20.11.2010

Unstoppable : İşinden Olmak İstemiyorsan Kahraman Olmalısın


Dakikalar geçtikçe zirveye çıkan heyecan dalgasına seyirciyi de katarak, yapımın ya tamamını ya da büyük bir bölümünü sürükleyip götüren 'potansiyel felaket' unsurları, aksiyon/gerilim filmlerinin olmazsa olmazıdır..

Bu minvalde kotarılmış filmlerin hemen hemen hepsine, bu haftaki filmimiz olan Unstoppable misali, malum bir ana şablon uygulana gelmiştir.. Raylı sistemde ilerleyen ve bunun dışına çıkmaya yeltendiğinde ise devrilmesi mukadder olan bir tren gibi görülebilecek bu tür yapımlarla, kuşkusuz ki bundan sonra da aynı 'garantili' yolda, nice yolculuklar yapılmaya devam edilecektir..

Bu cümleden olarak, ol meşrepe haiz sürüyle filmde: Değil durmak, hızını düşürse bile patlamaya ayarlı bombaya bağlı otobüsler mi; freni tutmayan, hatta sürücüsü olmayan, serseri mayın misali çarpacak yer arayan vasıtalar mı görmedik? Yoksa, stratejik bir yere konulmuş ya da her cinsten makinalara bağlanmış saatli-saatsiz bombalarla mı; pilotsuz kalmış uçaklar, dünyamıza çarpmak üzere, üzerimize üzerimize gelen meteorlarla, tanımlanamayan uzay cisimleriyle mi tanışmadık? Hepsini gördük, her biriyle de tanıştık çok şükür!

Unstoppable'ı izlerken bütün bu konu özellikleri taşıyan filmler bir bir aklımıza hücum ederken; lokomotiflerin 'tehlike kokan' demir yığını hallerini, zaman zaman ürkütücü bi şekilde perdeye yansıtmasıyla da özüme, belasını arama yolunda durmayan, durdurulamayan bir yakıt tankerinin baş rolde olduğu, Steven Spielberg'in Duel'ini bile hatırlattı ki pes yani!.




Kaderleri Aynı Trende Kesişen İki Demiryolcu


Sevgili karısını genç yaşta kanser belasına kaptırmış Frank Barnes (Denzel Washington), hafiften erotik temalı bir restoranda çalışmayı seçmiş, güzel ve başına buyruk iki kızıyla uğraşan, emekliliğine pek de bi şey kalmamış bir tren makinistidir..

Frank'ın o sabahki mesaisine -ilk defa- eşlik edecek Will Gordon (Chris Pine) ise, incir çekirdeğini dahi doldurmayacak bir nedenle eşinden ayrı yaşayan; dolayısıyla da anneyle yaşayan biricik çocuğuna hasret kalmış genç ve de yakışıklı bir kondüktördür..




Bu iki eleman arasındaki en önemli fark: Frank, zamanımızın malum şirket şirretliklerinden -pardon- politikalarından biri olarak uydurulmuş bir bahaneyle işinden atılma tehlikesi yaşayan bir emekçiyken; Will, böylesine kitabına uydurularak kovulmuş yaşlı çalışanlar yerine işe alınan -içerden de torpil takviyeli- bir genç adamdır..



Mesainin ilk başlarında -bu farkın da önemli etkisiyle- ikili arasında baş gösteren çatışmalar, ilerleyen dakikalarda tam bir ekip çalışmasına dönüşecektir.. Bunun sebebi, ikiliyi de doğrudan tehdit eden büyük bir tehlikenin, üzerlerine doğru hızla gelmekte oluşudur.. Bu tehlike, teknisyen hatası sonucunda makinistsiz kalarak kontrolden çıkmış -işin daha da kötüsü- ters yönde ve son sürat yol almakta olan bir trendir..
Bu da yetmezmiş gibi, son derece zehirli ve patlayıcı tonlarca kimyasal madde yüklü olan bu devasa demir yığını, her geçen dakika, kalabalık yerleşim noktalarına daha da yaklaşmaktadır..



Kaderleri aynı trende kesişen bu iki demiryolcunun ilk yapacakları şey, kendilerinin de içinde bulundukları treni, hızla yaklaşmakta olan bu büyük tehlikeden kaçırmak; daha sonra da sevgili memleketlerinin mutena bir bölgesini ateşe ve ölüme gark edecek şol devasa canavarı -mümkünse tabii- durdurmaktır..

Kahramanlarımıza tam da burada, "Kolay gelsin." dileklerimizi iletirken, ilaveten kendilerine: "Hey adamım! Bilirsiniz, prodüksiyon masrafı epey şişkin bir filmde başrol oynamak öyle kolay değildir. Birazcık terleyeceksiniz artık." biçiminde takılmayı da ihmal etmiyoruz..




Tiren Öpsün Seni Zeki Müren


En son geçen yıl, bir metroda yaşanan -yine aksiyonu bol- bir rehin olayını anlatan The Taking of Pelham 1 2 3 filmiyle karşımıza gelmiş olan deneyimli yönetmen Tony Scott, bu yeni filmiyle yer altındaki treni, yer üstüne çıkarmak suretiyle, iyi bildiği ve -Allah'ı var- gayet de iyi başardığı zanaatını yine konuşturuyor..

Has elemanı Denzel Washington'u yine başrolde oynatan Scott, gerçekten yaşandığı iddia edilen bir olaydan esinlenerek ve türünün -neredeyse- tüm klişelerini, en iyi ve de verimli bi şekilde kullanarak Unstoppable'ı kotarmış..



Yine türünün belirgin bir özelliği olarak- finalinin daha sinemaya gitmeden belli olduğu bir hikayeyi, seyircisine, böylesine gerilim ve heyecanla izletebilmek, elbette ki başarıdır; lakin, şimdi bana dönüp de:"Peki Numancığım, bu filmden nasıl bir sanatsal haz aldın acaba, öğrenebilir miyim?" derseniz eğer, benden de: "Koskoca bir hiç be annem!" yanıtını almanız pek de sürpriz olmasa gerek..

Hâl böyleyken, söylene söylene sıradanlaştığını hissettiğim, şu 'vahşi' sıfatının bile yetersiz kaldığı, rahatlıkla 'iğrenç' denebilecek türde bir kapitalist anlayışın varlığına yönelik eleştirel bakış (Her ne kadar güçlü bir vurgulama içermeden yapılıyor da olsa.), doğrusu bana, böylesi bir filmden pek de beklenmeyecek cevvallikte geldi ki, bunu da filmin hanesine olumlu bir not olarak eklediğimi belirtmek istiyorum..



Hâl -yine- böyleyken, kendisi hakkında öteden beri: "Tiren.. Öpsün seni Binali Yıldırım!" gibisinden 'uyaksız' espriler yapılan sayın Ulaştırma Bakanı, tam da bu yazıma başlarken açıkladı ki, hazırlanmakta olan bir yasayla birlikte bizde de 'özel demiryolu şirketleri dönemi' başlayacakmış.. Ezeli ağbimiz ABD'nin -hem de bir Hollywood filminde- kıyasıya eleştirilen, 'insanı değil de parayı merkeze alan' bu başıbozuk sisteminin -nihayet- demiryolu ulaşımımızda da uygulanacağını öğrenmek, eminim ki sizleri de benim gibi ‘sevinç’ göz yaşlarına boğmuş olmalı..



Yönetmen: Tony Scott
Senaryo: Mark Bomback
Oyuncular: Denzel Washington, Chris Pine, Rosario Dawson, Ethan Suplee, Elizabeth Mathis, Kevin Dunn
Yapım: 2010, ABD


(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: