22.04.2011

Akbank 7. Kısa Film Festivali :: Filmler Kısa Sanat Sonsuz



Daha önceki yazımla daldığım kısa film deryasında kısa kulaçlarla yol alırken, bir de başımı kaldırıp baktım ki koskoca bir festivalin daha sonuna gelmişiz sayın seyirciler..

Pek yeni bir şey değil ama mâdem yeri geldi, kısa filmler hakkında bir minik tespitte bulunayım da festivalde izlediğim diğer kısalara öyle geçeyim diyorum..
Bir festival ya da yarışma sırasında -özellikle de kurmaca dalında- iyi bir kısa filmle karşılaşmak öyle pek de kolay değildir.. Ve 'kötü' kısa film izlemenin pişmanlığı, 'kötü' bir uzun metrajlıyı izlemek kadar olmasa da gayet pis bir duygudur.. Bu duygunun en büyük nedeni, filmin, sana gereksiz yere zaman kaybettirdiğini hissettirmesidir..
Benim favorim, belgesel olarak çekilmiş kısa filmlerdir.. Bir belgesel kötü de olsa, dünyayı ve insanları tanıtıcı, bilgilendirici tarafıyla, işlevini iyi-kötü yerine getirmiş olur.. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki izlerken belki sıkıldığım olmuştur, lâkin kötü de olsa, bir belgesel seyrettim deyu asla pişman olmamışımdır..




Bu arada, konumuz olan Akbank 7. Kısa Film Festivali’ndeki yarışmanın sonuçları da belli oldu.. En İyi Kurmaca Film Ödülü’nü Güçlü Yaman’ın "Dönüşü Olmayan Yolculuk" adlı filmi alırken, En İyi Belgesel Ödülü’nü ise Aykut Alp Ersoy’un "Urbanbugs" ve Aysim Türkmen’in "Selahattin’in İstanbul’u" belgeselleri paylaştı..
Bu da benim şanssızlığım ki ödül kazanan bu üç filmi de göremedim.. Hakkında yazarken, tanıtım yazısının saçma sapanlığına köpürdüğüm, İlker Çatak ve Johannes Duncker’in, "Namibya Şehir İken" filminin mansiyon kazanmasına ise -izleyip de beğendiğimden olsa gerek- bana da mansiyon vermişlercesine sevindim..

Festivalin -benim için- son gününde, salondaki yerime oturmuş, boş perdeye bakıyor, oyalanmak için de Landlord'u düşünüyordum.. Zira, sürekli aynı nağmeyi işitmekten içime fenalıklar getiren, loop'a bağlanmış 'festival melodisi' kulağımı yine zorlarken, Landlord'un şifa saçan gül cemâlini düşünmek -doğrusu- bana pek iyi geliyordu..
Tam o sırada, altın gününe gelmiş komşu teyze kıvamındaki iki kadın yanıma yerleşti.. 



Gösterim başlayıncaya kadar zaten sürekli söylenen yanımdaki kadın, ışıkların kararması ve filmin başlamasıyla sesini daha da yükseltti: "Hiç reklâm göstermeden başladılar gıız!"
Öyleyse ben de reklâmları atlayarak, hemen filmlere geçiyorum efendim.. İyi seyirler! (Bu bağlama çabasında biraz zorlama olduğunun ben de farkındayım.. İdare edin lütfen.)


Festival Kısaları (Belgesel)


Kampüsteki Haşerat

Yönetmen: Orçin Uzun

Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampüsü'ndeki kırsal alanı -doğal olarak- milyonlarca yıldan beridir kullanan bilumum böcek ve diğer hayvanatın, birbirleriyle ve de oraya daha bir kaç yıl önce gelip binalar dikmiş insanatla olan ilişkilerine, bir öğrencinin gözünden ve kamerasından bakmak..
Daha çok mizah ağırlıklı olsa da ilginç ve doğru ansiklopedik bilgiler de içeren, sempatik bir metinle desteklenen film, kendisini güldürerek izleten, amatör ruhlu bir doğa belgeseli..
6/10



Şiirim Nefesine

Yönetmen: Selda Kaya Kapancık

"Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk ve telâş
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur."

Haydarpaşa Garı, bir Nâzım Hikmet şaheseri olan Memleketimden İnsan Manzaraları'nda, işte böyle düşer mısralara.. Nâzım'ın 'mânevi oğlu' Genco Erkal, bir kutsal kitap gibi değer verip, yanında taşıdığı bu eserle Haydarpaşa'dan biner trene ve Nâzım Baba'sıyla ve de şiiriyle ilk tanışmasından falan bahseder..
Daha sonra, yeni sahneye koyduğu 'şiir oyun' Kerem Gibi'ye gelerek, adamın ciğerine erimiş bir kurşun gibi dökülen mısraları, bağır bağır bağırır..

Malzeme çok iyi.. Genco Erkal bir derya.. Ne yazık ki Şiirim Nefesine, bütün bunları lâyıkıyla kullanamamış bir belgesel..
Yine de Nazım Hikmet'le Genco Erkal buluşmasından asla kötü bir şey çıkmayacağının da kanıtı gibi sanki..
6/10



Kahpe Devran

Yönetmen: Cahit Çeçen

Caddelerde yürürken yanımızdan geçen, önemsiz görünen ama -kendi çaplarında- değerli olduklarını ancak onlarla konuşunca farkına vardığımız 'küçük' insanlardan bir demet: Musa Karagöz, Hasan Gençer ve Metin Demir.

Birincisi, hem de Meleğin Düşüşü'nde oynamış bir aktör.. Aslında, çoğunlukla işsiz bir dekorcu.. 
Diğeri, eserlerinin araklanmasından şikâyetçi bestekâr bir kemâni.. 
Sonuncusu ise, bir zamanlar İstanbul'u yenmeye gelmiş, lâkin sonunda yenmenin de, yenilmenin de anlamsızlaştığı bir yaşantıyı sürdürmeyi seçmiş bir adam.. 
Ortak noktaları, yoksulluk ve ondan intikam alırcasına sürdürdükleri yaşama çabası..
İstanbul'un göbeğindeki kenar mahallelerden yükselen, gerçekçi, alaycı, iç burkan, sert ve muhalif bir ses..
8/10



Mada

Yönetmen: Musa Ak

Beyşehir Gölü'nün ortasında bulunan, göçebe bir halk olan Yörüklerin onlarca yıl önce yerleştiği bir adadır Mada adası.. 
Buranın, temiz yürekli, çalışkan ve en çok da, çocuklarının eğitimine ve de geleceğine kafayı takmış yiğit insanlarının belini büken tek bir şey vardır: Yolsuzluk..
Hemen aklınıza gelen anlamıyla yolsuzluktan değil, insanları ulaştıran yoldan bahsediyorum.. Ada sonradan, milli park sınırları içine alınınca, yol yapımı da imkânsız hâle gelmiştir..
Özellikle kış aylarında gölün donması ya da çıkan fırtınalar yüzünden, sahip oldukları basit teknelerle yapacakları ulaşımda aksama olunca, mağduriyetleri iyice büyüyen Madalılar, çok aradıkları hâlde bu sorunlarına çare bulamazlar.. 
Oysa, çocuklarının okulları başta olmak üzre, hastalıkta ve sağlıkta, hemen her türlü ihtiyaçlarının kaynağı, adanın karşı tarafındadır.. 
Ve Madalıların yıllardır, topluca çektikleri bu sıkıntıların üstesinden, yine topluca dayanışarak çözme çabaları hiç tükenmeyecek gibidir..
Adanın dört mevsiminde verilen bu mücadeleyi, mükemmel bir şekilde perdeye yansıtan film, hikâyesini de en iyi yoldan, kadınlı, erkekli adalıların kendi ağızlarından anlatır.. 
Dünyanın cennetinde -resmen- cehennemi yaşayan, yine de doğup büyüdüğü, çocuklarını büyüttüğü bu toprakları terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen insanların, iç acıtan öyküsü..
9/10



Yarışma Dışı Gösterim (Deneysel)


10,9,8...

Yönetmen: Aslıhan Erguvan

Bir tür ölümcül ve bulaşıcı virüs kapmış insanların çok yüksek duvarlarla çevrili bir bölgede tecrit edilerek, açlığa ve de susuzluğa terk edildiği gerçeği, sürekli konuşan, güzel bir kadının ağzından bize bildirilir..
Duvarın diğer tarafında, kendi güvenli dünyasında yaşarken, ölmeye bırakılmış o insanların haykırışlarından rahatsız olan kadın -aslında daha çok- sevgilisi tarafından birdenbire terk edilmiş olmanın kalp acısıyla kahrolmaktadır..
"Keşke o da hasta olsaydı" diye söylenen, bu arada hiç durmadan konuşan iç sesiyle de hesaplaşma içindeki kadın, iyi bir insan olduğuna dair, kendini inandırmaya çalışmaktadır..
Değişik açılardan çekilen, sandalyeye oturmuş tek bir kadın oyuncunun mükemmele yakın performansıyla oluşmuş bu film, -iyi yazılmış bir metin kullanarak- insanın, doğasından kaynaklanan bencilliğiyle, durmadan gerçekleri hatırlatan ve asla susmayan vicdanını çarpıştırıyor.. 
 7/10


Uluslararası Bölüm (Kurmaca)


Sin

(Finlandiya)

Yönetmen: Juhani Koivumäki

Üç dakika bile sürmeyen bu film, yabancı sinemacılardaki sanatsal cesaretin bizimkilerde pek rastlanmadığını hatırlatır gibidir.. 
Buna cesaret gösterenlerin, neyi, nasıl anlatacağını bilememekten gelen bir saçmalama batağına saplanmaları da işin cabasıdır elbet..
Yasak olana duyulan arzuyu anlatan, küçük, kısa ve asi bir çalışma..
6/10



Good Bye, Doll

(İspanya)

Yönetmen: Hugo Sanz

Bir kadın (Fahişe) ve bir erkek (Pezevenk), parantez içindeki görevlerine karşın, sonunda evliliği dahi düşündükleri bir beraberliğin elemanlarıdır.. Gerekli olan parayı toparlayabilme amacıyla faaliyetlerini sürdürmek, bulundukları yerde giderek zorlaşınca, başka bir şehre gitmeye karar verirler..
Arabayla çıktıkları yolculuk sırasında kadın, çişinin geldiğini söyleyerek, ihtiyaç molası ister.. Bomboş arazideki yıkık bir duvar, kadının ihtiyacını görmesi için idealdir..
Bu molanın gerçek nedenini az sonra anlayacak olan seyirci ve kadını arabada bekleyen adam, gelişmelere şaşırmasın da kim şaşırsın..
Özenli, sürprizli, akıllı ve akıcı özelliklere haiz bu kısa, bir uzun metraj filmin, sürprizli finali gibi.. 
 8/10


Why The Slugs Don't Like Salt

(İspanya)

Yönetmen: José Corral

Bir senaristin yaşantısı üzerinden, kadın-erkek ilişkisine/ilişkisizliğine, kapitalizm eleştirisine, hatta ticari sinemanın gülünç hallerine kadar uzanan genişlikte bir spektrumu kullanan, komik ve alabildiğine de absürt bir film.. 
Biraz kısa tutulaymış, daha çarpıcı olurmuş sanki..
6/10



A Beautiful Snowy Day

(İran)

Yönetmen: Mahaya Petrosian, Amir Todehrosta

Birbirlerini çok seven bir anne, bir çocuk ve onların arasına aşılmaz bir duvar örmeye yemin etmiş bir adam.. 
Tabii ki bir tsunami gibi büyüyerek kabaran bir hüzün..
Bizimkiler de dahil, bölge kadının erkek karşısındaki itilmişliğinin, söz hakkı olmamasının, etkili ve iç burkucu trajedisi..
İran Sineması'nın, aralık vermeden süregelen başarısının kısa film dünyasına da vurduğu, güçlü bir damga..
8/10


Kısadan Uzuna (Kurmaca)

Apartman

Yönetmen: Seyfi Teoman


Hayatına bi şekilde girmiş erkeklerden hangisine takılacağına tam da karar verememiş görünen, genç bir kadının hikâyesi..
Karar verince dahi ilgisizlikle karşılaşan kadın, bir yandan, yalnızlık korkusuyla bocalarken, diğer yandan da intikam hislerini bilemeye başlar..
İşleri hiç de istediği gibi gitmeyen hatuna, yeni taşındığı apartmandan, yeni bir talip daha çıkacaktır.. 
Çekingenliği nedeniyle olsa gerek- 'kadınsız' bir hayatın girdabında debelenen bu taze oğlan, ne yapıp eder ve işi -oldukça hızlı bir şekilde- "Seni seviyorum" merhalesine kadar getirir..

2008 tarihli ilk uzun metrajlı filmi Tatil Kitabı'nı izledikten sonra, Seyfi Teoman'da 'iyi yönetmen' kumaşı gördüğümü ve bu müjdeyi de cümle âleme yaydığımı hatırlıyorum.. 
Bu sebeple, Apartman'a herhangi bir kısa film gibi bakamıyor insan..
"Geleceği parlak bir yönetmen, bu işe nasıl başlamış acep?" sorusuyla filmi izlemek kaçınılmaz oluyor.. Zaten festival de olaya bu açıdan yaklaşmış olmalı ki Teoman'a başlı başına bir bölüm ayırmış..
Hâl böyle olunca, "Bir apartman içinde geçen dramatik bir 'vodvil' denemesi" biçiminde târif edilebilecek Apartman'ı başarılı bulmak, biraz güçleşiyor.. Ve yeterince belirgin çizilememiş karakterler ve yansıtmaya çalıştığı duyguya yoğunlaşamamış oyunculuklarla topallayan filmin sıradanlığı da beni üzüyor tabii..
Öte yandan, duruma bir de olumlu taraftan bakarak, Seyfi Teoman bu iki film arasındaki dört yıllık süreçte, gayet büyük bir aşama kaydetmiş demek de mümkün..
Yönetmenin son filmi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i ise bu gelişmelerin ışığında, daha bi merakla bekliyoruz efendim..
5/10


(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




Hiç yorum yok: