17.09.2010

Paramparça :: Öldürmekten Bıkan Adam'ın Alabildiğine İbretlik Hayatı


Pek değerli sinemacılarımızdan bugünlerde fazlasıyla yükselen; Türk Sineması'nda denenmemiş bir türü 'hem de nasıl' denedikleri; ya da yere göğe sığdırmakta zorlandıkları o müstesna filmleri gösterime girdiğinde biz fani seyircilerin bu kusursuzluk karşısında nasıl da kendimizden geçeceğimiz mealindeki uyarılarından korkup da pısmamak ne mümkün!.

Zira, malum sinemacılarımızın ve onların emsalsiz yapıtlarına karşı laf etmeye teşebbüs edenlerle kanının son damlasına kadar mücadele etmeye yeminli destekçilerinin böylesine 'desteksiz' üfürmelerinin aksine, yaptıkları şeyin tam manasıyla -çok afedersiniz- 'osuruktan teyyare' çıktığını beyaz perdede öylesine kabak gibi görmekteyiz ki gayrı ne diyek, nerelere gidek!.

Ya bencileyin -korka korka- doğruyu yazacan ve akabinde de ağzının payını alacan ya da bazıları gibi böyle bir 'fenomen'le hiç karşılaşmamış gibi davranarak ortalıkta gözükmüycen.. İkisinden biri..



Bu cümleden olarak, yani yeni bir azar işitmemek için,"bu hafta gösterime giren birbirinden güzel yabancı filmlerden birini yazarak 'azıcık aşım ağrısız başım' deyimine uygun düşecek, kavga dövüşten uzak bir bayram haftası geçirivereyim" kararımı taa arifeden, kesinlikle almış gibiydim.. Gelgelelim, bendeki arifenin hesabı, ne zaman bayrama uymuş ki?!

"Alışmış kudurmuştan beterdir" lafını -sağolsunlar- atalarımız sanki benim için etmişler (Ben de onlara söyleyecek uygun laflar hazırladım elbet; bir gün sıra bana da gelecek).
Klavye başına oturduğum şu an, malum şeytan da bir yandan dürtmeye başlayınca, ne arife kaldı, ne bayram, ne de aldığım 'sözde' karar!.
Hadi buyrun burdan yakın!.




Kan Davası İşlerine İtinayla Bakılır

"Son yılların Televizyon fenomenlerinden “Tek Türkiye” dizisinin başrol oyuncusu Ozan Çobanoğlu, senaryosunu yazdığı ve başrolünü oynadığı Paramparça filmi ile gündemi uzun süre meşgul edecek. Televizyonda yakalanan büyük başarısının ardından, titiz ve uzun bir çalışma süreciyle hayata geçirilen Paramparça filmi, 10 Eylül 2010 tarihinde izleyicisi ile buluşacak.
Kara filmin başarılı örnekleri arasında yer almaya şimdiden aday gösterilen filmin, senaryo aşaması 3 yıl, çekim aşaması ise 8 hafta sürdü. Çekimler sırasında bir de kaza atlatan Ozan Çobanoğlu, filmin aynı zamanda yapımcılığını da üstlendi ve yönetmen Naci Çelik Berksoy ile çıktıkları yolda, Paramparça’yı bütün hale getirerek izleyiciye harika bir sinema şöleni hazırladılar"

Bu gayet ilginç ve bilgilendirici 'resmi' yazıyı okuyup da heyecanlanmamak, heyecanlanıp da merak etmemek ne mümkün!.
Merakım sadece filme değil; benden habersiz (Müzmin cahilliğime verin lütfen!) fenomen olmuş o dizi ve oyuncusunaydı elbet..
Her hareket ettiğinde dahi kendisinden çevreye doğru buram buram karizma yayıldığına bizzat şehadet edebileceğim sayın Çobanoğlu hakkında ve özellikle de Samanyolu Tv'sinde yayınlanırken izlendiğinde adamı önce nûra, bilahare de şuura gark eden dizisi hakkında -acilen- kâfi malumatı edindiğimde öyle hislendim ki bi ara gözyaşlarımın pınar olup, yanaklarıma doğru süzülüşünü engellemek asla mümkün olamadı..

Evet efendim.. Bugünkü filmimizin maksadı, bir zamanlar devleti için çalışan ve 'kanun namına' silah kullanan bir polis iken, daha sonra -muhtemelen- yaşadığı bi şuur şaşması neticesinde bu seferde kendi namına çalışmakta beis görmeyerek bir kiralık katile dönüşen Kemal Efendi'nin ibretlik hikayesini anlatmaktır..

Hapisten yeni çıkmış Kemal (Ozan Çobanoğlu), gayrı yaptıklarından nedamet getirmiş, bunca adam öldürmekten de gına gelmiş vaziyette, 'bu bar senin şu pavyon benim' dolaşıp durmakta, sağa-sola pis pis bakarak -elinde olmadan- doğal olarak ürettiği karizmasını etrafa salmaktadır..

İşsiz, güçsüz, parasız ve ipsiz bir katil olarak, yıllarca kendisinin yolunu gözleyen karısının ve de küçük kızının karşısına çıkacak yüzü de bulunmayan Kemal -bir de utanmadan- kimsenin ona 'namuslu' bir iş vermeyeceğinden falan yakınmaktadır..
Öte yandan, işlemiş olduğu eski cinayetlerinin -kulağından silinmeyen- silah sesleri sürekli uykusunu bölmekte; maktul ahlarının, kara vicdanını bu şekilde gıdıklamaya başlaması, Kemal efendiye bir başka rahatsızlık kaynağı olmaktadır.. (Vah canım benim!)

Kahramanımız, sonunda acıklı vaziyetine ve parasızlığına 'gayet makul' bir çözüm bulmayı bilir: Son bir kereliğine kanlı bir iş daha bulacak; bunun neticesinde evine ekmek götürerek -nasıl olacaksa artık- ailesinin yüzüne bakacak hale gelecektir..
Tam bu sırada, ezelden beri sürmekte olan bir kan davasının -sıra kendisine gelmiş, lakin eline kan bulaşmasından da pek hoşlanmayan- bir mağduru, yavaş yavaş karizmadan kaybetmeye başlayan zor durumdaki adamımızı bulmakta gecikmez..




Metamorfoz Mağduru Ankaralı Ağbi

Nasıl?. Okunduğu zaman, göze hiç de kötü gelmeyen; hatta, bir zamanlar işlenmekten artık cıcığının çıkarıldığına bile tanık olduğumuz 'kan davası' gerçeğine yeni bir yorum getirebileceği dahi ön görülebilecek potansiyelde bir hikaye.. Öyle değil mi?.
Kendi soruma hemen kendim yanıt vereyim: Öyle.. ama teoride!.

Oysa film, hiç de kötü başlamadı..
Tamam biraz fazlasıyla 'kasıntı' bir oyunculuk gözümüzü, pek de doğal olmayan diyaloglar kulağımızı tırmalıyor olsa da, bir takım çarpıcı görüntü efektleriyle süslü geçişlerle bezeli 'düzgün' sahneler, sanki gayet ilginç bir filmin başladığının müjdesini de veriyor gibiydi..

Bu 'cicim dakikaları'nın tam olarak ne kadar sürdüğüne dair kesin bir rakam veremem; ama galiba on beş dakikayı da pek aşamadı.. Ve ne olduysa da ondan sonra oldu..

Başta o sözünü ettiğim kasıntı oyunculuklar ve de tuhaf diyaloglar filmin tamamına hakim olmaya başladı; başta enteresan gelen efektler, bir süre sonra acayipleşerek ve bol bulamaç aralara sokuşturularak, tamamen göz tırmalayıcı bir abukluğa dönüşüverdi..

Hele -normal olarak- başlamaması gereken bir yerden giriş yapan; yine normal olarak kesilmemesi gereken gayet anlamsız bir yerden kesiliveren sahnelere ne demeli?.
'Karman çorman' sıfatının tam karşılığı böylesine bir kurguya 'güzelce' eşlik eden -karakter kaynaklı- devamlılık hataları, filme ayrıca tüy dikmekte bir mahzur görmüyorlardı..

İki sahne arasında -sigaranın kısalıp, uzaması ya da kadehteki içkinin azalıp, çoğalması- türünden, çoğu filmde rastlanan devamlılık hatalarından bahsetmiyorum burada..
Sahne geçişleriyle birlikte, kahramanlardan bazılarının kişilik karakterlerinin -hem de hiç bi neden yokken- tam zıttı bi şekilde değiştiğine şahit olmaktan bahsediyorum..
(Meraklısı için bir örnek: Ankara'da ikamet eden polis ağbinin, kırk yıl sonra -menfaat icabı- tanıştığı ama -doğal olarak- zerre ilgilenmediği 'baba bir' kardeşleri için, diğer sekansta -adeta- başkalaşım geçirerek, onlar için göz yaşlarına boğulacak hale gelmesi.. diyeyim de sen anla artık, sayın meraklı!)




Alakasız İlişkiler Yumağı

Önyargılı -gibi- görünmek..
İşte, benim kaderim!.
Büyük ihtimal, gördüklerimi 'filtresiz' yazdığım için yine aynı şekilde suçlanacağım; lakin, gayet iyi biliyorum ki bu huyumdan da asla caymayacağım..
Adı üstünde zaten evladım.. Huy!. Elimde olan bi şey değil ki.. Az daha sabredin bence.. Artık ne zaman canım çıkar, belki o da çıkar!.
O değil de, beni hep böyle olumsuz, önyargılı hatta hoşgörüsüz gösteren şu 'sinema şöleni' filmlerin bu durumda hiç mi taksiratı yok yahu?!
Birazcık insaf!.

Neyse dostlar.. Atışa devam!

Gerçekten, hâlâ kanayan bir yara olarak, kan davasını baz alan bir mevzuyu temiz temiz filme çekmek varken; besbelli ve ne yazık ki, sadelikle ya da azla yetinmeyi kusur addeden zihniyetin gereksiz bir müdahalesiyle daha karşı karşıyayız sayın seyirciler..

Yaa.. tabii ki.. Binlerce yıllık kan davası hikayelerine bir yenilik katmak amacıyla, kiralık katil olan bir adamın hezeyanlarını, psikolojik çırpınmalarını falan hikayeye eklemlemek gayet de akıllıca..
Buna bi şey diyen yok zaten; ama daha sonra hem o katilin, hem de cümle kan davasına bulaşmışların -yakın uzak demeden- bi sürü arkadaş, akraba ve taallukatını filme yığmak suretiyle
-hiç gereği yokken- bir 'alakasız ilişkiler yumağı' yaratarak, olayı çorbaya çevirmenin ne alemi var peki!?

Sonracığıma.. Hadi, eski polis, yeni kiralık katilin 'baş makale' üslubundaki konuşmalarına kafayı takmayayım; ama, köyünden kanlısını öldürmeye kente gelmiş doğulu bir aşiret mensubu elemanın, yine benzeri yapaylıkta 'makalesel' konuşmalarda bulunmasına, arada bir de -adeta kimliğinin farkına vararak- kendi öz şivesine dönme çabalarına falan da mı değinmeyeyim?.

Velhasılı kelam, az önce bir bir sıraladıklarım haricinde, çekerken fark edilmese bile, en azından montajda fark edilmesi kesin olan bir dizi çekim hatalarıyla; dramatik olmaya çalıştıkça komikleşen abartılı ve anlamsız sahneleriyle; aralıksız atağa kalkan, 'görülmemiş' görüntü efektleriyle malul Paramparça, seyircisine, sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaşatarak -ne yalan söyleyeyim- adeta hafakanlar bastırıyor..

1,5  /5


Paramparça

Yönetmen: Naci Çelik Berksoy
Senaryo: Ozan Çobanoğlu
Oyuncular: Ozan Çobanoğlu, Kadim Yaşar, Ezgi Sertel, Fatih Yurdakul, Cengiz Uzun
Yapım: 2010, Türkiye


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



1 yorum:

numan dedi ki...

"NUMAN BEY,

ÖNCELİKLE SAYGILAR, SEVGİLER.
PARAMPARÇA FİLMİNİN BASIN VE TANITIMIYLA İLGİLENİYORUM. YAZINIZI OKUDUK, ÇOK ÇOK TEŞEKKÜR EDERİZ, YORUMLARINIZ VE ELEŞTİRİLERİNİZ BİZİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ. OZAN ÇOBANOĞLU DA SAYGILARINI SUNUYOR SİZE.

İYİ ÇALIŞMALAR
NİLÜFER ABDULLAH
0532 347 ** **"


neredeyse baştan aşağı olumsuz ve sert eleştirilerle dolu bu 'alaycı' yazıma karşılık olarak mail adresime gönderilen bu mektubu, gönderenin de izniyle buraya ekliyorum..

böyle bir nezakete hiç alışkın olmadığım için tabii ki çok şaşkınım.. hem de her an, her zamanki gibi küfür ve tehditlerle süslenmiş bir mektup beklerken..

en sert eleştiriye dahi nasıl nezaketle cevap verilebileceğini dosta, düşmana gösteren sayın nilüfer hanıma bir de sizin önünüzde teşekkür etmek istiyorum..

numan serteli