8.06.2011

Documentarist 2011 :: Payıma Dokuz Film Düştü



Geçen haftanın başındaki festivale başlama yazımda, izleyeceğim film sayısında, bu kez gayet iddialı olduğum hususunda o kadar çok atıp tutmuştum ki bi ara kendime yabancılaştığımı bile hissetmiştim.. 
Çok şükür ki festivalin cümle filmlerinin ancak yüzde 10'u eden -irili ufaklı- dokuz belgesel izleyebildim de böylece -kısa yoldan- özüme dönmüş oldum..

Pazar günü son filmlerini göstererek aramızdan ayrılan Documentarist'te dokuz film izlememin nedeni kâfiye olsun deyu değil elbette.. Biraz zorunluluktan, biraz da kronik tembelliğimden kaynaklanan şartlar sonucunda buldum bu 'şanslı' dokuzu..




Hafta boyunca hemen her gün iki vizyon filmi izlediğimi ve bu izleyişin evde DVD seyretmekle aynı anlama gelmeyip, aksine o günü, sabah sekizden başlayarak, öğleden sonra saat dört sularına kadar başka hiçbir şey yapamadan geçirmek demek olduğunu söylersem belki bu 'zorunluluk' şartına bir açıklık getirmiş olabilirim..
Hem o yazının münasip bir yerinde, "Bakalım kısmet" demiştim.. Demek ki kısmet değilmiş ya da ne demişler: "İmamın dediğini yap, yaptığını yapma"



İşte O Şanslı Filmler


Festivalin açılışının yapıldığı Hollanda Sarayı'nda, açılış konuşmasından sonra gösterilen iki filmden biri, etkinliğin 'İnsan Manzaraları: Portreler' bölümünde yer alan -Danimarka yapımı- Albert's Winter (Albert'in Kışı) idi..




Daha önce Akbank Kısa Film Festivali'nde izlediğim ve beğendiğim bu 'duyarlı' film, beni yine aynı yoğunlukta etkilemeyi başardı.. 

Andreas Koefoed'ın yönettiği, bir belgeselden ziyâde kurmaca tadı veren bu yarım saatlik filmde kamera, bir yandan çocukluğunun gereğini yaparken, öte yandan kanserden muzdarip annesini, hüzünlü ve kaçamak gözlerle izleyen küçük, sessiz ama 'kişilikli' bir çocuğu takip ediyor..
Bırakın yönetmen müdahalesini, kameranın bile -neredeyse- hissedilmediği sahnelerle bu denli etkileyici bir 'duygu anıtı' oluşturmak hiç de kolay değil.. Veyahut "Ah şu benim minik bir kuş yüreği gibi rikkatli ve hassas ruhum!"




Hollanda Sarayı'nda (Saray dediğim, Beyoğlu'ndaki konsolosluk be annem!) o gece Palindrome adlı kısa bir belgesel daha gösterilmişti; lâkin, hem gösterimin yapıldığı konsolosluk şapelinin nâmüsait oluşundan, hem de az sonra dışardaki bahçede verilecek partinin beklentisiyle dağılan dikkatim nedeniyle pek bir şey anlamamıştım.. 
'Uluslararası Panorama' bölümündeki bu minik belgeseli daha sonra izlediğimde gördüm ki yönetmen Roger Villarroya, filmine verdiği isme lâyık olarak -bir nevi- 'zamana göre simetri'yi, insan hayatına uygulamış..
Yaşantılarını sürdürmeleri başkalarına bağlı olan bir huzurevindeki yaşlılarla -en az- aynı ilgiyle bakılmaları gereken bebeklerin görüntülerini tek bir metinle, pek güzel birbirine bağlayan üç buçuk dakikalık bu İspanya filmi, kısacık süresini mükemmelen kullanan, başarılı bir belgesel örneği..




'Uluslararası Panorama'dan -izleyebildiğim- bir diğer film olan Nostalgia de la Luz (Işığa Özlem), daha çok siyasi belgesellerle ünlü, Şilili yönetmen Patricio Guzman'ın bir yapıtı..

Şili'nin kuzeyindeki dünyanın en kurak çölü olan Atacama'nın pırıl pırıl saydamlıktaki havası, dünyanın dört bir yanından gelen astronomlara, burada kurulmuş çok sayıda gözlemeviyle yıldızları -en iyi şartlarda- gözlemleme olanağı sağlar.. 
Gündüzleri ise bu uçsuz bucaksız çölün güneşi altında yıllardır dolaşan analar ve bacılar, kayıp çocuklarından ve de kardeşlerinden geriye kalanları -tükenmeyen bir umutla- kumlar arasında ararlar da ararlar..

Vahşet ölçeğinde, Adolf Hitler'in bir numara küçüğü, bizim Kenan Evren'in ise bir numara büyüğü sayılabilecek bir diktatör olan Pinochet'nin gözaltına alarak, sonra da katlettiği yüz binlerce kişinin bir kısmının okyanusa atıldığı, bir bölümünün de bu çölde gömülü olduğu bilinmektedir..

Astronomlar göğü dev teleskoplarla gözleyerek, çok uzak geçmişe, yâni evrenin oluşumuna kadar inmeye çalışırken; ellerinde küreklerle kumu eşeleyen 'yaslı' kadınlar, çok acılar çekmiş bir ülkenin yakın geçmişinin kanlı kalıntılarına ulaşmayı ummaktadır.. 
Filmde de sözü edildiği gibi, aynı çölün birbirinden habersiz bu araştırıcıları, aslında birer arkeologdur..

Guzman’ın usta bir bakışla ortaya koyduğu bu 'tuhaf' gerçek, 'metafor yapma' çabasını bile gereksiz kılan bir netlik gösteriyor..
Muhteşem çölün bahşettiği şahane fotograflarla süslü, doksan dakikalık bu başarılı belgesel, kendi yakın geçmişimizdeki pinoşeleri ve faili meçhul cinayetleri -ister istemez- akla getiriyor..




Bu festivalin en çok ilgime mazhar olan bölümü, 'Post Komünizm Dönemi' oldu.. 
Tarihinde komünist bir dönem yaşamamış -dolayısıyla da 'doğru dürüst' insan yetiştirememiş ve kurumsallaşamamış- bir ülkenin şanssız bir yurttaşı olarak, bu pişmanlığı hep dile getirmiş biriyimdir.. 
Bu yüzden bu bölüm benim için daha bi önem arz ediyordu..

Marina Goldovskaya'nın A Bitter Taste of Freedom (Özgürlüğün Acı Tadı)'ı, 2006 yılında öldürülen Rus gazeteci Anna Politkovskaya'yı -sağlığında çekilen görüntülerle de- bize her açıdan tanıtan, eksiksiz hazırlanmış bir biyografik belgesel..

Kendisinin -zulüm gören Çeçenistan halkı gibi- ezilenlerin dostu, dolayısıyla da Putin'in muhalifi olarak, gerçeklerin peşinde usanmadan koşturan bir araştırmacı gazeteci olduğunu söylersem, kimler tarafından, neden katledildiğini tahmin etmek zor olmaz sanırım.. 
Öte yandan, bu cinayetin 'faili meçhul' olarak kaldığını hatırlatmama gerek var mı peki?




Rusya'daki insan haklarının da yılmaz savunucusu olmuş, güler yüzlü, sempatik gülüşlü ve tam anlamıyla şahane bir anne ve de bir kadın olan Anna'ya selam olsun.. 
O, her hücresinde 'iyi insan' genini bir madalya gibi taşıyan, doğru bildiği yoldan asla ayrılmadan, hayatından endişe duysa bile geri adım atmayı düşünmeden şu pis dünyadan ayrıldı.. 
Bir gazeteci arkadaşının da dediği gibi, Rusya'da işini tam mânâsıyla yapan tek araştırmacı gazeteci oydu ve o artık bir ölü..




Kurulduktan sonra, ortalama bir insan ömrünün yarı süresince yaşayıp da yıkılmış bir ülkedir Yugoslavya.. Âdeta bir film için kurulmuş, sonra da kaderine terk edilmiş bir sinema platosu gibi.. 
Birbirine az ya da çok benzeyen halkların -gerçekten- yaşadığı bir kolektif rüya.. Hem de parçalanarak uyanılan bir rüya!

Böyle bir fenomeni -görsel olarak da olsa- geleceğe taşımak için belki de en uygun ortam sinema olmalı.. 
Bu cümleden olarak, yönetmen Mila Turajlic'in Cinema Komunisto'su, Josip Broz Tito'nun Avrupa'nın ortasında oluşturduğu 'Bağımsız Komünist' Yugoslavya Devleti'nin ve buna paralel olarak yaratılan 'devasa' Yugoslav Film Endüstrisi'nin birlikte nasıl kurulduğunu ve de bir süre sonra yine birbiri peşi sıra nasıl yıkıldığını, mükemmel bir anlatımla belgeliyor..


Önceleri, tamamen propaganda amaçlı filmler üreten bu endüstri, Tito'nun Rusya karşıtı politikasının etkisiyle Hollywood Sineması'na kapılarını açınca, dünyanın en büyük ve en ünlü oyuncularıyla birlikte, belki de bir benzeri mümkün olamayacak süper yapımlar yaratılır..

Kendisi de iflah olmaz bir sinefil olan Tito'nun, her gün bir film izlemeden rahat edemediğini, başkanın otuz yıllık resmi makinistinden öğreniriz..
Ve Tito 1980'de, son filmini izlerken fenalaşır, bir süre sonra da ebediyete intikâl eder.. 
Bir on yıl kadar daha idare eden sevgili ülkesinin, parça pinçik olmasının da başlangıcıdır bu.. 
Tito ölür, Yugoslavya ölür ve peşinden, koskoca bir film sanayii de bir dekor gibi yıkılır gider..




Demokratik olmayan her rejimin el üstünde tuttuğu -geçerli ideolojiyi destekleyen ya da bir zararı dokunmayan- bir takım sanatçılar olur, bir de bunun tam tersi.. 
Bir zamanların Rusya'sında, yâni SSCB'de de farklı bir durum yoktu tabii.. 
Sosyalist gerçekçi ve propagandist olmayan, dolayısıyla da devlet onayından geçemeyecek türde -modern, yenilikçi- resim yapanların eserleri de, kendileri de yok sayıldılar ve hatta yok edildiler..
Bir kısmı öldürülen, bir kısmı da bir nevi işkence kampı olan gulaglarda ölüme bırakılan işte bu sanatçıların bütün eserlerini yok etmek mümkün olamazdı elbette.. 
Çoğu gizli yerlere âdeta tıkılarak saklanmış, bir kısmı da ülkenin dört bir yanındaki evlerin duvarında asılı bu tabloları ömrü boyunca toplayan bir idealisttir Igor Savitsky.. 

İdealist olduğu kadar iş bitirici ve uyanık bir adam olan İgor, -devlet onaylı eserler satın alırmış gibi yaparak- hem de devletin parasıyla topladığı yasaklı tablolarla, Özbekistan’ın Karakalpakistan bölgesinde -devletin meraklı gözlerinden uzak- muhteşem bir müze yaratır.. 
Bu arada Özbekistan'da yaşayan ve adları hiç bilinmeyen, batı sanatını, yaşadığı ülkenin gelenekleriyle sentezleyerek olağanüstü işler çıkarmış ressamların keşfi de ayrıca önemlidir..

Tek bir tablo dahi satmaya yanaşmayarak, bu müzenin hâlen ayakta kalabilmesini sağlayan, şu anki yöneticiden sonra olacaklar aslında hiç de meçhul değildir.. 
Zira, başta ABD'den olmak üzere batının cümle sanat akbabaları, bu şaheser tabloların etrafında dönüp durmaktadır..

Yönetmenler Amanda Pope ve Tchavdar Georgiev'in, The Desert of Forbidden Art (Yasaklı Sanatın Çölü) adlı bu belgeseli, özellikle resim sanatına ilgi duyanları can evinden vurması kesin, oldukça kaliteli bir yapım..




12 Angry Lebanese - The Documentary (12 Kızgın Lübnanlı – Belgesel), festivalin 'Arap Dünyasından' bölümünden -kesinlikle filmin her şeyi olan- Zeina Daccache'nin yarattığı bir şaheser..

Zeina, Lübnan'ın içinde genellikle azılı mahkumların yattığı Rournieh hapishanesinde, pek de akıllı işi olmayan bir projeyi gerçekleştirmeye karar vermiştir: Tamamı mahkumlardan oluşan oyuncularla bir piyesi sahneye koymak.. Hem de ülkenin en kalburüstü davetlilerinin huzurunda..

Oyunun konusu, babasını öldürmekle suçlanan bir çocuğun, bir jüri tarafından yargılanma sürecini kapsamaktadır..

Olay, 'Mahkumlara moral vermek, onları bir amaç etrafında bir araya getirerek grup çalışması yaptırmak' gibi, benzerleri bizde de denenmiş bir hapishane aktivitesi olarak görülebilir.. 
Ancak, bunun farkı -aynı zamanda filmin de yönetmeni olan- Zeina Daccache'nin, mahkumlara -on beş ay boyunca- tiyatroyu en temelinden başlayarak öğretmesi ve bu sürecin -olumlu ve olumsuz- her aşamasının mükemmelen filme çekilmesi olsa gerek..




Bir fast food dükkanına giren kamera, elindeki sandviçi adeta tıkınan bir adama odaklanır.. 
Bir süre bu adamda karar kılan kamera, geri geri ortamdan uzaklaşarak sokağa çıkar.. 
Hemen orada kurulmuş olan Tekel işçilerinin direniş yaptığı çadırları gördükten sonra da işçilere yemek dağıtılan kısma geçiş yapar ve o sırada yürüyüşe geçen işçilerin arasına karışır..

Burak Koçak'ın yönettiği Diren-İş, kullandığı argüman çok mantıklı ya da anlamlı olmasa da, oldukça kısa (6 Dakika) bir belgeselden, vurucu bir sonuç elde etmenin iyi bir örneği..




Zeynep Can'ın beş buçuk dakikalık belgeseli Orada Hayat Var, politik ve ekonomik nedenlerden dolayı doğudan göçen ve de İstanbul'da tekstil işçiliği yapan insanları kendisine konu alarak konuşturmaya çalışmış ama hiç beceremeyerek -üstte bahsettiğimiz Diren-İş'in aksine- çok kısa bir filmin nasıl çekilmemesine dair 'güzel' bir örnek olmuş..

Konusu ve çekim tekniği icabı en az elli dakika sürmesi gereken bir filmin sadece ilk beş dakikasını izlemişcesine güdük bırakılmış bir deneme bu..

Filmin gösterimi sonrasında yönetmen bu minvaldeki bir soruya hak verdi ve "Bu benim zaten öğrenci projemdi" mealinde konuştu.. 
Şimdi bu durumda ona hak vermemiz mi gerekiyor?. Ben pek anlayamadım..
Böylesine -belli bir bedel ödenerek izlenen- önemli bir festivalde gösterilecek filmlerin seçimine, biraz daha özen gösterilse..



(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


Hiç yorum yok: