13.02.2011

Sanctum :: Modern Mağara Adamları



Filmin ana mevzusu, dağcılık sporunun yanı sıra dalgıçlığın da içinde yer aldığı mağaracılıktır.. 
Yalnız bu mağaraların, bildiklerimize (En azından benim bildiklerime) pek benzediği söylenemez.. 
Bunlar öylesine devasa genişlikte çukurlardır ki içine havadan paraşütle indirme yapılabildiği gibi; böylesine derin çukurun içine inen bir kişi daha sonra herkese, yerin yedi kat dibini gördüğünü söylese bile hiç de yalan konuşmuş sayılmaz..

Güney Pasifik'teki Papua Yeni Gine'nin balta girmemiş ormanlık bölgesindeki Esa-ala Mağaraları, işte aynen böyle bir yerdir.. 
Bu dünyanın en büyük mağarasına girmek ayrı bi dert, girdikten sonra da gezmek, sonra da oradan çıkabilmek başka bi derttir..

Şu fâni dünyada, bankada ve cebinde biriken fazla paradan rahatsız olarak, "Acaba ne gibi acayip işler yaparım da şu fazlalıklardan tez zamanda kurtulurum?" şeklinde düşünenlerin varlığından haberdar olmalısınız..

İşte böylesine mutlu azınlığın bir temsilcisi olan Carl Hurley (Ioan Gruffudd)'nin finanse ettiği, usta mağaracı Frank McGuire (Richard Roxburgh)'in öncülüğündeki bir ekip, bu inanılmaz büyüklükteki mağarada çoktan çalışmalara başlamıştır bile..




Oldukça kalabalık olan ekipteki elemanlardan -önem arz eden- diğer iki kişiyse şunlardır: Evi de dünyası da mağara olan Frank McGuire'ın, 17 yaşındaki oğlu Josh (Rhys Wakefield) ve para babası Carl Hurley'nin sevgilisi, Victoria (Alice Parkinson)..

Henüz keşfi tamamlanmamış bu mağarayla uğraşmanın ilk sebebi -gayet belli ki- macera duygusunu doyasıya yaşamaktır..
Girişi ormanın derinliklerinde başlayan bu doğal oluşumun, milyonlarca yıl boyunca içinde biriken yağmur sularıyla açılmış binbir kanalın -büyük ihtimal- okyanusla buluştuğu çıkışını arayıp bulmak da, bu zorlu uğraşın kâşiflik tarafını tatmine yöneliktir..




Ekibin beklediği ve korktuğu en önemli doğa olayı, bölgeye has müthiş bir fırtınayla gelecek yağışların, mağaradan içeri seller halinde doluşmasıdır ki, bu olay hiç de beklenmedik bir anda ve de şiddette meydana gelir..
Kahramanlarımız gafil avlanmıştır.. Yapılacak şey aslında gayet nettir.. Geçit vermez hâle gelen bu 'görkemli tuzak'tan bi şekilde çıkıp kurtulmanın yolu bulunmalıdır..
Bulunmalıdır da, bunun kolay olacağını kim söylemiş peki?

Ey Mağara Ya Seni Yeneceğim Ya Da Mezarım Olacaksın

Şu sıralar devamlı, gerçek olayları anlatan ya da onlardan alabildiğine esinlenilmiş filmleri peşpeşe izler olduk..
Bunun arkasında, sıfırdan hikaye yaratan beyinlerde görülen tembellik kadar, hazır olayı buldum, onu biraz da ben süsler, mis gibi senaryomu yazarım, kolaycılığı da yatıyor olabilir..




Sanctum, hikayesinin gerçeklere dayanmasının yanı sıra, doğa sporlarlarıyla ilgili olmasıyla da, yakında gösterime girecek 127 Hours ile baya benzerlikler kurulabilecek bir film.. Öyle ki finali için 'tıpkısının aynısı' dahi denebilir..

Hayati tehlike yaratacak denli olumsuz doğa şartlarıyla mücadele temasını eksen alan film, böylesine ağır şartlarda iyice ayyuka çıkan, bencillik ve diğerkamlık ikilemine sürekli vurgu yapmayı ihmâl etmeyerek, kendinden önceki 'klasiklerin' izini sürüyor..




Hayatta kalabilme mücadelesine mutlaka eşlik etmesi gerektiğinin altı çizilen 'işbirliği' yüceltilirken; tam tersi cephedeki, neye mâl olacağına hiç dikkat etmeden girişilen 'paçayı kurtarma' operasyonlarına ise tavır alıyor..
Babalıkla hiçbir zaman alâkası olmamış Frank'ın, bu nedenle kendisinden nefret eden oğlu Josh'la birbirlerini tanımaya başlamalarını ve yakınlaşmalarını film, yine bu ölüm-kalım mücadelesi içersinde konuşlandırıyor..

Öte yandan, başlıca karakter tanıtımları, böylesine bir aksiyon-macera filminden pek de beklenmeyecek yeterlilikteydi..
Ortalama oyunculuklar ve mükemmel manzaralar eşliğinde gerçekleştirilen başarılı aksiyon sahneleriyle dolu Sanctum'u, heyecan tansiyonu pek düşmeden, sürekli bir ilgi ve merakla izlediğimi söyleyebilirim..






Yönetmen: Alister Grierson
Senaryo: John Garvin, Andrew Wight
Oyuncular: Ioan Gruffudd, Richard Roxburgh, Alice Parkinson, Rhys Wakefield, Dan Wyllie
Yapım: 2010, ABD / Avustralya, 109 dk.



(İşbu yazının bir kısmı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


2 yorum:

Hayal Kahvem dedi ki...

Selam Numan,
Ne oldu biliyor musunuz? Nasıl olduysa ben bu filmin yönetmeni James Cameron diye okumuşum.. Belki filmle ilgili yazılarda James Cameron adını gördüm ya yazıları okumadım da yönetmen odur zannetim.. Bilmiyorum.. Neyse, filmi seyrederken James Cameron'un yönetmen değil de yapımcı olduğunu görünce ilk hayal kırıklığımı yaşadım, somurtarak oturdum..

James Cameron'un sulu filmlerine bayılırım.. Misal Titanik.. Bence James Cameron da benim gibi suyu, denizi seven biri.. Bakın ben Sanctum’un yönetmeni James Cameron sanıyorum:) Bu filmde su var, su altında yüzüyorlar ya beğenerek izledim. O değil de, filmde neler olacağı çok belli değil miydi? Ne bileyim? Ne tahmin ettiysem gerçekleşti:)

Son bir şey söylemeliyim.. Böyle macera filmlerinde illa kadınları
bela olarak göstermiyorlar mı çok sinir oluyorum.. "Üşürsün.. Giy şu ölü kadının üzerindeki sualtı elbisesini" diyorlar sözgelimi.. Kadın da mağarada değil de Şanzalize Cadesinde sankiionsycha.. Giymiyor.. Nedir yani? Niye giymesin? Kesinlikle giyerdi... Senaryoyu yazan erkek olmayaydı tabii.. Gerçek hayattan uyarlanmış bu film güya.. İnanılacak gibi değil.. Olmuşsa da şöyle olmuştur.. Kadınlardan biri ölümüştür.. Giysisini giymeyi bir erkeğe teklif etmişlerdir. Erkek kadın giysisi giymem demiştir.. Tabii böyle gösterirler mi? Aynı olayın kadın versiyorunu çevirmişlerdir.. PES! Böyle bir şeye gözümle görmeden asla inanamam.. Sonra koca koca adamların geçtiği delhizlerden incecik kadın mı geçemeyecek.. İlla seyirciye "bu kadınlar her yerde başımıza bela oluyorlar" dedittirilecek.. Gene PES!

Size bir şey söyleyeyim mi? Bunlara sinir olduğumu farketmemiştim.. Şimdi buraya yazarken fark ettim:) Neyse ben yorumumu burada keseyim..

Boğaçhan dedi ki...

gerçekten güzel bi film di derler ya hani nefesini tutarak izlersin biraz öyle oldu :)