gözlerden kaçmadı.. Her ne kadar aldığı ödülün adı emek değil, onur olsa da..

Ödülünü, ortaokuldan sınıf arkadaşı olan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı (Ya da Eskişehir'in Atatürk'ü!) Yılmaz Büyükerşen’in uzun uzun takdiminden sonra alan Cüneyt Arkın ise, eskiden sinema filmlerindeki karakterlerin toplumla bütünleştiğini söyledi..
"Bizim zamanımızda Türkiye’nin nüfusu 30 milyondu. En az 15 milyonu sinemaya giderdi. Şalvarlı kadın bile iki ayda bir sinemaya giderdi. İşte bu Yeşilçam Sineması ve yarattığı karakterler, Türk milletini ayakta tuttu ve kaynaştırdı, ortak değerlerde birleştirdi." tezini öne süren Arkın, bu görüşüyle paralel olarak: “Yeşilçam'ın bitmesiyle de Türkiye’de kutuplaşmalar, ayrışmalar başlamıştır" dedi..

Arkadaşı Büyükerşen’in tatlı tatlı anlatımıyla, ortak yaşadıkları, artist olma heveslerini ve çarpık bacaklarının nedenlerini öğrendiğimiz Cüneyt Arkın'ın, vatandaşlarla olan anıları da salonu kırdı geçirdi..
Arkın'ın, Stutgart’ta kendisini Tarık Akan ile karıştıran gurbetçi vatandaşın yanlışını düzeltmeden, evine konuk olması ve evdeki televizyonda oynayan Cüneyt Arkın filmi üzerine adamın kendisine: "Tarık ağbi, Cüneyt'i nasıl bilirsin?" diye sorması, gerçekten komikti..




Türk kısa filmciliğinin gayet önemli ismi olan Hilmi Etikan'dan sonra, bizlerin Sadi ağbisi, Türk Sineması'nın internetteki bilgi deposunun yorulmaz komutanı ve aynı zamanda neferi, her şeyden önce bir büyük 'gönül adamı' olan Sadi Çilingir de emek ödülünü aldı..
Elimizden geldiğince yüksek ses çıkarma amaçlı tezahüratımızla (Ki buna hiç ihtiyacı yoktu aslında.) sahneye çıkan Sadi Bey, konuşmasında, sözü Emek Sineması'na da getirerek, "Emeğimiz, düş şatolarımız yıkılmasın" derken, salon alkıştan inliyordu..

Son olarak, jüri heyetinde değerli sinema yazarı Banu Bozdemir'in de bulunduğu, Sinema Kültürüne Katkı Ödülleri'ni 'Senaryo Kitabı' adlı kitabıyla Öktem Başol'un kazandığını ekleyeyim.. Zira, salondan ayrılma vakti geldi çattı..

Bu bölümden sonra, yönetmenliğini Christian Carion'un yaptığı, Fransız yapımı L'affaire Farewell (Elveda) adlı film gösterilecekti; lakin verilen ara sonrası, hemen hemen kimseler salona dönmeyince, biz de imama ve ona uyan cemaate uyarak, yemeğin verileceği '222 Park'a gittik..

Sanatsal ihtiyacımızı şimdilik ertelemişsek de hiç olmazsa aç olan karnımızı doyurmak suretiyle, sanata olan 'dolaylı' katkımızı daha sonra koyabilme ihtimalini boş geçmemiş olduk..

İşin üzücü tarafı, filmi izledikten sonra -biz son içkilerimizi yudumlarken- yemek yemeye mekana gelen bir avuç davetlinin, geç kaldıkları gerekçesiyle kapıdan çevrildiğini de sonradan öğrendik..

İlk kez böyle bir etkinliğe katılan biri olarak, zevatın genelinin yaptığını yapmanın her zaman işe yarayacağı gerçeğine uyanmıştım..
Şaşaalı yemek masasının -hem de- baş köşesine kurulup, rakı bardağından da ilk yudumumu aldığımda, acemilik sınavının ilkinden başarıyla çıkmanın sevinciyle -içimden- kendi kendimi tebrik ediyordum..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




Hiç yorum yok: