15.02.2011

Cafer Penahi ve Filmlerine Dair


'Yeni İran Sineması' ya da başka bi deyişle, 'İran Yeni Dalgası'nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Cafer Penahi'nin daha önce iki filmini gördüğümü hatırlıyorum.. (Sanırım festivaller de izlemiş olmalıyım) 
Lâkin İstanbul Modern'in, yönetmenin filmlerini göstereceği haberini almamla beraber, bu eksikliğimi tamamen gidermeye karar vermiştim bile..

İkisini geçtiğimiz perşembe günü müzede, diğerlerini de DVD'de falan izleyerek, yönetmenin, sayıları zaten beş adet olan uzun metrajlarının üzerinden bi güzel geçmiş oldum..

Bir Yönetmeni Susturmak

Gâvurca yazılışıyla adı Jafar Panahi de olan yönetmene -İstanbul Modern'inki de dahil- bugünlerde gösterilen büyük ilginin nedenini sizler de biliyor olmalısınız.. 
Mâlum, altı yıl hapis ve yirmi yıl film yönetmeme ve de yapımcılık yapmama cezası verildi kendisine.. 
Bir yönetmene, bir sanatçıya verilebilecek en ağır cezayı, pek de güzel bulup uygulamış şu bizim hem dinci, hem de devrimci kardeşlerimiz, valla bravo!




Suçunun ne olduğunu söylememe gerek var mı peki?
İran İslam Cumhuriyeti'nin şanlı namus bekçileri olan 'Besiçler' tarafından, sokaklarda öldürülmüş insanların anısına düzenlenen bir törene katıldığı için, 2009'da ilk kez tutuklanmış, sonra da serbest bırakılmıştı..
Bir kaç ay sonra tekrar tutuklandığından beri ise hâlâ içerde Cafer Penahi..
Son tutuklama nedeninin 'belirsiz' olduğu gelen haberler arasında ama, 2000 yılı tarihli Daire'den, 2006'da yaptığı son filmi Ofsayt'a kadarki yapıtlarına baktığımızda, bu 'cesur yürekli' yönetmenin, mevcut rejimi huzursuz etmiş olacağı gayet net anlaşılıyor.. 
Aynı şekilde, ilk filmlerinde -sansür gereği- bırakın cinselliği, kadınla erkeği yanyana bile gösteremeyen Penahi'nin, sadece çocukları merkeze almasının sebeb-i hikmeti de bu olmalı..
"Rejim rejim diyorsun da neymiş ki bu rejim?" diyenlere -fazla uzaklara gitmeden- en kestirmeden tavsiyem, 2007 yılı yapımı Persepolis'i izlemeleri.. 
Ve Cafer Penahi ve nicelerinin hayatını karartan 'teokratik süreci' daha en başından itibaren 'ibretle' gözlemlemeleri..




Usta yönetmen Cafer Penahi'nin filmlerine kısa kısa değinmeye başlamadan, kendisine öncelikle, "Allah kurtarsın!" diyor; onu içeri tıkanlara da, "Allah sizi de bildiği gibi yapsın inşallah!" bedduasını yolluyorum..


Badkonake Sefid / The White Balloon / Beyaz Balon (1995)

İran Sineması'nın büyük üstadı Abbas Kiyarüstemi'nin yanında asistanlık yaptığı da bilinen Penahi'nin Cannes’dan ödülle dönen filmi Beyaz Balon'un senaryosu da Kiyarüstemi'ye ait..
Film, yedi yaşındaki Raziye (Ayda Muhammed Hani)’nin, annesinden yılbaşı hediyesi olarak istediği Japon balığına ulaşma hikâyesini anlatır..
Aslında evlerinin bahçesindeki havuzda sürüsü bulunan balıkları beğenmeyen küçük kızın, çarşıdaki akvaryumcuda görüp de adeta aşık olduğu süs balığını almak için annesi üzerinde aralıksız olarak sürdürdüğü ısrarlar, yılın bu son gününde sonuç vermiş ve parayı kaptığı gibi de soluğu sokakta almıştır..
Hedefine giderken, çoğu çocuk gibi merak duygusu had safhada boy gösteren Raziye için, şehrin sokaklarında ilgisini çekecek o kadar çok şey vardır ki.. 
En sonunda, balığını koyacağı kavanoz elinde, kavanoz içinde de parasıyla dükkana vardığında, o paranın yerinde artık yeller estiğini görecektir..




Cafer Penahi'nin sinemasını -genel olarak- kurgusunu oluştururken -olmazsa olmaz- gerçekçiliğini 'belgeselvari' anlatmaya özen gösteren, minimalist bir üslup şeklinde tarif edebiliriz.. 
Cannes’dan Altın Kamera ödüllü bu ilk filminin 'gerçek zamanlı' ilerlemesi, Penahi'nin sözünü ettiğim üslubuna gayet yardımcı oluyor.. 
Daha sonraki bütün filmlerinde de göreceğimiz gibi, insanların ya da adeta 'oynamayan' oyuncuların arasında, sanki görünmez bir şekilde dolaşan kamera ve bu 'aktüel kamera'ya yansıyan bilumum sesler ile doğal ışık kullanımı da aynı etkiyi güçlendiriyor zaten..

Sürekli oraya buraya koşturan, her türlü insanla bi şekilde temas eden küçük kızımızın -belli ki bir koşullanmanın sonucu olarak- her an başına kötü bir şey gelecekmiş tedirginliği yaşatan film, aslında böyle bir şeyin imasını bile yapmıyor.. 
Her ne kadar umutsuz gelişmeler olsa da -son tahlilde- basit ve naif hikayesini tatlıya bağlıyor.. 
Sadece, yılbaşını kutlamak için herkes evlerine falan gittiklerinde, ucunda tek bir beyaz balon kalmış sopa elinde, caddede tek başına kalakalan, balon satıcısı Afgan çocuğun, belirsiz durumu dışında..

Bu arada Beyaz Balon'un, Cafer Penahi'nin en 'iyimser' ve tek 'siyasetsiz' filmi olduğunu da ekleyeyim..



Ayneh / The Mirror / Ayna (1997)

İslam Devrimi'nin şartları mucibince başı beyaz bir örtüyle bağlı, bir kolu alçıda diğer omzunda da sırt çantası asılı ilkokul öğrencisi kızımız okuldan çıkmış, her zamanki gibi eve dönmek üzre annesini beklemektedir.. 
Bir süre sonra, okulun önünde kendisinden başka kimse kalmamış, annesi de gelmemiştir.. 
Evinin adresini bilmemesi, ona yardımcı olmak isteyenlerin elini kolunu bağlasa da bu onun için pek de önemli değildir.. 
Doğuştan cevval ve çok bilmiş bu minik kızı yolundan alıkoyabilecek bir engel, daha icat edilmemiştir bile.. Evlerinin yakınındaki -çok iyi hatırladığı- o çeşmeli meydanı bir bulabilse, her şey öyle kolay olacaktır ki!
Gelgelelim, trafiği arapsaçından karışık Tahran, koca bir şehir, kendisi ise minnacık bir kızdır.. 
Evine götürmeyi umduğu yanlış otobüslere biner, yanlış duraklarda iner.. 
Bi ara otobüs sürücülerinin de yardımıyla evininin yolunu tam bulabilecekken, öylesine beklenmedik bir gelişme olur ki hem o evin bir anlamı kalmaz, hem de filmin bizzat kendisi, yörüngesinden çıkmış bir gezegene döner..
Filmi görmemişler ve görme ihtimali olanlar için, hikayesini ortadan ikiye bölen, seyirciyi de hayrete düşüren bu gelişmenin ne olduğunu söylememeyi yeğliyorum.. Bilmeden izlemenin, bu 'sanatsal şokun' etkisini arttıracağını düşünüyorum da ondan..




Cafer Penahi, kamerasını bir kez daha, yine küçük bir kızın peşi sıra Tahran cadde ve sokaklarında, kâh yayan, kâh otobüsle ya da taksiyle dolaştırıp duruyor.. 
Daha çok, küçük yıldız, Mina Muhammed Hani'nin göz hizasından, İran’ın sosyo-kültürel yaşantısını mükemmel bi şekilde yansıtan Ayna -bana göre- Penahi'nin en iyi filmi.. 
Hatta deneyselliğini de göz önüne alarak söyleyecek olursam, hiç kuşkusuz ki bir başyapıt..



Dayereh / The Circle / Daire (2000)

Daire'nin öyküsü, ülke olarak bizim de hiç yabancı olmadığımız bir soruna odaklanarak, bir kadın-doğum kliniğinin kapısında başlıyor; kendi meşrebince çizdiği çemberi tamamlayarak, bir tutukevinin -tamamen aynı biçimdeki- kapısında nihayete eriyor..
Bu sorun, illâki erkek evlât bekleyen baba ve onun ailesini, kız çocuk doğurmak suretiyle 'hayal kırıklığına' uğratmış kadınların düştüğü, bir hayli zor durumdur.. 
Bulunduğumuz yerden bakınca pek entipüften görünen, lâkin muhatabı kadınları oldukça zorlayan bu durum -dünya üzerindeki çoğu kadın gibi- 'çağdaş' İran kadınlarını da bekleyen sorunlardan sadece biridir..
Daha sonra, özellikle mapustan yeni çıkmış sabıkalı kadınları da içine alan Daire, küçük kızların peşinde dolaşan ilk iki filmden sonra, Cafer Penahi'nin kamerasını direkt kadınlara yönelttiği ilk film.. 
İkincisini de -şimdilik son filmi olan- Ofsayt'la göreceğiz.. (Bu arada bazı kadınların neden hapse düşüp sabıkalı duruma düştüklerini, o filmdeki, bir futbol maçına gitme edebsizliğinde bulunan genç kızların tutuklanmasıyla da anlayacağız)




Venedik’te Altın Aslan kazanan bu film, Penahi filmografisindeki, Ayneh ile ufak ufak başlayan, daha sonraları ise iyice coşacak olan (Tabii mümkün olabildiği kadar derinlik ve dozajda) siyasallaşma eğiliminin hız kazandığına iyi bir örnek.. 
 Ayrıca -bana sorarsanız eğer- politikleştikçe filmlerinin 'sanatsal' tarafında aşınma müşahede ettiğim yönetmenin, Daire ile -her şeye rağmen- kariyerinin zirvesine ulaştığını, Ofsayt'la da, daha sonra bir düşüş yaşadığını vurgulamak isterim..



Talaye Sorkh / Crimson Gold / Kanlı Altın (2003)

Abbas Kiyarüstemi'nin senaryosunu yazdığı Kanlı Altın, statik bir kamerayla, tek plan olarak çekilmiş -her anlamda başarısızlıkla sonuçlanan- bir kuyumcu dükkânı soygunuyla başlıyor..
Bilahare, olayın hemen bir kaç gün öncesine dönen film, finalinde de yine aynı yer ve zamana geri dönecektir..
Cafer Penahi, ilk ve son kez nisa taifesininin peşini bırakarak, kahramanlarını genellikle erkeklerden oluşturduğu bu filminde, İran toplumunda mevcut, alt ve üst sınıflar arasındaki derin sosyal uçurumu -çarpıcı bi şekilde- hem, bir motorlu pizza dağıtıcısı olan Hüseyin'in, hem de biz seyircilerin gözü önüne seriyor..




Yönetmenin, sosyal içerik dozajı en yüksek seviyedeki bu filmi, tüm toplumlar gibi bizi de doğrudan ilgilendiren bazı acı gerçeklere vurgu yaparken -özel olarak da- İslâmcı damgalı bir teokrasinin, azgın kapitalizmle olan -miğde bulandırıcı- flörtünü de 'kabak gibi' ortaya koymakta.. 
Bu arada, bu sosyal uçurumun -bir yerde- bekçiliğini yapan ordu ve polisin, görevini icra ederken, halka yönelik, onları ezmeye meyilli hâli de bayağı bi ibretlik doğrusu..
Daire'de de biraz öyleydi ama Kanlı Altın'da yönetmen, kendine has 'belgeselci' tavrından ilk kez böylesine uzaklaşarak, daha batılı ya da Avrupai diyebileceğim bir tarza yaklaşmış..



Offside / Ofsayt (2006)

İran'da kadınların stadyuma girerek erkeklerle birlikte maç seyretmesinin yasak olduğunu söylemem, size ne kadar sürpriz gelecek bilmiyorum ama durum elbette aynen budur.. 
Milli takımlarının 2006 Dünya Kupası'na kalmasının belli olacağı son maçı statta izlemek isteyen 'futbol aşığı' kadınların aklına gelen tek çare, stadyuma erkek kılığında girmektir..
Kızının, bu maçı izlemek üzre stada gittiğini öğrenen bir babanın, maça giden taraftarlarla dolu otobüslerde onu aramasıyla film başlar.. 
O otobüslerden birinin koltuğunda oturan, yüzüne taraftar boyası sürmüş bir genç kız, başını iyice gizleyen bir şapkayla stada kadar varmıştır.. 
Onun cinsiyetini anlayan ve bunu sömüren bir karaborsacıdan fazlasıyla fâhiş bir fiyata bilet edinebilen kız, ön polis kontrolünden bi şekilde kaçarsa da, tam stada girerken askerlere yakalanır.. 
Tribünlerin hemen gerisinde bir yerde tutulan, kendi gibi yakalanarak tutuklanmış diğer kızların arasında o da yerini almıştır artık..




Cafer Penahi, bir filmlik aradan sonra, mevcut rejimin ezmekten adeta zevk aldığı İran kadınlarının arasına ve sorunlarına yeniden dönüş yapıyor.. 
Ve biraz uzaklaştığı 'belgesel bakış' açısını da yeniden devreye sokuyor.. 
Öte yandan Ofsayt için, yönetmenin, komedi unsurlarını böylesine ağırlıklı olarak kullandığı tek filmi de diyebiliriz..
Film, kızlar kadar, ülkenin her yerinden gelerek bir araya toplanmış erlerin dünyalarına da yaklaşmaya çalışıyor.. 
Onlar üzerinden, büyük ve küçük şehirlerde yaşayanlar arasındaki anlayış farklarına değinmesi; köylerinden kopup gelmiş askerlerin, maç seyretmek için her türlü riski göze alan, şu 'acayip' Tahran kızlarının hallerine şaşmaları gibi ayrıntılar da enteresan tabii..
Daire'ye nazaran, kadın meselesine daha yumuşak ve eğlenceli bir üslupla bakan Ofsayt -bana göre-bu beş filmlik Penahi filmografisinin en zayıf halkası..


(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok: