5.05.2010

De Helaasheid Der Dingen :: Her Şeyin En Dibine Kadar Gitmeyi Marifet Sayanlar



On üç yaşındaki Gunther Strobbe (Kenneth Vanbaeden), annesinden ayrılmış, alkoliklik başta olmak üzere bilumum kötü 'meziyetlere' haiz bir adam olan babası Marcel 'Celle' Strobbe (Koen De Graeve) ve berbatlıkta babasıyla yarışacak kalitede olan üç adet amcasıyla ve de bütün bu beş kişilik erkek nüfusuyla tek başına ilgilenen babaannesiyle birlikte fakirliğin çukurunda debelenmektedir..


Zavallı annelerinin emeğine, yemeğine ve emekli maaşına kocaman birer sülük gibi yapışmış bu ezelden tembel koca herifler, bir işe tutunmanın çok uzağında oldukları gibi, üstelik -olmayan paralarıyla da- içkinin, kadınların ve kumarın şahikasında dolanmaktadırlar..

Hiç bir iyi veya doğru denebilecek hal ve gidişleri olmayan, kötü alışkanlıklar hususunda ise birinci ligde oynayarak, alayına nal toplatma kabiliyeti gösteren bu ailenin fertleri, bir de kendilerine ve isimlerine toz kondurmayarak, Strobbe soyadıyla öyle bir gurur duymaktadırlar ki ne matah olduklarını bilmeyen biri bunları Belçika kralının soyundan geliyor sanır..


Böylesine olumsuz şartlara sahip bir ailenin içinde büyüyen Gunther çocuğun, okulunda başarılı olmasını beklemek abesle iştigaldir elbet..
Daha doğrusu bu kadersiz çocuğun bi şekilde okula gidiyor olması bile bir mucizedir..
Görünen o ki o da aynı yolun yolcusu olacaktır..
Arada sırada, bulunduğu şartların olumsuzluğu kendisini bir çıkış aramaya itse de, çocukluğun verdiği rahatlıkla, bütün bu yaşadıklarını, yine de renkli ve neşeli bir oyun gibi algılamaya devam eden Gunther'i bakalım nasıl bir gelecek beklemektedir?.

Bir Belçika yapımı olan, Felix van Groeningen'in yönettiği De Helaasheid Der Dingen, içmenin, yemenin, eğlenmenin de, yarışmanın, sevişmenin de, velhasılı her eylemin en dibine kadar gitmeyi marifet sayan, her şeyin ama her şeyin bokunu çıkarmadan durulmayan bir aileyi bize oldukça kusursuz bi şekilde sunan enteresan bir film.

Yine de kendisini seyrederken, zaman zaman yüzeye çıkan 'zorlamaların' izleri, beni rahatsız da etti doğrusu..
Bunun da, yönetmenin: "En itici, en iğrenç tiplerden müteşekkil insanlarla, aynı seviyede boktanlık ihtiva eden çarpıcı sahneleri nasıl kotarırım" düşüncesindeki, samimiyetten yoksun 'hesabını' hissettirmesinden kaynaklandığını düşünüyorum..


Böylesine olumsuz, pis, hatta iğrenç tiplerle dolu filmi, yine de sempatik kılan şeyler var.. O şeylerin başında gelen, cehaletin ve doğal olarak lümpenliğin dibine vurmuş bu insanlarda ki içtenlik ve doğallık olsa gerek.. Tabii ki Gunther'in 'problemli' masumiyeti ve bütün bu ipten kazıktan kurtulmuş tipleri, saçını süpürge yaparak doyurmaya, bakmaya çabalayan bir annenin -hiçbir şeyin önüne geçemediği- evlat sevgisi de bu sempatinin sebeplerinden sayılabilir..

O değil de, 'koca kazık' evlatların da bizdeki karşılığı bi şekilde vardır amma, oğlunun kumar borcu nedeniyle eve gelmiş haciz memuruna kaptırılmadan önce, evin tek eğlencesi televizyonun tozunu almak isteyen ve bu hareketine kızan çocuklarına da: "Böyle tozlu verilmez.. Ayıptır oğlum." diyen o anne, kesinlikle bizim de annemizdir..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok: