25.11.2010

Bir Toplu Taşıma Faciası veyahut İnadım İnat Vapurumun Kıçı İki Kanat



[ Önceki yazının özeti: Hollywood'un -müstakbel- büyük yönetmenlerinden Mahsun Kırmızıgül, naçizane yazarınız (Bir başka deyişle, her şeyiniz!) sayın Serteli'yi filminin gösterimine çağırmayınca olanlar olur.. Ve yazar gözünü karartmak suretiyle, şehr-i İstanbul'un bilcümle müzelerini felan gezmeye kalkışır.. Ki aman diyem ben sağa!]


Hatırlarsanız, geçen yazının sonunda, bedenimin rotasını Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’ne müteveccihen kırmıştım.. Lakin, daha oraya gelmeden, ben o günün başlangıcına, daha doğrusu Kadıköy-Eminönü vapuruna -izninizle- bir flaşbek yapayım da, saygın mabadımı, sancak kıç omuzluktaki yerine bi güzel yeniden oturtayım diyorum..

Hava, Pastırma Yazı'nın en çemenlisini buram buram hissetmemizi sağlayan bir sıcaklıkta güneşini parlatırken; bu atmosferik şenliğin hiçbir anını kaçırmamaya yeminli bir muazzam kalabalık -her yeri olduğu gibi- vapurun da tüm boşluklarını doldurmanın çabasıyla coştukça coşuyordu o gün sayın seyirciler..

Bu manzaraya daha fazla kayıtsız kalamazdım.. Ayağa kalkıp, tüm gücümle -fekat içimden- bağırmaya başladım: "Ey ahali!? Bu ne hâl yahu?! Hepiniz yollara dökülmüşsünüz.. Yoksa Mahsun sizi de mi filmine çağırmadı ne!?"


Hani Benim Recebim Recebim


Tamam.. Yurdumun sinema yazar sayısının, bilcümle esnafımızın yazar kasasından daha çok olduğunu biliyordum ama bu kadarı da bana biraz fazla geldi doğrusu..
Birazcık abarttığımın (Evet biraz!) farkındayım.. Bu çoluklu-çocuklu, torunlu-torbalı kalabalığın hepsi sinema yazarı olamazdı belki ama, günlerden de salıydı ve bayram, mayram falan da değildi kardeşim!.



Hadi bencileyin emeklilere bi şey demiyorum (Diyeni de buradan kınıyorum!) elbette, lakin vapur ahalisinin yüzde seksenden fazlası, genç anne-baba ve onların, arabada, kucakta ve de hayal edilebilecek her yerde kımıl kımıl debelenen çocuklarından oluşuyordu..
Hem de iş günlerinin en ağdalısı olan bir salı günü, anne de, baba da aynı vapurda -tabii veletleriyle birlikte- neşe içinde güle oynaya seyahat ediyorsa eğer, o aileleri kim, nasıl geçindiriyor?
Yoksa bunlar, 'büyük' sözü dinleyerek 'en az üç çocuk' yapmış birer örnek aile olarak, hükumetimizin -misal- 'piknik örtülü' ödeneğinden falan mı yararlanıyorlar?



Böyle bi güzel olanak varsa eğer benim bu gelişmelerden neden haberim yok irecebim?!
Bileydim, hak edene sarı liralar veriyon; benim de elim, belim armut toplamıyor her halde.. Elbette yengenizden izin alarak- son bir hamleyle, neden ben de üçüncüyü sepete koymayayım? Da, yanımda oturan -daha doğrusu- sırtına aldığı hem eşşek kadar hem de kıpır kıpır veledine hâkim olamayarak, onu neredeyse benim sırtıma oturtacak kadar üstüme çullanan şu hıyar oğlu hıyar gibi gevrek gevrek gülmeyeyim!?


Şeytan Diyor ki: “N'aber Numanım?”


Evet.. Her zamanki gibi, 'toplu taşıma talihsizlik perim' yine bulmuş buluşturmuş ve biri bebek iki küçük çocuklu bir aileyi yanıma oturtmuştu..
Bebek vaziyetinde olanı, arabasının içinden gözlerini yüzüme dikmiş, ısrarlı bakışlarını neredeyse özüme yönelik bir tacize dönüştürmüştü.. Belli ki benden ilgi bekliyor, bi takım komik yüz ifadeleri takınarak kendisini güldürüp oyalamamı, böylece de yolculuğunu neşe içinde geçirmeyi planlıyordu..

Tüm ısrarlarına karşın benden yüz bulamayan veledin elinde tek bir silah kalmıştı: Ağlamak..
Ağlayan bir bebeği susturmayı belli ki iyi bilen anne, çocuk arabasını ileri geri hareket ettirerek çocuğu yatıştırmıştı ama her ileri harekette dizimden darbe aldığımdan, yine olan bana oluyordu..

Bebekcan'ın -işkence misali- zırıltısı ve arabasının darbeleri neyse de; babasının marifetiyle, tepe nahiyemde durmadan sağa-sola kıpraşırken arada okkalı tekmelerine de maruz kaldığım, gelişimi bebek-çocuk arasında bi yerlerde kalakalmış şu lanet olası 'mahluk' yok mu!?

Şeytan diyor ki (Ben demiyorum, Şeytan diyor!): “Ey Numan kulum! Seni bir anda Hulk misali bir mahluka dönüştürsem ve sen de, yanında umursamazca kule oluşturan bu ikiliyi, alttaki baba olacak herifin müsait bi yerinden orta parmağını geçirerek havaya kaldırsan; bir baba ve onun sırtında bağırarak tepişen bir oğuldan mürekkep bu uğursuz kuleyi bi güzel denize göndersen.. Ne dersin ha! İster misin?”




Gerçekten de Şeytan efendi, o an bana böyle bi şahane teklifle gelseydi eğer, şu aziz ruhumu -satmasam da- kesinlikle kiraya verir, depozit felan da istemezdim!
Ayrıca kontrata, "Abarey! Aslan kocama, enik yavrıma ne yaptııın!" diyerek, yanımda zırlayıp duran anneyi de ekleyerek, şu mutlu aileyi Boğaziçi'nde yeniden oluşturmak da isterdim ama -her ne kadar davamda haklı da olsam- maalesef, aşırı hassaslık ve naiflikle malul duygusal yapıma aykırı düşeceğinden, o kadar da ileriye gitmem pek mümkün olamazdı sanırım..


Numanlı İstanbul Hatırası


Ben o vaziyette, yani Şeytan'a falan uyamamış halde (Nerde o günler!) 'nükleer' olma ihtimali büyük, bir çekirdek ailenin terörizmiyle köşeye sıkışmış ama sözde boğaz manzarası seyredermiş gibi yapmaya çalışırken, tam da karşımdaki sıranın arkasında küme oluşturan bir Japon turist grubu peyda olmaz mı?




Muhteşem Boğaz ve İstanbul manzarasını görür görmez adeta deliye dönerek kendilerini kaybeden ve hemen akabinde sağa-sola seyirterek çatur çutur fotograf çekmeye başlayan bu güruhu durdurabilecek herhangi bir gücü ben düşünemiyorum..
Yine de ben diyorum ki keşke böyle bir yiğit çıksaydı da, şu Japonya'dan ithal, 'vapur kıçı artistleri'ne bi dur diyebilseydi, inanın pek makbule geçerdi sevgili dostlar..
Neden mi? Anlatacağım..

Vapurun sıkıştığım o köşesi de ne köşeymiş be kardeşim!
Tesadüfen tabii- meğer İstanbul'un en görülesi ve tabii ki en fotosu çekilesi manzarasının adeta tam da ortasına konuşlanmamış mıyım?
Düşünsenize, alttan, bir bebek ile arabasının markajında, üstten de hoplaya zıplaya, bağıra çağıra tepende dans eden ikilinin baskısında yolculuk yaparken; şimdi de karşıma idam mangası gibi yerleşmiş kâfi miktar Nippon ahalisi, hiç durmaksızın suretimi jpeg'lemekte..




Bir an evvel yıkılası o kule de kadraja girdi mi? Bilemiyorum ama.. Yemin ederim ki o grubun çektiği binlerce fotograf karesinin içinde, yani o süre boyunca çekilen her İstanbul manzarasının bir köşesinden -konu mankeni misali- bakmakta olan 'meymenetsiz' suratım kesinlikle yerini almıştır..
Memleketlerine döndüklerinde, kendilerine pis pis bakan bir adamı -ekstradan- ihtiva eden bu manzaralarla karşılaşacak diğer Japon dostlarımızın Türkiye'ye turistik seyahat yapmayı bir kez daha, hem de oldukça derinliğine düşüneceklerine adım gibi eminim..


Flaşbek'e Girdim de Çıkamadım Aney


Büyük ihtimal sizin de şimdi aklınıza geldiği gibi benim de aklıma geldi tabii o cehennemden kaçıp kurtulmak.. Ama ne mümkün?
Bilmem size de olur mu -daha doğrusu- benzeri bir müzmin dertten siz de muzdarip misiniz?
'Her zaman' demek daha doğru olabilir ama özüme karşı o kadar da acımasız olmayayım diyorum dostlar.. Ki bazen kendimi, mevcut durumuma veya konumuma ya da görüşüme o kadar bağımlı hissederim ki bulunduğum o mevziden kıpırdanmam mümkün olmayacağı gibi, bunun düşünülmesini dahi kabul edemem..

Yani aynen, vapurdaki o berbat durumdan kolaylıkla uzaklaşabileceğim halde, inatla yerimi muhafaza etme ısrarımın tıpkısı olan şu benim 'ölürüm de vazgeçmem' ruh hâlimden bahsediyorum..

Biliyorum ve aha işte buraya da yazıyorum ki bu hâl bir gün beni kesin öldürecek.. Haberiniz olsun..




Not: Hesapta, bu yazıyla birlikte şu son müze ziyaretlerimin hikayesini tamamlayacaktım.. Lakin, görüldüğü üzre evdeki hesap bu kez vapurda şaştı ve ben bir hamlede girdiğim flaşbek'in içinden -öldür allah- çıkamadım.. Böylece -gerçek zaman itibarıyla- geçen yazıdan da geriye düşmek suretiyle -kendi çapımda bir ilk daha yaşayarak ve size de yaşatarak- Mozaik Müzesi'nin kapısına dahi gelemedim.. Neyse, kısmetse bi daha ki yazıya bitiririm artık..

Teklifsizce öpüyorum hepinizi..


Hiç yorum yok: