28.11.2012

Kültür Çorbası :: Şafak ve Pamuk ya da İçimdeki Çocuk



Merhaba..

Hem mükemmel bir şahsiyet, hem de Genel Yayın Yönetmeni'miz olan Turgay Bey, "Ağbicim buyur şu Haymana Yaylası gibi köşe senin; istediğini, istediğin gibi yazabilirsin," dediğinde, gözlerimin yaşarmasını zorlukla engellediğimi şimdi hatırladım da içim yine bi tuhaf oldu.. 

Burnunuza herhangi bir yalakalık kokusu gelmemesini dileyerek devam ediyorum: Bu gerçekten güzel insan, şu ahir-i ömrümde bana bir Hıncal Kulunç'luk -yok efendim- bir Ertuğrul Özkek'lik bahşediyordu yahu.. 
Nasıl minnettar olmaz ki insan..

Öte yandan, kendisinin 'istediğin gibi yazabilirsin' lafının altında 'kibarca' kıpraşan, 'keyfince yayabilir, dilediğince saçmalayabilirsin' alt metnini hissetmemek, onun zekasını sorgulamanın ötesinde, bizzat kendimi hiç tanımadığımı da ortaya koyardı.. 


Ne yapalım kardeşim ben de böyleyim.. 
Şu dünyada, burnundan kıl aldırmayan ciddi yazarlara ne kadar kontenjan ayrılmışsa; benim gibi, burnundan yine kıl aldırmayan (O işlem çok kötüdür ya.. Hem acıtır hem de hapşırtır) ama içinden geldiği gibi saçmalayanlara da o kadar ihtiyaç vardır deyu düşünüyorum.. 
Siz böyle düşünmüyor musunuz? 
Ee.. o da olur!.

O değil de aranızdan illaki, “Bu yazdıklarının neresi saçma ki sayın Serteli.. Saçmalama lütfen!” diyecekler de çıkacaktır; ki işte onlar benim canlarımdır!.

Uzun lâfın kısası, derginin mütevazı ocağında kaynatarak, 'Kültür Çorbası' adını verdiğim bu köşemde, sanki çorba yapar gibi biraz oradan, biraz buradan, hatta şundan bundan bahsetmeyi falan düşünüyorum.. 
Bu nedenle, Kültür Mafyası'na sanki içeriden fişteklenen bir muhalefetmiş gibi görünen bu isme lütfen fazla takılmayalım.. 
Yok öyle bi şey..



Kültür Çorbası, adeta bol malzemeli bir sebze çorbası gibi eklektik, içine bol ekmek doğranmış bir işkembe çorbası kadar da doyurucu olmayı amaçlayarak yola çıkıyor.. 
Gelgelelim yolda ne olur, evdeki hesap çarşıdaki kasap'a toslar mı, bakın o hiç belli olmaz..
Hadi bismillah..

Twitter'da takip ediyorum da kendisini; Elif Şafak olmak çok zor yahu!.
Biliyorsunuz kendisi bazen Türkçe yazıyor kitaplarını, bazen de İngilizce..
Artık kafası o gün nece çalışıyorsa, o kitabı da o dilde yazmaya başlıyor olsa gerek..
Ertesi gün kendi kendine, "Tamam İngilizce başlamış olabilirim, ama canım bugün Türkçe yazmak istiyor.. N'olur kız, n'olur ya!" diye yalvarsa bile; yok, bir satır dahi yazamayacak valla!.
İllâki İngilizce düşünüp yazmak zorunda o kitabı..
Gerçekten zor!


Sahi ben buraya Twitter'dan gelmiştim..
Orada da bir başka alem 'Dear Shafak'..
Ne yazacak olsa üç-dört kelime falan, hemen arkasından -hoop- onun bir de İngilizce'sini yazıyor..
Eee.. Biz Türkçe bilenler yararlanacak da, bunca ecnebi hayran ya da peşine takılmış 'Follower'lar, her biri altın değerindeki o görüşlerinden mahrum mu kalacak..
Belki artık otomatiğe bağlamışcasına, pek de zor gelmiyordur bu durum kendisine..
Yok ama, yine de Elif Şafak olmak zor zanaat..

Peki, Elif Şafak'ın adı geçtiğinde, aklıma hemen ardından Orhan Pamuk'un gelmesi çok mu bana özel bir durum?.
Tek örnek de onlar değil aslında.. 
Gerçekten de merak ediyorum, nedir bende ki bu 'sanatsal ekürileştirme' refleksimin mekanizması?

O değil de, eküri'nin dilimize Fransızca'dan geldiğini az çok tahmin edebilirsiniz..
Peki, 'article' ilaveli yazılışı "L'ecurie" olan bu sözcüğün "Ahır" anlamına geldiğini biliyor muydunuz?
Daha çok at yarışlarından kulağımıza çalınan eküri'yi duyduğumuzda, aynı ahıra ait ya da sahibi aynı olan atlar aklımıza gelir.. 
Yani 'ahırdaş' atlar..
Altılı Ganyan falan oynarken -garantili diye- kolayca işaretlemekten çekinmediğimiz, biri kazanırsa, diğerinin de kazandığı var sayılan o 'güzel' atlar..    

Hadi bakalım, şimdi de aklıma, "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler," cümlesi düşüverdi..
Yaşar Kemal'in, Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı romanında geçiyordu galiba, insana ilk bakışta bir 'peygamber sözü' gibi gelen bu tümce..

Tamam, şiirsel olduğunu ben de kabul ediyorum..
Ancak, kimse kusura bakmasın ama, tamamen 'nostaljik' bir hamasetten ibarettir bu lâf..

Demek istediğim, aslında hiçbir şey değişmemektedir..
Bin yıl önce olup bitenlerle bugün olanlar -belki biraz kılık değiştirerek- aynen yaşanmaktadır.. Ne az ne de fazla; aynen..

Burada sözü edilen o güzel insanların zamanında da -geçmişlerine dair- tıpkı böylesine sözler edildiğine adım gibi eminim..
Ve emin olun, torunlarımız da bizden, 'güzel insanlar' olarak bahsedeceklerdir..
Yani sayın okur, bi bakıma sana da sesleniyorum..
Bu durumda kendinizle ne kadar iftihar etseniz azdır, diyorum..


Monsieur L'ecurie ya da Bay Orhan Pamuk'a dönecek olursak..
Kendisine uzatılan her 'dış basın' mikrofonuna -yok efendim- küstah Türk burjuvazisi, -neymiş efendim- dağılan Avrupa Birliği projesi.. falan, sürekli konuşuyor ya..
Ama bakın sakın yanlış anlaşılmasın.. 
Konuşmasına karşı falan değilim.. 
Hatta daha da çok konuşsun, ama mümkünse daha açık ve net konuşsun.. 
Ve biraz da samimiyet lütfen..

İngiliz gazetesi Independent’a da şöyle deyivermiş sayın Pamuk: "İnsanlar beni Türkiye için bir çeşit diplomat gibi görüyor. Fakat öyle değilim. Olmak da istemiyorum. Bu bana bir sorumluluk yüklüyor. Türkiye’nin sesi ya da temsilcisi olmak neşe dolu ve çocuksu bir durum değil. Bu beni utangaç biri yapıyor. İçimdeki çocuğu öldürüyor."

Hah hah haa! Bakın halâ gülüyorum..
İnsan, diplomatlıktan falan bahsederken, içindeki çocuğa nasıl gelir yahu..
Ne kadar da 'Büyük romancı' olduğu, bu 'acayip' kurgudan da gayet iyi anlaşılıyor..
Belli ki birilerine içindeki o çocuktan bahsetmek isteğiyle yanıp tutuşuyormuş hazret..
Hem öyle, nasıl bir sebep bulsam diye de pek düşünmeden ve 'uysa da uymasa da' yöntemiyle, koyuveriyor ortaya içindeki çocuğu..

Yok, ben de bizzat buna benzer bir girişimde bulundum da o yüzden gayet iyi biliyorum bu durumu..
Bir film gösterimi öncesinde yönetmen, erkek ağırlıklı biz yazarlara bakarak, "Filmi izlettiğim kadın arkadaşların hepsi hüngür hüngür ağladı.. Valla, onlar beni daha iyi anladı." gibisinden konuşunca -aslında hiç adetim değildir ama- hemen atılarak, "İçimde küçük bir kız çocuğu yaşatıyorum, sanırım ben de fena ağlayacağım," deyiverdim..
Film o kadar kötüydü ki bu komikliğe ağlamam mümkün olamadı tabii..


Asıl söylemek istediğim, aynen Orhan Pamuk gibi, adamın içinde yaşayan ve bir nevi 'Yaratık' diyebileceğimiz o çocuktan bahsetmenin fırsatını kolluyormuşum demek..
Yalnız bu arada, ünlü yazarımızdan daha doğru yerde ve biçimde kullanmışım bunu hiç olmazsa; öyle değil mi?

O da değil de, 'İçimdeki Çocuk' nasıl bir mahluktur yahu!
Cümle içinde kullanmadan önce insan bir düşünür..
Hamileler dışında, kimsenin içinde çocuk mocuk olmaz kardeşim..
Seninle birlikte yaşadığını sandığın o şey, başka biri falan değil; o çocuk bizzat sensin!
"Ben yeterince büyüyemedim, olgunlaşamadım," diyemiyorsun da, bir 'sözde çocuk' yaratıp, içine yerleştiriyor, saçmaladığın zamanlarda da hesabı o çocuğa havale ediyorsun..
Oh ne alâ memleket!

Daha da fenası, sadece içlerinde yaşatmayıp, o çocukları bir de büyütenler var..
Adam yirmi yıl önce müjdelediği 'manevi' gebeliğini bugün yine tekrarlıyor..
Yahu senin o çocuk dediğin çoktan askerlik çağına gelmiş..
Gayrı çıkar artık içinden de, davullarla zurnalarla bi güzel yolcu et, gönder vatan hizmetine..
Haykır ve kurtul ondan ebediyen, "En büyük asker, içimdeki çocuk!" diye..

Ya son olarak, ben bi şey soracaktım size dostlar..
Gerçi duymadım, ama çok merak ediyorum..
Hükümetten birileri şu sıralarda, "Yeni sloganımız şudur arkadaşlar: Savaş barıştır, özgürlük esaret, cehalet de kuvvettir," demiş olabilir mi acaba?.
Gerçekten çok merak ediyorum..


(İşbu -ilavelerle genişletilmiş- yazı, 'kültür mafyası dergisi'nin Ekim 2012 tarihli sayısında yayınlanmıştır)





1 yorum:

Bir Kadın dedi ki...

"Ben ölmeden önce Nobel verdiğiniz için teşekkür ederim" diyen 90'lık Doris Lessing geliyor aklıma, Orhan Pamuk'a baktıkça. Elfriede Jelinek ve usta eseri Piyanist'i geliyor aklıma. Sonra dönüp Orhan Pamuk'a bakasım gelmiyor, içindeki çocuk mu varmış, insan irisidir o olsa olsa, o adamın içinde çocuk ne arar!

Elif Şafak ve Orhan Pamuk severleri pamuğa ıslatıp nohut gibi yetiştirmek istiyorum, daha hayırlı bi şey olurlar.