10.03.2011

The Next Three Days :: İdeal Koca John'ın Fevkalade Serüvenleri



Siz, benim dünyaca meşhur kibarlığımdan faydalanarak başlığa yerleşmiş, 'ideal' sıfatına aldırmayarak, adı geçen kocaya -hem de şeddeli tarafından- ağız dolusu bir 'Sallak' yaftasını yapıştırırsanız eğer, inanın en doğru hareketi yapmış olursunuz..
"Ne? N'oluyoruz lan!" şaşkınlığına düşmeden beni bi dinlerseniz, bu salaklığın kanıtlarını bir bir sıraladığımı bilahare göreceksiniz..

Bu arada, "Bunca Oscar'lık filmin gösterimde olduğu bir haftada, yazacak bunu mu buldun?" deyu soracakları da bi güzel aydınlatıp, filmimize öyle geçelim derim ben..
Hemen fark ettiğiniz üzre, didiklemekten zevk alacağım bir malzemeyi hazır ele geçirmişken bu filmi irdelememek, doğrusu israf olurdu ki bu biir.. 
İkinci sebep olarak da, kendisini sinemaya bi şekilde bulaşmış hisseden -bize cam silmenin en ideal malzemesini sundukları için ayrıca teşekkür borçlu olduğumuz- bilcümle gazete ve dergi yazarlarının yanı sıra, bütün blog ve de site elemanlarının -örneğin- Siyah Kuğu hakkında illâki yazmadan duramayacakları öngörümü gösterebilirim. (Ki ben daha şimdiden, siyah ve beyaz kuğu üzerine kesilen bunca ahkâmdan, fenalık geçirmek üzereyim!)

Böyle davranmamın ardında, 'Bâri kendim bundan uzak durayım da şu kalabalığı arttırmayayım' inceliği yatıyordu elbet ama, 'Bir fark yaratayım da, şu tekdüze güruhun arasında bir yıldız gibi parlayayım' mealindeki, 'saftirik hinlik' girişimimi de inkâr edecek değilim..




Aşk Dediğin Sudur İç İç Kudur

Orta yaşlı bir edebiyat öğretmeni olan John Brennan (Russell Crowe)’ın yaşantısı, okulla evi arasındaki güzergâhtan sağa sola hiç sapmadan, kendi küçük dünyasında mutlu bi şekilde sürüp gitmektedir.. 
John'ın, gençliği ve güzelliğiyle hemen göze çarpan sevgili karısı Lara (Elizabeth Banks) ile aşklarının meyvesi minik oğullarından ibaret ailesinin bu mutluluğu, bir gün cinayet büro elemanlarının evlerine yaptığı baskınla ve de karısının tutuklanmasıyla sona erer..




Polisin iddiasına göre Lara, bir oto parkta ölü bulunan patronunun katilidir.. 
Lara'nın, yine bir kadın olan patronuyla arasında aynı gün vuku bulan sert tartışma, cinayet aleti olan yangın söndürücüdeki parmak izi ve en önemlisi, ceketinde tespit edilen, maktulün kanıyla oluşmuş leke, 'kötü kaderli' kadının aleyhinde kullanılacak pek mühim delillerdir.. 
Lara'nın kötü kaderli olması, şu bizim meşhur 'kader mahkûmu' kategorisine girdiğinden değil, işlemediği bir suçla içeriye tıkılmasındandır..

Ne yazık ki bu meşum olay, talihsiz tesadüfler sonucunda öylesine gelişmiştir ki ele geçen bütün kanıtlar ve tanıklar, doğrudan genç kadını göstermektedir..
Tutulan avukatların çabaları ve son olarak da temyiz, olumlu bir sonuç vermeyince, gözü 'masum' karısından başkasını görmeyen John'ın elinde tek bir çare kalmıştır; Lara'yı hapisten kaçırmak..

İlk olarak, her türlü hapishaneden istediği zaman kaçabilmiş bir adamla (Liam Neeson) buluşup, ondan taktikler alan 'ideal' kocanın yaptığı plânın özeti, şeker hastası olan karısının bu hastalığını kullanarak, onu hapis dışına yâni hastaneye çıkarmak ve oradan da kaçırarak, ailece yurt dışına kapağı atmaktır.. 




Tabii bunun için elzem olan şey, sahte pasaportların yanı sıra -çok afedersiniz- bok gibi paradır.. Emekli sandığına bağlı bir memur olarak bunlara ulaşmak, olabildiğince yasa dışına çıkmakla -o da belki- mümkün olacağından, bizim kendi halinde öğretmenimiz, tehlikenin dizboyu olduğu kapkaranlık suç dünyasına öyle bi gözü kara dalacaktır ki o dahi kendine şaşacaktır..

Beyaz Kocadan İtinayla Siyah Koca Yapılır

Allah aşkına doğruyu söyleyin.. Şu öğretmenin halleri, aklı başında bir adamın yapacağı türden hareketler mi? Aksini bana hiç anlatmayın ki bir erkek ne kadar aşık olursa olsun ya da aşık olduğu kadın -ne kadar güzel olursa olsun- bu olmayacak işlerin içine kendini atmaz arkadaşım!. 
Gerçi bir kadından, bir erkek için -bunun bin de biri oranında- fedakârlık beklemek, zaten daha da abes, ona hiç girmeyelim..




Hâl böyle olunca, senarist-yönetmen, bencileyin (Naçizane!) bir yazarın, koskoca filmini bir anda bitirecek kudretteki 'salaklık' ithamından -mümkün olduğu kadar- kocayı uzak tutacak argümanları, film boyunca öne çıkarmak için çabalamış durmuş.. Ama ne fayda!
Neymiş efendim, adam -eskiden bi ara gladyatörlük yapmış da olsa- şu anda göt göbek bağlamış, orta yaşın son demlerinde bir kişi, karısı da gencecik bir dünya güzeliymiş de; böyle bir şansı tekrar elde edemeyeceğini anlayan adamın, gözünü karartarak, bir nevi süper kahraman serüvenciye dönüşmesi gayet normalmiş de.. Geçiniz efendim, geçiniz..




Üstelik bir de sanırım adamın aşkının büyüklüğünü göstermek için hikayeye eklenen, bir güzel kadın mevzusu daha var ki, aslında amaçlananın tam tersi bir etki yapabileceği, hiç düşünülmemiş bile.. 

En son, TRON: Legacy'de kendisini izlediğimiz, muhteşem güzellikteki Olivia Wilde, karısı hapisteyken John'a yaklaşmaya çalışacak; gelgelelim, şu fâni dünyada bir benzerine asla rastlanmayacak özellikteki 'Karısına Aşık Adam', bu tek çocuklu şahane dula, göz ucuyla bile bakmayacaktır..

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu 'salak' adamın dünyadaki biricik benzerinin -sadâkat timsali bir koca olarak- bizzat kendim olduğunu adım gibi biliyorum ama bir türlü engelleyemediğim şu tevazum yok mu.. 
Bu gerçeği size açıklamaktan beni alıkoyan işte o oluyor..

Neyse, benim gerçekteki hâlimi bi kenara bırakayım da, elinden geleni yaptığı halde karısını müebbet hapisten kurtaramamış bir 'normal koca' olsaydım eğer, ne yapacağımı söyleyeyim: Her fırsatta yanı başımda biten ve benim "gel" dememi ağzımın içine bakarak bekleyen, üstelik karımdan daha da güzel o âfetle hemen evlerimizi birleştirir, mutlu aile yaşantıma yeniden geri dönerdim.. 
Hapistekine de -ilk görüş gününde- uygun bir dille, minik çocuğumuzun bir anneye ihtiyacı olduğu gibisinden makul bahaneler sıralayarak, durumu açıklardım.. 
Ki bu kararımı tepkiyle karşılarsa eğer, bir daha ziyaret etmeyi bırakacağımı da kendisine üzülerek bildirirdim..

Aslından Daha İyi Bir Kopya

Yazıp yönettiği Crash ile zamanında takdirimi kazanmış olan Paul Haggis'in bu son filmi, aslında 2008 yılı bir Fransız yapımı olan Pour Elle'in yeniden çevrimi..




Haggis'in, 'sıradan' denebilecek özelliğe haiz, bir 'hapisten kız kaçırma' hikâyesine -hem de henüz orijinalinin dumanı tüterken- böylesine sarılıvermesi bana biraz tuhaf geldiyse de adama hesap soracak hâlim de yok tabii..
'Genç ve güzel kadın ile orta yaşlı erkek' ikilisinin aynen korunduğu filmin bazı sahneleri, Pour Elle'in bire bir kopyası gibi olsa da senaryoya yapılan, ekleme ya da çıkarmalardan oluşan ustaca dokunuşlarla film, aslından daha iyi bir kopyaya dönüşmüş.. 
Özellikle, hikâyenin düğüm noktası olan cinayet olayına -ilk filmin aksine- hafif bir kuşku perdesiyle örtülü olarak yaklaşıp, izleyici zihninde gizem yaratmasını da Paul Haggis'in başarı hanesine ekliyorum.. 
Yalnız finaldeki, absürt 'polis romantizmi' için, aynı şeyleri söyleyemiyorum..
Bir üst paragrafta sıraladığım, gerçeklerle hiçbir zaman bağdaşmayacak mantıksal saçmalamalar içeren, bunun yanı sıra, gerçekleşmesi asla mümkün görünmeyen iddialı bir eylemi de yeniden gösterime sokan The Next Three Days -romantizmi abartılı- bir suç dramasının vasat bir örneği olarak, hele ki gösterimdeki bunca güçlü yapımın arasında, seyirci bulma açısından hiç şansı olmayacak bir film..
Yok arkadaş! Ben daha fazla dayanamıycam: Siz onu bunu bırakın da -mümkünse- hakkında yazılmış tek bir yazı dahi okumadan, hemen Black Swan'ı izleyin.. Ohh be!

Yönetmen: Paul Haggis
Senaryo: Paul Haggis, Fred Cavayé
Oyuncular: Russell Crowe, Elizabeth Banks, Liam Neeson, Ty Simpkins, Jason Beghe, Olivia Wilde, Michael Buie, Moran Atias, Remy Nozik
Yapım: 2010, ABD, 122 dk.


3 / 5

(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


Hiç yorum yok: