14.05.2010

Film Festivalinde Bir Film Bile Göremedim Fakat Hiç Öğün Atlamadım!.


Bir film festivaline gidip de -üç gün içinde- tek bir film dahi seyretmeden döndüm desem inanır mısınız?.

Tecrübeli sinema yazarlarının ya da basın mensuplarının, bu oldukça 'naif' sorumu, 'ne var ki bunda' bakışlarıyla karşılayacakları kesin gibi; ancak bencileyin tecrübesiz biri olarak böyle bir festival deneyimi yaşamadıysanız eğer, buna inanmanız biraz zor..

Bir hafta önce bu soruyu bana da sorsalardı inanmaz, hatta: "Ne salaklar var şu dünyada.. Cık.. cık.. cık!." deyu, gayet bilimsel bir yorumda bile bulunurdum..

Bir film festivalinde film seyretmememin kendimce nedenleri de var tabii..
Öncelikle, gösterilecekler listesinde yer alan filmlerin yarısını görmüşüm.. Çoğu da yeni filmler olduğu için, 'unutmuşumdur, bir daha izleyeyim' durumu da pek hasıl olamadı..

Sonracığıma, gösterim yapılan sinema salon sayısı az ve benim gibi şehrin acemisi için hemen keşfedilmesi ve de ulaşılması kolay mekanlar değildi..
Öte yandan, davetli olarak uyacağımız program da buna önemli bir engel teşkil ediyordu..

Elbette bütün bunlar aslında laf-ü güzaf..
"Ey Numan efendi! Sen istersen eğer, önünde kim ya da ne durabilir ki?" deyu ünleyebilirsiniz.. Lakin, ben yine de sizi duymazlıktan gelerek, mazeretlerimi sıralamayı sürdüreyim..




Geçen yazımda da bahsettiğim gibi, açılışın yapılacağı gece gösterilecek olan filmi illaki görmek niyetindeydim; oysa, kimsenin gösterime ilgi göstermemesi ve genlerimize işlemiş 'uydum hâzır olan imama' niyetiyle karışık, 'yemek+içki+eğlence+içki' biçimindeki -hiç bilinmeyenli- denklemin cazibesi karşısında, 'zavallı' bir filmin nasıl bir şansı olabilirdi ki?.

İkinci gün geldiğinde, bizim için tertiplenen ve sabahtan akşama kadar süren, 'resmi' şehir turu gezisinden fırsat bulamamamız; son günde, 'serbest' bi şekilde şehri tanıma ihtiyacı ile dönüş hazırlıkları yapmak da bizi sinemadan uzak tutan bahanelerimizdi..
Yani anlayacağınız, yerim baya bi dardı..




Çakma Bir Vedat Milor Olarak Sefer-i Eskişehir

Bu fiili durumda, filmler üzerine yazamayacağıma göre, Eskişehir'de gördüklerimi, duyduklarımı ve yediklerimi yazayım diyorum.. Siz ne dersiniz?.

Peki o zaman.. Madem çok istiyorsunuz.. Hadi buyurun..
Hemen söyleyeyim ki bu gezdiğim yerlerin, yediğim şeylerin ne adlarını doğru dürüst bilirim, ne de yapılışlarını falan.. Not falan da almadım.. Zaten aramızda yabancı da yok, biz bizeyiz..
Öyleyse, hoşgörünüze sığınarak, alabildiğine sallıyorum -izninizle..

İlk günün gecesi, Sinema Anadolu'dan çıkar çıkmaz soluğu Eskişehir'in mühim mekanlarından olan 222 Park'da aldığımızdan bahsetmiştim..
İçinde muhtelif restoranı, barı bulunan, bir nevi Laila konseptli lüks mekanın restoranına yerleştiğimizde masamız 'mürettebatı', saygıdeğer büyüğüm Sadi Bey ve zarif eşleri Elif Hanım; güzel olduğu kadar, pek akıllı uslu olduğu da dikkatli gözlerden kaçmayan Banu Hanım, iki hoş bayandan ve iki de yakışıklı baydan oluşan dört kişilik bir TRT ekibi (Adlarını bilemediğim için sizden ve kendilerinden özür diliyorum.) ve bendenizden oluşuyordu..
(Tevazu ve sadelikten yana olduğumu, yakışıklılık ya da parlak zekalılık gibi bilinen özelliklerimi adımın önüne getirmekten de pek hoşlanmadığımı fark etmiş olmalısınız.)

Geldiğimizde masalarımızda servis edilmiş bulduğumuz muhtelif tabaklar içindeki çeşitli mezeler görünüş ve lezzet itibarıyla fena değildi..
Bilahare tabağımıza konulan kırmızı et parçalarının genel halinde ise oldukça bi tuhaflık hissettim.. (Kardeşim ben hakiki Milor değilim ki çakmayım.. Haliyle, sipariş de vermeden önüme konan bu etin özel adı nedir.. Nereden bileyim?)

On iki raunt durmadan dayak yemiş bir profesyonel boksörün suratını andıran, lime lime görüntülü ama sertliğini yine de yitirmemiş bu gariban etlerle daha fazla uğraşmaktan vazgeçerek, kendilerini kaderin akışına bıraktım..



Sıradaki yemek olan piliç ızgara, az önceki 'uzaktan akraba' arkadaşının aksine yeterince pişirilmiş, tok ama yumuşak kıvamıyla tam dişime göreydi..
Tadımlık denebilecek, küçücük bir parça Adana Kebap -hemen solumda oturan TRT'nin dünyalar güzeli ama 'iştahsız' sunucusunun dehşetle açılan gözleri önünde- daha tabağıma yağını bile bulaştıramadan midemi boylarken, bu mekanda kendisine biçilen değerin, lezzetiyle doğru orantılı olarak, altın değerinde olduğunun idrakine de varmış ve bu nedenle olsa gerek, birazcık hüzünlenmiştim..

Son olarak gelen -tabii ki adını bilemediğim- dondurmalı leziz tatlı da, kendisinden önce önüme gelen yemek arkadaşlarıyla aynı yerde buluşmanın mutluluğu içinde olmalıydı..




Restorandan ayrılıp da aynı kompleks içindeki 'eller havaya' tandanslı, canlı-cansız müzikli, bol tikili bir barda şöyle bi takılıp, iki şişe de bira hakladıktan sonra dışarı çıktığımızda, Eskişehir'in -meşhur olma ihtimali epey fazla- soğuğunu 'tişört üstü gömlek' giysili bedenimde öyle dehşetle hissettim ki dişlerimin durdurulamayan takırtısını duyanlar: "Ah canım.. Daha pek de gençmiş" deyu yazıklandılar..

Soğuktan takırdayarak ve -sanırım- mihmandarımız Yakup'un da yol göstermesiyle vardığımız, yine adını bilemediğim (Bir insan bu kadar bilinçsiz ya da bu kadar unutkan olur mu yahu!) çok katlı bir başka barın en tepesine çıktık..
Ve tren vasıtasıyla İstanbul'dan birlikte yolculuk ettiğimiz ama tanışmadığımız için de sadece bakıştığımız ünlü yönetmen-senarist Onur Ünlü ile bir araya gelerek, sanki kırk yıllık arkadaş modunda bi güzel kaynaşıverdik..




Onur Ünlü konusuna yeniden dönmek niyetindeyim; ama isterseniz biz bu hızla ikinci güne gelelim ve Eskişehir şehir turuyla yolumuza devam edelim..

Eskişehir Seni Ben Bugün Pek Kokoş Gördüm

Bir nevi 'zebbaha gader dens' minvalinde geçen ilk günün gecesi sonrası sabah olmuştu; lakin, zaten iki gündür uykusuz kalan kafamın içinde mayışmış beynim, Mecnun'u dağları delerken gören Leyla'nın kafa karışıklığını andıran bir halet-i ruhiye içindeydi..

Yapacak fazla da bi şey yoktu.. Yanımda nazımı çekecek kimse de olmadığından, kendi kendime: "Madem, geldin Numan'ım, tanı bakalım şu şehri" diyerek, Babüssaade önündeki toplaşma yerine avdet ettim..

Geldiğimden beri hiç susmayan iç sesim, otobüsün koltuğuna kurulduğumda da konuşmaya devam ediyordu..
Neyse ki o sonunda: "Bakalım 'Lokal Atatürk' Yılmaz Büyükerşen, şu şehre neler yapmış, neler eylemiş?. Bi görelim hele" diyerek, rehberimiz olan efendiden genç arkadaşa sözü bıraktı da, ben de şimdilik ve birazcık huzura kavuşabildim..

Kendisinin de bir 'Yılmaz Hoca müridi' olduğunu anladığım rehberimiz, bir kaç yerde mola verdiğimiz bu tur boyunca (Aslında pek de hevesli görünmeyen biz yerli turistlerin ilgisizliğine de hiç takılmadan.) öylesine durmadan konuştu ve her konunun öylesine ayrıntısına girdi ki gösterdiği bütün bu yüksek performans, belki de sadece bir iman gücüyle açıklanabilirdi..

Zaten, orada olduğum sürece, sayın Büyükerşen'e muhalif denebilecek ne bir kişiyle karşılaştım, ne de bir laf işittim.. Özellikle bunun için bir araştırma da yapmadım elbet; ama, fark ettim ki herkes ondan memnun ve razıydı..
Bu durumda insan düşünüyor ve seçimlerde, hocanın oyları nasıl yüzde doksanları bulmaz diye de şaşırıyor valla..

Bundan önce, Eskişehir'e -epey eskiden- bir kez gelmişliğim vardı.. Şimdi şehir merkezinde gördüklerimi o zaman gördüğümü hiç hatırlamıyorum.. Özellikle Porsuk Çayı çevresini, çok renkli köprüleri falan..

Tamam.. Bize brifing vermedikleri gibi, öyle kanalizasyonlara falan da sokmadıkları için alt yapı ne durumdadır bilemiyorum; ama şu da bir gerçek ki Yılmaz Hoca doğduğu şehri güzelleştirmek için uğraşırken, elinden gelenin bile fazlasını yapmaya çabalamış..




Çoğunluk elbette pek beğendi, bu süslü-püslü, heykelli-köprülü Eskişehir'i.. Beğenilmeyecek gibi de değil doğrusu; lakin beni de bir düşüncedir aldı..
Gidip de gördüğümden değil.. Filmlerden, fotoğraflardan edindiğim izlenimin ışığıyla bakınca, yeni yapılan o köprüler, heykeller ve sokak lambaları falan, Anadolu'nun bağrına, fazlasıyla bir Orta Avrupa estetiği taşıyıvermiş gibi geldi bana..

Büyük ihtimal, huysuz ihtiyarlığımdandır bütün bu kem düşünceler; lakin, söylemezsem de rahat edemem ki: Özür dilerim ama fazlasıyla (Olumsuz anlamda) eklektik, kentin çevresiyle ve içinde yaşayan insanlarıyla ne kadar uyuştuğu oldukça şüpheli bir estetik anlayış gördüm ben Eskişehir'in bu halinde.. Hadi 'rüküş' demeyeyim ama bu resmen 'kokoş' hava, rahatsız etti beni işte..




"Tamam anlaşıldı Numancığım, sen bi daha zor görürsün böyle bir Eskişehir davetini.. Tadını çıkarsaydın bari" deyu düşündüğünüzü hisseder gibiyim..
Bu düşünceniz karşısında ne diyeyim.. Gülümserim sadece, şapşal şapşal.. Çok şükür ki tadını da çıkardım sayılır hani..

Künefeye Tuz Konmamasını Gayet Takdirle Karşılıyorum

Henüz turun ilk bölümüne ve öğle yemeğine gelmeden, uzadıkça uzuyor iş bu yazı, farkındayım.. Dördüncü sayfaya geçmeden ya da Landlord hazretleri işime son vermeden bitireydim şu yazıyı gayet iyi olacaktı..
Neyse biraz hızlanayım..

Dediğim gibi, bu geziyle ben daha çok şehrin tarihini öğrenmek, tarihi yerlerini dolaşmak isterdim aslında.. Oysa bize, sanki Avrupa Birliği Belediyeleri Örgütü'nden gelen bir heyetmişiz gibi davranarak, belediyenin son hizmetlerini tanıtmayı tercih ettiler..




Kuşkusuz ki bu şehirde nice camiler, nice kaleler, nice arkeolojik kalıntılar var idi..
Maalesef hiç birini göremedik..
Haksızlık da yapmak istemem, rehber arkadaş, turun sonlarına doğru nüfusundan gittikçe fire veren grubumuza hitaben, en sonunda öyle bir tarihi mekana -belki- gidilebileceğinden falan bahsetmişti ama sıra oraya geldiğinde peşinde tek bir allahın kulu kaldığına ihtimal vermiyorum..

İçinde yapay bir plaj ve yapay oyuncaklarla süslü parklar; içinde yapay meyveler, hayvanlar ihtiva eden Kristof Kolomb'un yapay gemisi; yapımı devam eden yapay bir masal şatosundan sonra, moderin opera binasını da gezdik; artık ne alakası varsa, Venedik gondollarının seyrüsefer eylediği Porsuk çayını tekne ile gezdik ve nihayet öğle saati de geldiğinden, Babüssaade sınırları dahilindeki Leylek Yuvası'ndan içeriye daldık..

Leylek Yuvası adlı bu mekan: "Tarih tarih diye dırdır edip duruyordun Numan efendi.. Al sana tarih!" şeklinde suratıma çarpılan, bir Ermeni tarafından haç şeklinde yapıldığı iddia edilen bir evdi ve şimdiki işlevi de bir aşeviydi..

Nedenini pek anlayamadım, lakin, sadece benim gibi selvi boyluların değil, yarım kadar olanların dahi kafasını çarpıp dağıtabilecekleri bir kapı yüksekliğine sahip bu yere girip de üst kattaki odaya yerleştiğimizde gördük ki, oda, böylesi otantik ve tarihi olduğunu iddia eden her mekanda görülen cinsten, bin bir incik boncuk, resim ve eşyalarla tıklım tıkıştı..

Yine nedense, tamamen tuzsuz bir çorbayı ve yine tuzsuz, ortalama bir lezzette mantıyı mideye indirdikten sonra gelen künefenin de hakkından gelmeyi bildik.. (Künefede de tuz olmaması bence gayet iyi olmuş.)

Höpürdetmeden önce işletme tarafından 'ekstra' olduğu hatırlatılan kahve fena değildi, ama neden ekstraydı işte onu baya bi düşündük.. Hatta yılmadık: 'Bu nasıl bi sponsorluktur?' sorunsalını çözüme kavuşturmak için, kahve falına dahi baktık..

Odadaki haşmetli kartal figürüyle fotolar da çekildikten sonra, hep birlikte dışarıya uğradık..
Tabii bu arada korktuğum başıma gelmekte gecikmedi ve kafamı aynen o kapıya tosladım..
Bu gibi durumlarda, yanında, "Ah canım! Uf mu oldu başın?. Öpeyim de geçsin" diyecek bir allahın kulu olmaması, inanın insana çok koyuyor be dostlar!.


İş Bu Dizinin Sona Ermesini Bekleyenler İçin Uyarıdır: Adam Daha İkinci Günü Bile Bitiremedi Be Kardeşim Sen Neyi Bekliyorsun!.




(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


Hiç yorum yok: