2.09.2011

Altın Portakal'ın Işığında Yusuf ile Kenan



Festivalle ilgili son yazımda, 'Geç Gelen Altın Portakallar' başlığı altında duyurduğum gibi, Altın Portakal Film Festivali bu yıl -şimdiye kadarki- en hayırlı ve anlamlı parantezini açarak, festival tarihinin karanlık bir dönemine ışığını tutuyor..


Hem yerli sinemamızın geçmişini aydınlatacak, hem de biz seyircilerin yüreğini ferahlatacak bu girişimle, 1980’de 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle yapılamayan film yarışması, aynı adayların katılımıyla yapılırken; ondan bir yıl önce -yâni 1979'da- Sansür Kurulu’nun, bazı filmler üzerinde uygulamak istediği sansüre tepki olarak, festival yönetimince iptal edilen yarışma da, tam otuz iki yıl sonra sonuçlandırılacak..


1979'da 'sakıncalı' bulunan filmler, Yavuz Pağda’nın yönettiği 'Yolcular', Yavuz Özkan’ın yönettiği 'Demiryol' ve Ömer Kavur’un yönettiği 'Yusuf ile Kenan' idi..

İşte, Altın Portakal'ın bu gerçekten anlamlı girişimini fırsat bildim ve değeri, büyüklüğü yeterince anlaşılamamış 'auteur' yönetmenimiz Ömer Kavur’un Yusuf ile Kenan'ını, şöyle bi hatırlayalım istedim..




Bana göre Yeşilçam Sineması denildiğinde -Sinemacılar Dönemi olarak da adlandırılan- ellili yıllarla başlayarak, altmışlı ve yetmişli yıllarda zirve yapan, seksenli yılların başına geldiğimizde de ömrünü bitiren süreç anlaşılmalıdır..

O yılları birebir yaşamış ve zamanın filmlerini daha vizyona girdiği anda sinemada seyretmiş biri olarak, o 'çılgın' süreci hiç de hayırla yâd etmediğimi söyleyebilirim.. 

Öte yandan, her dönemin olduğu gibi, bunun da istisnaları vardı elbet..

O istisnalar, bunca 'istismar' kordelasının oluşturduğu okyanusta, 'el yordamıyla' yaptıkları filmlerle birer elmastan adacık gibi beliren, Ö.Lütfi Akad, Yılmaz Güney -bazı filmleriyle de- Metin Erksan ve Atıf Yılmaz'dı..




Bu ustalar ve onların açtığı yolda ilerleyen bir takım genç sinemacılarımız -çok belli ki- seksenli yıllarla birlikte, sinemamızı yepyeni bir çağa -coşkuyla- taşıyacaklardı..

Heyhat ki Seksen Darbesi, ülkedeki her ilericinin olduğu gibi, bu sinemacılarımızın da başına bir karabasan misâli çöküverdi.. 

Ki sinemamızın bundan sonraki yolculuğu -bir süreliğine- sürünerek ilerlemekten öteye geçemeyecektir..



Yusuf ile Kenan: Ölümsüz Ağaçlar Dikeceklerdi



O dönem sinemamızda benzerine pek rastlanmayacak bir şekilde, hem genel, hem de sinema üzerine, üstelik Fransa'da, mükemmel bir eğitimden geçen Ömer Kavur, işte o öncü gençlerin başında gelen bir yönetmen olarak, öncelikle, 1974'te -Necla Nazır'lı- Yatık Emine'yi yapmış, mâlum engeller yüzünden tam beş yıl ara verdikten sonra da, üstelik seks komedilerinin âdeta şehvetten coştuğu bir dönemde, Yusuf ile Kenan'ı çekmiştir..




Hemen her köy çocuğu gibi, kâh oynayarak, kâh çobanlık yaparak günlerini geçiren Yusuf (Cem Davran) ile Kenan (Tamer Çeliker), babaları gözlerinin önünde kan davasına kurban gittiğinde, annesiz oluşlarının acısı daha da katmerlenen iki kadersiz kardeştir..

Babalarının, son nefesini vermeden öğütlediği üzre, ellerinde adres yazılı bir kağıt ve üç kuruşla, amcaları Ali'yi arayıp bulmaya, İstanbul'a yollanan kardeşler, meşhur Haydarpaşa Garı Girişi'ni başarıyla gerçekleştirirler..

Ancak, kapıcılık yaptığı o adresten bir süre önce, kimseye hiçbir bilgi vermeden ayrılan amcayı bulamayan çocukların, büyüklüğü ve karmaşasıyla baş döndüren bu devasa kentte, yalnızlığa ve de çaresizliğe mahkumiyetleri de kesinleşmiş gibidir..


Küçücük yüreklerine ölümün korkusu sinmiş bu çocuklar, memleketlerine geri dönemedikleri gibi, bir anda tükenen üç kuruşları nedeniyle -taşı toprağı altın bilinen bir şehirde- açlıktan ölmenin sınırlarına kadar gelirler..


Onları bu durumdan 'kurtaracak' olanlar, bi şekilde karınlarını doyurma imkânı bulmuş olsalar da, gerçekte, en az bizim garibanlar kadar çaresiz ve terk edilmiş görünen, kenar mahalle çocuklarıdır..

Çocukluklarının bayram yeri, şehir denen lunaparkın korku tüneline dönmüş bu çocuklardan Böcek lâkaplı minnacık bir küçümen, bizimkilerle ilk teması kuran çocuk olur..





Her türlü ayrımcı yakıştırmalarımızdan uzak olarak, yâni kelimenin gerçek anlamıyla bir orospu çocuğu olan, iyi kalpli Böcek (Yalçın Avşar) ile hassas ve utangaç yaradılışlı Kenan'ın arkadaşlığı pekişirken; sert ve girişken hâliyle suça oldukça meyil arz eden Yusuf'un payına ise mahallenin kirli işler müdürü diyebileceğimiz Çarpık (Hakan Tanfer) düşecektir..

İlk kez burada ve mecburen yolları ayrılan öksüz kardeşleri alıp da götüren hayat seli, kim bilir onları daha nerelere sürükleyecekti..



Bunları Eğitmek Değil Öğütmek Lâzım



Bire bir olmasa da, takındığı 'toplumcu-gerçekçi' duruşuyla, o dönemin büyük ustası Yılmaz Güney'in filmlerini hatırlatan Yusuf ile Kenan, bir zamanlar çocukların konuşmalarını dahi etkileyen o ağır, siyasi ve ideolojik havayı, sessiz çığlıklarla hissettiren bir yapım..


Gereksiz yere konuşmayan, konuşunca da doğallıktan ayrılmayan, bakışlar ve susuşlarla çok daha fazla şey anlatmayı beceren bu film, -elbette hassas- seyircisinin suratına, sarsıcı tokatlar indirmekten de geri durmuyor..


Bu yazı için bir kez daha izlediğim filmin kaydı pek iyi olmasa da, Ömer Kavur'un (Onat Kutlar ile birlikte) senaristliğine ve yönetmenliğine tam bir uyum sağladığı anlaşılan, fotoğrafçı, kameraman, belgeselci ve yazar Güneş Karabuda'nın, görüntü yönetmeni olarak filme yaptığı katkı açıkça görülüyor..




İstanbul'un o günlerinden ve içtimai hayatından Karabuda'nın yakaladığı, özellikle oynayan ve çalışan çocukların öznesini oluşturduğu 'spontane fotoğraf kareleri' biçimindeki sahnelerin, filmin genel bakış açısını desteklemesini, bu bağlamda önemli buluyorum..


O çocuklarımız ki, yukarıda, bir nevi 'İstismar Sineması' olarak nitelendirdiğim Yeşilçam filmlerinin Ayşecikli, Yumurcaklı çocuk kahramanlarına zerre kadar benzemedikleri gibi, onların içinde bulundukları (Zengin ya da fakir olmaları fark etmez) dünyayla, Yusuf ile Kenan'ın debelendikleri gerçek dünya arasında da dağlar kadar fark vardır..

Yıllarca Kasımpaşa sinemalarının tahta koltuklarına ilişip de, bir masal dinlercesine izleyerek, salya sümük ağladığım o 'hayali' kahramanlarda, kendi yaşantıma ait hiçbir şey bulamadığımı -elbette şimdiki aklımla- yeniden mâziye baktığımda gayet net anımsıyorum..

Oysa bu filmi izlerken, bi ara bu çocukların arasında bizzat kendimi bile gördüm yahu!. 
Hem de aynen, Taksim'in ortasında ve ayaküstü karaborsada, "Kent var Marlboro var!" deyu bağırarak, sigara satarken..





Türkiye'nin ezeli sorunu olan köyden şehre göç gerçeğine, çocuklar ölçeğinde ama oldukça yetkin bakan film, burjuvanın bu duruma yönelik üstünkörü ve çıkarcı bakışını yansıtmayı da ihmal etmez.. 

Köyden süklüm püklüm gelen köylü parçasının, şehirde işçileşerek bilinçlenmesi, sendikalaşması ve -bir de üstelik- greve, direnişe falan kalkışması olacak şey değildir doğrusu..


Bu bakışın sakatlığına, çocukların, 'kayıp' amcalarının patronu olan adamın evine gittiği sahnede de -gayet açık bir biçimde- tanık oluruz..

Fabrikatör olan kocasının, bu işçi köylü kesiminden neler çektiğini anlatan misafir kadın, kocasının, "Bunları eğitmek değil öğütmek lâzım" lafını gururla paylaştıktan sonra, Kenan'ın çok renkli işlenmiş yün çorabına bakarak, "Ne kadar dekoratif!" diyerek, hayranlığını belirtir..


Daha sonraları aktörlüğü başarıyla sürdürdüklerine tanık olduğumuz Cem Davran ve Çarpık rolündeki Hakan Tanfer'in oyunculukları göz doldururken, Kenan'ı gayet iyi canlandıran Tamer Çeliker'den -oyunculuk bağlamında- bir daha haber alınamaması üzücü..

Tüm gerçekçiliğine karşın, mizahını sürekli hissettiren filmde en güldüğüm sahne, yumuşacık org sesine kapılarak, açık kapısından girdikleri bir kilisenin avlusundayken, koronun birden yükselen sesinden korkan Yusuf ile Kenan'ın, can havliyle kaçışmaları sahnesiydi..

Bu arada, tek bir klasöre bakarak, üç kayıp çocuğun aile ve sabıka dokümanına, bilgisayardan bile hızlı bir şekilde ulaşan çocuk bürosu polisi gibi, filmin bazı mantık dışı ayrıntılarını görmezden gelmek isterdim ama şu benim adâletle hüküm vermekten asla geri durmayan hassas kalbim yok mu!



Dünyayı Çocuklara Verelim



Çaresizliğe yenilen ağbisinin aksine 'doğru yolu' seçen Kenan'ın, sokaktaki cehennemden 'bilinçli' bir tornacı çocuk vasıtasıyla çıkıp, bir gecekondunun 'sıcak' ortamından ibaret cennete düşüşünü tasvir eden -mükemmel çekilmiş- final sekansı, unutulacak gibi değildir..

Uykusunu bölen kâbusları peşini bırakmasa da o öksüz, duyarlı ve kırılgan çocuğun o anda neler hissettiğini, böylesine abartıdan uzak bir anlatımla, hem de aynen seyirciye geçirebilen o ustalık nasıl unutulur ki!

Paralel biçimde, aynı sekans, yediden yetmişe, namusuyla, emeğiyle, alın teriyle çalışmak suretiyle ekmeğini taştan çıkarıp da paylaşan bir aile örneğiyle, koskoca bir ulusun sosyalizm denen o güzel rüyayı, sevgi ve dayanışmayla nasıl gerçekleştirip de yaşayabileceğini, bağırıp çağırmadan ve de slogan atmadan, anlatmayı başaracaktır..





Bu yılın 'Komünist' filmlerinden Devrimden Sonra'yı, 'olmamış' deyu eleştirirken arayıp da bulamadığım örnek film ve sahne işte buydu..

O film, iktidara gelen komünistlerle, halkın arasına âdeta bir Demir Perde'nin çekildiği, karanlık bir dünya tasvirini gözümüze sokarken; Yusuf ile Kenan, belki yan gelip de yatılan değil ama tamamen emekle yaratılan ve yoldaşınla da paylaştığın, cennet misâli bir dünyadan bize doğru esen ılık meltemleri hissettirmekte.. 
İşte aradaki 'hayati' fark!

Ve filmin sonunda, yeni işe başladığı tornacı atelyesinde şevkle ve hırsla zımpara yapan Kenan'ın yüzünde donan karenin üstüne, Nazım Hikmet'in şu mısraları düşer:

dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler






Yönetmen: Ömer Kavur
Senaryo: Ömer Kavur, Onat Kutlar
Oyuncular: Cem Davran, Tamer Çeliker, Hakan Tanfer, Yalçın Avşar
Yapım: 1979, Türkiye, 80 dk.



(İşbu yazının 'bir kısmı' Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


Hiç yorum yok: