23.12.2012

Anna Karenina (Yapım Notları)


Anna Karenina, başarılı yönetmen Joe Wright’ın, Leo Tolstoy’un romanından uyarladığı destansı aşk hikâyesinin yeni bir tiyatral versiyonu.
Bu film, Oscar adayı  oyuncu Keira Knightley ve Oscar adayı yapımcılar Tim Bevan, Eric Fellner ve Paul Webster’ın, “Aşk ve Gurur” ile “Kefaret”in ardından birlikte üçüncü filmleri....

 Yaratıcı ekipte görüntü yönetmeni Seamus McGarvet (Yenilmezler),  üç kez Oscar’a a.day gösterilen yapım tasarımcısı Sarah Greenwood (Sherlock Holmes), kurgucu Melanie Ann Oliver (Jane Eyre), saç ve makyaj tasarımcı Ivana Primora (Hanna), Oscar ödüllü besteci Dario Marianelli (Kefaret) ve iki kez Oscar’a aday gösterilen kostüm tasarımcı Jacqueline Durran (Aşk ve Gurur) yer alıyor.

Zamandan bağımsız bu hikâyede birinin bir başkasını sevebilme kapasitesi ele alınırken, bir yandan da Rus İmparatorluğu zamanındaki müsrif topluma ışık tutuluyor.


Yıl, 1874. Hayat dolu ve güzel Anna Karenina (Knightley) yaşıtlarının imreneceği birçok şeye sahip. Kendisi, bir de erkek çocuk doğurduğu üst düzey devlet görevlisi Karenin’le (Jude Law) evli ve St. Petersburg’da gelip gelebileceği en yüksek sosyal konumlardan birine sahip. Çapkın erkek kardeşi Oblonsky’den (Matthew Macfadyen) karısı Dolly ile (Kelly Macdonald) olan evliliğini kurtarmasına yardım etmesine dair aldığı mektup sonrası Moskova’ya gidiyor. Yolculuğu sırasında Kontes Vronsky ile (Olivia Williams) tanışan Anna, ardından tren garında Kontes’i karşılayan oğlu yakışıklı subay Vronsky ile de (Aaron Taylor-Johnson) tanışıyor. Vronsky ile Anna tanıştırıldığı zaman, arada anında bir kıvılcım oluşuyor ve bu kıvılcım asla görmezden gelinemiyor.

Moskova’daki evin ziyaretçilerinden biri de aşırı  duyarlı ve merhametli arazi sahibi, Oblonsky’nin en yakın arkadaşı Levin (Domhnall Gleeson).
Levin, Dolly’nin küçük kız kardeşi Kitty’ye (Alicia Vikander)aşık. Levin, Kitty’ye evlenme teklifi ediyor ancak Kitty de Vronsky’ye âşıktır. Yıkılan Levin, Pokrovskoe’daki evine döner ve kendini çiftlik işlerine adar. Büyük balo da Vronsky’nin gözlerini Anna’dan alamadığını, evli Anna’nın da genç  adamın ilgisine karşılık verdiğini gören Kitty hüsrana uğrar.
Anna, dengesini bulmak için çabalar ve evine, St. Petersburg’a döner ancak Vronsky de peşinden gider.
Aile yaşantısına kaldığı yerden devam etmeye çalışan Anna, aklından bir türlü  Vronsky’yi atamamaktadır. Aralarında başlayan tutkulu aşk, St. Petersburg halkı arasında skandal yaratır. Çok kötü  bir duruma düşen Karenin, karısına ültimatom verir.
Mutlu olabilmek adına Anna’nın verdiği kararlar imaj düşkünü halkın gerçek yüzünün ortaya çıkmasını sağlar, Anna  ve onun etrafındakiler romantik ve trajik sonuçlara katlanmak zorunda kalır.

ROMANDAN SENARYOYA VE BENZERSİZ  KURGUYA

Leo Tolstoy’un ebedi romanı Anna Karenina’yı, Anna Karenina’nın yönetmeni Joe Wright özetliyor: “Herkes bir şekilde sevmeyi öğreniyor.”

Wright’ın cesur tiyatral yeni filminde Anna rolünü  üstlenen Keira Knightley anlatıyor: “Hikâyeyi bugün de anlayabiliyoruz çünkü insanlar hâlâ sahip olamayacakları şeyleri istiyor, hâlâ sosyal engellerle ve kurallarla karşılaşıp, birbirlerine duygularını aktarmakta zorlanıyorlar.”

Wright şöyle diyor: “Kitabı okuduğumda, hayatımda o an bulunduğum yeri çok iyi tarif ediyordu. Karakterlerden biri gibi olduğunuzu düşünmek istiyorsunuz. Sonra bakmışsınız başka bir karaktere de benziyorsunuz. Hepsi çok gerçekçi ve bizlere çok yakın.”

Uzun zamanlar birlikte çalıştığı Working Title Films yapımcıları ve ortak başkan yardımcıları  Tim Bevan ve Eric Fellner’a, baş rolünü Kightley’nin canlandıracağı Anna Karenina filmi için Wright teklif götürmüş.

Bevan anlatıyor: “Bu, büyük bir romandı. Daha önce de uyarlaması yapılmış harika bir aşk hikâyesiydi. Buna bir şeyler katacak bir senariste ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. Oscar ödüllü senarist ve oyun yazarı Tom Stoppard, bu klasik kitap uyarlamasında Wright’ın aklında olan tek isimmiş.

Stoppard anlatıyor: “Bunu yapmayı çok istedim. Kendimi daha ziyade tiyatro oyunları yazarı olarak görüyorum ama tam zamanlı bir oyun her zaman yazmıyorum. Arada farklı  türlerde film çalışmaları yapmak hoşuma gitse de hepsi  Joe Wright’ın yönetmenliğini yapacağı harika bir roman uyarlaması olmuyor.”

Bevan şöyle diyor: “Tom, kitabı okudu ve daha önce çekilmiş mini dizileri ve film versiyonlarını  izledi. Bunlardan biri de Rusçaydı. Anna Karenina, içinde sınıf farklılıklarına, politikaya, ahlaki davranışlara ve sevgiye dair pek çok temayı ve felsefeyi barındıran bir eser. Birbirinin içine geçmiş, birbiriyle ilintili anlatımlar ve karakterler var.

“Önceki uyarlamalarda Anna’ya odaklanıldığını fark ettik. Halbuki roman da paralel olarak Levin’in de hikâyesi anlatılıyor. Hatta onun gelişimi daha güçlü bir anlatım oluşturuyor.”

Yapımcı Paul Webster anlatıyor: “ İki karakter; Anna ve Levin’in karakterleri,  insan kalbinde çıktıkları yolculukta, ortada karşılaşıyorlar. Biri trajik, diğeri mutluluk verici.”

Bevan ekliyor “Kefaret’in yazarı Ian McEwan’a göre Levin’in Kitty’ye kavuşması, edebiyattaki en harika aşk hikâyesi. Levin’in hikâyesi, Tolstoy için biraz otobiyografikmiş.” Wright anlatıyor: “Tolstoy, romandaki duygularla bağ kurulabilmesini istemiş. Motivasyon ve karakter analizi muazzam. Konuşmalarımız esnasında karakterlerle ilgili olarak Tom’la aynı fikirlere sahip olduğumuzu fark ettik.”

Wright, Stoppard’la hikâyedeki her şeyin üzerinde saatlerce çalışmış. Kendisi şöyle diyor: “Bir ustadan bir şeyler öğrenmek için harika bir fırsattı. Bana göre her film bir eğitimdir. Tom, Rus tarihini, kültürünü ve kimliğini çok iyi bilen biriydi. 1870’lerdeki imparatorluk Rusya’sında Anna, Levin ve diğer karakterlerin duygularına daha çok inebileceğimizi hissettik. Aklımda aynı zamanda Robert Altman’ın ustaca birbirine geçirdiği hikâyelerin bulunduğu filmler de vardı. Anlatımsal örgüleri, çift sarmallar hâlinde ele aldık. Örneğin Oblonsky her örgüde bir katalizör görevi gördü çünkü hem Anna’nın yardıma ihtiyacı olan erkek kardeşi, hem de Levin’in, kendisine yardım etmeye çalışan arkadaşı.”

Bevan ekliyor: “Eric’le yıllar içerisinde birçok kitabın film uyarlamasını yaptığımız için, bir romanın uzunluğunu ve genişliğini bütünüyle bir filmin zamanı içerisine sığdırılamayacağını biliyorduk. Ama 130. sayfa civarında Tom’un senaryosu, hiçbir karaktere veya hikâyeye zarar vermeden romanın özünü çok güzel bir şekilde yakalıyor ve romanın asıl temasına ışık tutuyor: Sevginin her hâline.”

Stoppard konuyu açkyor: “Aşk var, anne sevgisi, bebek sevgisi, kardeş sevgisi, cinsel sevgi,Rusya sevgisi, vs…  Kitabın da filmimizin de merkezinde “sevgi” kelimesi var. Romanın başka şeyler hakkındaki kısmını ele almamaya karar verdim. Kitabın kapsama alanını onurlandırıyoruz.”

İki kez Oscar’a aday gösterilen ve filmde Anna’nın zalim kocası Alexei Karenin’i canlandıran Jude Law senaryoyu okuduktan sonraki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Senaryo müthişti. Kitaptan önce onu okudum. Kendi içinde çok zengin. Bu uyarlamada, tek bir karakter bile dışarıda kalmıyor; her karakter özenle çizilmiş. Sevgi ve ilişkilerin farklı açılarına dürüst ve açık bir şekilde, yargılamadan bakılıyor. Tom’un diyalogları yazışı çok zarif. Ustaca yazılmış bir senaryo. Senaryoyu okuduktan sonra romanın kendisini de okuyunca, bunun ne kadar zor olduğunu fark ettim.”

Webster anlatıyor: “Bu hikâyedeki insanlar âşık oluyor, aşkları bitiyor ve bir şeyden etkilenmek için aynı  zamanda o şeyin sizi aydınlatması gerekiyor. Tom’un uyarlamasının zekâ kıvraklıklarıyla dolu olması hikâyenin ana noktalarının resmedilmesine fayda sağladı.”
2011 sonbaharında senaryo hazırdı ve Rusya ile Büyük Britanya’da mekân keşiflerine çıkıldı. Bevan anlatıyor: “Tolstoy’un  Moskova yakınlarındaki evine gitmek, kışın ortasında oradan gece treniyle St. Petersburg’a geçmek, herkese Anna’nın yaptığı yolculuğun hissini veren muhteşem bir yolculuk oldu.”

Film çekimleri başladıktan iki ay sonra yönetmen cesur bir kararla destansı bir aşk hikâyesi çekebilmek için daha tiyatral bir yaklaşım benimsemeye karar verdi.

Webster anlatıyor: “Joe, sıradan bir dönem filmi çekmek istemiyordu. Anna Karenina’ya daha tiyatral bir hava katma kararını verdiği zaman, seyircilere, daha önce izlediklerinden çok daha farklı bir bakış açısı sunan ama yine de bağ  kurabilecekleri bir hikâye.”

Daha önceki iki filminin de “sıradan dönem filmleri”  olmadığını belirten Wright şöyle diyor: “Formu ve ifadeyi keşfetmek hoşuma gidiyor. “Aşk ve Gurur”u veya “Kefaret”i çekerken en çok hoşuma giden şey büyük kısımlarının tek bir yerde çekilmesiydi. Bu da büyük oranda yaratıcı özgürlük sağlıyor. Anne Karenina’yı büyük oranda tek bir yerde çekebilsem, burası neresi olurdu diye düşündüm.

“İngiliz tarhçi Orlando Figes’in 2002 yılında çıkan kitabı Natasha’nın Dansı: Rusya’nın Kültürel Tarihi kitabında St. Petersburg’ün yüksek sosyetesine mensup kişilerin hayatlarını sahnede yaşarmış gibi yaşadıklarından bahsediliyor. Figes’in tezine göre Rusya daima kimlik krizi yaşamış, Doğu’nun mu Batı’nın mı bir parçası olduğundan emin olamamış. Anna Karenina’nın yazıldığı dönemde Ruslar, kesinlikle Batı Avrupa’nın bir parçası olduklarına ve Fransızlar gibi terbiye görmek istediklerine karar vemişler.”

Stoppard anlatıyor: “Opera, edebiyat ve diğer tüm sanatlarda Paris’in dengi olmaya çalışan bir toplum vardı.”Wright konuyu detaylandırıyor: “Fransızlar gibi giyindiler, ‘nasıl bir Fransız gibi davranılır’ isimli kitaplar okurlardı. Balo salonlarında aynalar olurdu ve Fransızlar gibi dans edip etmediklerini görmek için kendilerini izlerlerdi. Akıllarının bir yanının Fransız bir yanının da Rus kalmasını tembih ettiler. Rus tarafı, daima doğru davranıp doğru performans sergileyip sergilemediğini görmek için gözlem ve kontrol yapıyor. Tüm varlıkları nezaket, tavır ve kültüre dair ithal edilmiş fikirlerle dolu bir performansa dönüşmüştü.

“Koca bir toplum sürekli olarak olmadıkları bir şey olmaya çalışıyorlardı” diyor Knightley. Wright ekliyor: “Anna, Kont Cronsky ile tanışana kadar çok düzgün bir eşi canlandırıyor ama diğer herkes daima rol yapıyor. Ben de bu filmi bir tiyatroda konumlandırabiliriz diye düşündüm.” Oradan konsept netleşti; St. Petersburg ve Moskova’yı temsil etmek için tüm tiyatrallığıyla 1870’lerin tasfiye edilmiş çevreleriyle Wright, aksiyonun çürümeye yüz tutmuş güzel bir tiyatroda geçmesine, onun da kendi içinde aynı andan birden fazla yerde olmasına karar vermiş. Bu, Rus toplumunun o zamanlar içten çürümüş olmasına ithafen yapılmış bir metafor.

Stoppard anlatıyor: “Joe bana senaryoyu, sahne yönetimi dışında, değiştirmek istemediğini söyledi. Önce ne düşündüm bilmiyorum. Sonra elinde filme şu anki bakış açısını  içeren bir defterle geldi. Onu görünce, bu iş olur dedim.”

“Her şey Joe’nun hayal gücünden çıktı. Tiyatroda, sinemada, teatral temsillerde sınırları aşmayı daima sevmiştir. Her zaman onları görsel olarak keşfetmenin yeni yollarını arar. Estetik açıdan Anna Karenina onun ileriye doğru attığı bir adım.”

Wright anlatıyor: “İşin özünü ve anlatımı  daha iyi ifade etmenin de bir yoluydu bu. Sahnelerin özünü yakalayabilirdik. Tom’un senaryosuna, bir oyun yönetmeninin oyun metnine yaptığı  muameleyi yaptım. Hikâyenin özünde insan kalbi yatıyor. Sevginin nedeni ve nasılı, duygularımız söz konusu olduğunda insan olarak ne kadar samimi olduğumuz beni her zaman için çok etkilemiştir.”

GRUP TOPLANIYOR

Joe Wright, filmlerinde yaptığı yoğun hazırlık  çalışmalarıyla tanınır. Yönetmen her filminde, daha önce birlikte çalışmış olduğu birçok yetenekli zanaatkar ve oyuncuyla çalışır. Bu sayede bir aşinalık oluşuyor ve kendilerini bir tiyatro topluluğu gibi hissediyorlar – bu, Wright’in kendi ailesinin de olduğu tiyatro dünyasıyla kurduğu önemli bir kişisel ve mesleki bir bağlantı. Wright’a göre bu aşinalık, sinema filmi çekme sürecinin önemli bir parçası. Kendisi şöyle diyor: “Film yapma süreci çok korkutucudur ve beni seven ve beni kabul etmiş kişilerin desteğini almak çok önemlidir. Bu insanlar aynı zamanda yaratıcılık ve sanatsak açıdan kendilerine çok güvendiğim insanlardır.”

Anna Karenina, Wright’ın Working Title Films yapımcıları  Bevan ve Fellner’la dördüncü, yapımcı Paul Webster’la ve başrol oyuncusu Keira Knightley’le üçüncü filmi. Bu Oscar adayı yaratıcı ekip, “Aşk ve Gurur” ile “Kefaret” filmlerinde birlikte çalışmıştı.

Wright’ın daimi yapım tasarımcısı Sarah Greenwood ve set dekoratörü Katie Spencer (Sherlock Holmes filmlerini de çekmişlerdi), düzenli kostüm tasarımcısı Jacqueline Durran (Köstebek), sık sık beraber çalıştığı saç ve makyaj tasarımcı Ivana Primorac (Hanna); eski (ve şimdiki) kurgucusu Melanie Ann Oliver (Jane Eyre), “Kefaret”le Oscar kazanan müzisyen Dario Marianelli, kast direktörü Jina Jay ve lokasyon müdürü  Adam Richards (Aşk ve Gurur) ile “Kefaret” filmiyle Oscar’a aday gösterildikten sonra rekorlar kıran “Yenilmezler”i çekeen görüntü yönetmeni Seamus McGarvey de ekipte yer alıyor.

Bevan anlatıyor: “Bence Joe çok şanslı  çünkü deneyimli, enerjik ve ilgili bir ekibi var. Takım olarak çok verimli çalıştıklarına şüphe yok. Yönetmenlerin aynı  insanlarla çalışmasının faydası oluyor. Başka filmlerde boşa harcayacağınız zaman burada geçmiyor”

Hazırlık aşamasında da fikir tartışmaları  erkenden sık sık yapıldı. “Kefaret”te olduğu gibi Marianelli müziklerin çoğunu yapım öncesinde besteledi. Bu sayede filmin koreografisini, Sidi Larbi Cherkaoui de çekimlerden önce hazırlayıp prova ettirebildi.

Anna Karenina, 12 hafta süresinde 100 farklı  sette çekilen, 240 farklı sahnesi, 83 de konuşulan sahnesi olan destansı bir prodüksiyon. Dolayısıyla ekip her zamankinden daha hızlı, tıkır tıkır işlemeliydi. Wright’ın bizzat yürüttüğü titiz araştırmayı destek olması amacıyla Wright, yapım ve oyuncu ekibinin de aynısını yaparak fikirlerini masaya koymasını istedi.

Webster anlatıyor: “Joe kendini görsel ve edebi araştırmaya verir ve hikâyeyi anlatmak için girecekleri dünyayı  herkesin anlaması için onların da araştırma yapmasını  ister.”

Wright ayrıca filmin her karesini storyboard’lara çizdirir ve karakterlerin duygularının tam oturması için çekimleri kronolojik olarak yapar. Arada anlık gelişen olaylara da daima açıktır.
Wright, oyuncularına da haftalar süren yoğun provalar yaptırmış. Tom Stoppard bir gün seti ziyaret ederek oyuncularla konuşup , aşkın hikâyeye nasıl yayıldığını anlatmış. “Sosyal bir ilişki kurduk adeta ama işten bahsediyorduk. Çok cesur olduklarını düşündüğüm oyuncuların yanında biraz çekindim.”

Oyuncular, araştırma sunumları ve karakterlerin bulunduğu dünyayla ilgili konuşmalar vasıtasıyla Rus kültürel hayatı konusunda bilgilendirilmiş. Orlando Figes, kendilerine bir seminer dahi vermiş. Knightley anlatıyor: “Onun gibi birinden seminer aldığımız için çok şanslıydık. Onun bizimle konuşması  ve okuduğumuz kitabı, o dönemi ve kültürü daha iyi anlamamızı  sağladı.” Buna ek olarak oyuncular diyalekt koçu Jill McCullough ile de çalışmış. Kiminin ata benmek ve silah tutmak gibi fiziki beceriler de öğrenmesi gerekmiş.

Yönetmen ve koreografla birlikte oyuncular dans sekansları geliştirmekle kalmamış bireysel karakter hareketlerini de geliştirmişler. Koreografi film sunumunun çok hayati bir ögesi olduğundan, yaklaşık iki düzine dansçı Anna Karenina’da farklı  tiplerde karşımıza çıkıyor: Balo sahnelerindeki aristokratlardan, uşaklara ve hizmetlilere, egzotik dansçılardan ofisteki kâtiplere kadar.

Hazırlık çalışmalarının her aşaması  Wright’ın anlatmak istediği dünyanın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlıyor. Oyuncular tiyatro lokasyonuna adım attıklarında, hem karakterlerine hem de etraflarındaki insanlara ve topluma aşinaydı. Bu hissiyatı güçlendirmek için kendilerine bizzat seçilmiş,  İngiltere’de yaşayan Rus figüranlar eşlik etti. Wright anlatıyor: “Çekimlerden önce Rusça çıkan gazetelere ‘Anna Karenina’yı çektiğimi ve Rusça bilen figüranlar aradığımıza dair ilanlar verdik. 200-300 kişinin başvuracağını düşündük. Cumartesi sabahı herkese açık olan seçmelere geldiğimizde 1000’den fazla kişiyle karşılaştık. Her biriyle tek tek konuştuk. Hepsi olağanüstüydü ve çok eğlenceliydi. Dolayısıyla film aslında Ruslarla dolu. Filmimizin gerçekçi olmasına katkı sağladılar.”

DOSTLAR VE AİLE

Filmin kurgucusu Melanie Ann Oliver anlatıyor: “Joe Wright, herkese ileri gitmeleri için izin ve güven verirken, bir yandan da performanslar üzerinden filmin ayaklarının yere basmasını  sağlıyor.”

Böyle cesurca bir yaklaşım izleyen Anna Karenina’nın yönetmeni, oyunlarının tiyatro konseptini tamamen kabul etmesini istiyordu çünkü kendilerini çevreleyen şeylerin farkında olmadan oynayacaklardı. Onların çabaları sonucu seyirciler, kendilerini bu klasik hikâyeye daha önce hiç olmadığı kadar kaptıracak, sadece 19’uncu yüzyıl Rusya’sına değil karakterlerin dünyasının da içine gireceklerdi.

Knightley anlatıyor: “Tarihi her zaman çok sevmişimdir. Okumayı, ekranda canlandırmayı… Beni şu andan alıp, çok sevdiğim bir fanteziye götürüyor. Ama bu, çok farklı bir yaklaşımdı. Kendimizi sağlama alarak çektiğimiz bir uyarlama değildi. Joe beni ofisine çağırdı. Bir sürü çizim vardı. Onları bana anlatınca ben de “hadi öyleyse” dedim.”

Jude Law şöyle diyor: “Bu insanlar, gerçeklik tarafından kısıtlandıklarını hissetmeden, tuhaf sosyal oyunlar oynadıkları bir dünyadalar. Joe, bizim bu dünyaya adım atabileceğimiz bir dünya yarattı.”

Tim Bevan konuyu açıyor: “Anna Karenina’yı  , ailesini ve çok önemli bir rol üstlendiği aristokrat sosyeteyi ilk gördüğümüzde, duygular o zamanda ve o yerdeki yüksek sosyetede olması gerektiği gibi kontrol altında tutuluyor. Ama özel duygular film esnasında gün yüzüne çıktığında kalpler ve ruhlar uyanıyor ve toplum arasında büyük yankılar uyandırıyor.”

Wright devam ediyor: “Anna mükemmel eş. O, Madam Karenin. O ve kocasının sosyetede belli bir konumu var. Sonra bir anda bir başka adam ona başka bir yaşam, sevgi ve varlık biçimi sunuyor.”

Tom Stoppard şöyle diyor: “Ona, daha önce olmayan bir şey oluyor. Onun haberi olmadığı bir şey. Aslında hiçbir şeyden mahrum olmadığı ama bir şeylerin eksik olduğu bir hayatı var.”

Wright: “Tiyatro sahnesi, her bireyin bir oyuna çıkıp toplum içinde kendilerine verilen rolü canlandırdığı  fikrini zenginleştiriyor. Etrafındakileri izlerken, aynı zamanda kendileri de izleniyor. Ana karakterlerin ikilemleri yapay ortamlarda geliştiriliyor ve sinemaseverler hayal güçlerini kullanmaya mecbur kalıyor.”
Tiyatro sahnesinden bağımsız olarak Wright, stilize değil de doğal olan ama gerektiğinde iki türlüsünü de yapabilecek oyuncular arıyordu. Bir açıdan bunlar bir tiyatro topluluğu olacaktı.
Kast direktörü Jina Jay anlatıyor: “Harika bir romandan çıkan ve oyuncuların canlandırması gereken çok zengin karakterler vardı.” Jay, çok daha küçük roller için bile çok saygın yetenekler kadroya dâhil etmişti ama bu hikâyenin aşk üçgeni için hiçbir araştırma yapılmadı. Wright ve Knightley “Kefaret” filminin setinde Knightley’nin bir gün Anna’yı canlandırmasını konuşmuşlardı. Wright, Knightley’nin duygusal olarak karmaşık karakteri çok iyi canlandıracağından emindi: “Keira çok çalışkan bir oyuncu. Detaylara çok dikkat ediyor. Çok güçlü ve korkusuz. Tam da bu filmde istediğim özellikler.”

Knightley, hazırlık aşamasında romanı tekrar okumuş ve karaktere karşı beslediği duyguların geliştiğini görmüş. Kitabın olağanüstü bir karaktere sahip romantik bir kitap olduğunu hatırlıyorum. Ama çekimlerden önce tekrar okuduğumda, onu müthiş olduğu kadar çok daha karanlık buldum ve Anna Karenina’nın kahraman mı yoksa anti kahraman mı olduğunu düşündüm. Bence Tolstoy için de bu böyleydi. Bendeki kopyanın altı çok çiziliydi, Joe’yla mütemadiyen birbirimizi Anna hakkında sorguluyorduk. İyiyi, kötüyü, kibarlığı ve zalimliği göstermemiz gerektiğine karar vermiştik. Bunu Tom’la da konuştum. Anna’yı anlamak, her yanıyla onu yakalamak istedim. Anna Karenina üstlendiğim en zorlu proje oldu, onu fazla kibar göstermeden canlandırmam gerektiğini biliyordum.”

Webster şöyle diyor: “Bence Tolstoy’un kendisi de Anna karakterine aşık olmaya başlamıştı. Bu da kendine rağmen aşık olma temasını güçlendirdi.”

Stoppard anlatıyor: “Birçok üst sınıf aristokrat toplumlarda flört, zina hiç hoş karşılanmaz. Bu tam olarak Rus fenomeni sayılmaz ama İngiltere buna çok da yabancı değil.”

“Anna’nın yaptığıyla onun tanıdığı insanların yapmış olduğu ya da yapmakta olduğu şeyler, hoş olmayan bil cilveleşme veya eğlence değil. Bu kadın evlendiğinde çok gençmiş ve uzun zamandır da evli. Ona göre hayatta eline son bir fırsat geçiyor. Ama bu fırsatı kullanması toplumdaki konumunu etkiliyor. Söyledikleri gibi “Kanunları çiğnemekten daha kötü bir şey yaptı, kuralları çiğnedi.”

Juda Law da Anna’nın yaşça büyük kocasını  canlandırmak için fiziki görünümünü değiştirdi, sosyetenin saygı duyulan ağırbaşlı bir üyesi tipine büründü.  Bevan anlatıyor: “Jude’ın yaşlıca bir adamı canlandırması çok cesurcaydı. Karaktere büründü. Bence Tom’la ikisi Karenin’e kitapta yer almayan başka bir boyut kattı. Burada daha olgun bir karakter, sadece bir soğuk nevale değil.”

Law anlatıyor: “Karenin, hükûmette etkili bir konuma sahip ve kendini tamamen işine adamış. İşinde de çok iyi. Ahlak kurallarına çok bağlı. Davranışları ve duyguları  kontrollü; kendi evinde, kendi ailesinin yanındayken bile. Karısının düşüncesizliği sadece evliliklerini değil, Rus yüksek sosyetesinin de yapısını etkileyecek güçte. Hikâyedeki her karaktere karşı anlayışlıyım. Her tarafı anlamak lazım. Tolstoy’un romanı o yüzden bu kadar seviliyor ve tartışmalara sebep oluyor. Bana göre Karenin’in ilk kez kalbi kırılıyor. Karenin, kendince evliliğine çok şey veriyor; tutku ve romantizm hariç ama bunlar, onun içinde olan şeyler değil. Muhtemelen yetiştiriliş tarzı yüzünden. Ailesinden ne gördüyse onu yapıyor. Zamanla, kademe kademe hassaslığının ve kırılganlığının nasıl ortaya çıktığını görüyoruz. Hayatının büyük bir kısmını oluşturan işinden biraz uzaklaşıyor ve karısı ve ailesi için savaşma isteği duyan insan ortaya çıkıyor. En sonunda, oldukça ilginç bir yolculuk yapıyor.”

Knightley anlatıyor: “Jude ve ben, çift arasında nasıl sevgi olduğuna değinmek istedik. Ne trajiktir ki Anna, arada sevgi olmadığını düşünüyor. Karenin’se bunu dile getiremiyor.”
Law devam ediyor: “Başka bir oyuncu karşısında oynaması kolay sahneler değil bunlar. Keira ve ben, Joe’yla bol bol hazırlık yaptık, evliliklerinin mutlu zamanlarını  konuştuk ki sette bu duyguları ortaya çıkartabilelim.”

Wright şöyle diyor: “Jude’a parlayabileceği bir alan vermek istedim çünkü onun ne harika bir oyuncu olduğunu biliyorum. Kendisini uzun zamandır böyle bir rolde izlememiştik.”
Aaron Taylor-Johnson, Anna’nın tutkuya susamışlığını  ortaya çıkaran ama sonunda ağır bir bedel yaşamasına sebep olan Kont Vronsky rolü için Wright’ın radarına çoktan girmişti. Wright, parlayan yıldızla Knightley’ye Kaliforniya’da deneme çekimi yaptığında onu, kendini bu role adayacak, baştan çıkarıcı  ama duyarları adam rolünü çok iyi canlandıracak biri olarak gördü. Aaron, Keira’dan biraz da küçük. Romanda da Vronsky, Anna’dan genç.”

Webster’a göre Aaron, kamera karşısında çok rahat ve neyi ne kadar yapacağını çok iyi biliyor. Taylor-Johnson, başrol oyuncusundan çok etkilenmiş. “Onun Anna Karenina için yaptığı hazırlığı başka kimsenin yaptığını görmedim. Onun kitap kopyasında renkli not kağıtları vardı, senaryodan sahneleri kontrol ederek gidiyordu. Anna’nın yaşadıklarını yaşamış bazı insanlarla da konuştuğunu biliyorum. Bir oyuncu olarak, size olabilecek en iyi şekilde meydan okur. Sahne sadece sizin bile olsa o, daima yanınızda olur.”

Kngihtley de Taylor-Johnson’ın içgüdüleriyle hareket eden bir oyuncu olduğunu ve bu içgüdülerinin de zamanlamasının  çok doğru olduğunu söylüyor. Taylor-Johnson’a göre karakteri ayrıcalıklı bir geçmişten geliyor. Kendisi de yükselmekte olan bir subay. Ama Anna’yla karşılaşınca dünyası çok değişiyor. Onun gibi kimseyi görmemiş. Olağanüstü bir şey bu. Ona sahip olması gerektiğini biliyor ve onun ilgisini çekmek için cazibesini kullanıyor. Evli olmasına rağmen Anna’nın peşinden koşuyor. Sosyetede evlilik dışı ilişki yaşamaya ve metres tutmaya izin veriliyor ama kocanı ya da karını asla bir başkası için terk edemezsin. Yine de Vronsky her şeyini Anna’ya adıyor. Ona tapıyor ve buna engel olamıyor.

Stoppard şöyle diyor: “Filmde pozitif olarak gördüğümüz bir şey var. Vronsky ilişkinin lideri konumunu alıyor. O, romantik bir figür ve çok yakışıklı bir çocuk.” Taylor-Johnson ekliyor: “Önce kibrine şahit oluyoruz ama sonra Anna için nelerden vazgeçmeyi göze aldığını, güveninin yüreğinden geldiğini görüyoruz. Joe ve ben onun saf olup olmadığını konuştuk. Ben sürekli ‘Dürüst biri o. Vronsky’yi çok iyi anlıyorum ve bu yüzden de onu canlandırabileceğimi hissediyorum’ dedim.”
Levin’in Kitty’ye olan aşkı daha nazik ve daha masumane. Ama o da toplumun tacizlerine maruz kalıyor. Oyuncu Domhnall Gleeson, Levin rolü için okuma yaptığında performansı  herkesi çok etkilemiş ve rol bir anda kendisinin olmuş.  Levin’in çok saf bir sevgi anlayışı var. Sevebileceği tek bir kişi olduğunu sanıyor. İdealindekini gerçekleştirmek istiyor ki bu da her zaman gerçek hayatla uyum göstermiyor. Ama hikâyede hemen hemen gerçek dünyada yaşayan bir tek o var. Yaşadığı sevginin gerçekliğini, yaşadığı yerden bile anlayabiliyoruz. St. Petersburg ve Moskova sosyetesinden, tiyatrodan uzakta yaşıyor. Şehir dışında gerçek dünyada geçimini sağlıyor ve çiftçilikle meşgul oluyor. Sofistike sosyeten uzakta.

“Buna rağmen aristokrasi ve serfler arasında kalıyor, sevdiği kadın kendine yapay gelen bir yerde de olsa o, kendisine doğada bir ev bulmaya çalışıyor. Ama çok gerçek bir bağlantıları var. Levin, Kitty’yi kazanıp onu kendi gerçek dünyasına getirmek için bir yolculuğa çıkmalı. Onun, düşündüğünden daha iyi bir kadın olduğunu fark ediyor.”

Kitty’yi gelecek vadeden İsveçli oyuncu Alicia Vikander canlandırıyor ve bu onun İngilizce konuştuğu ilk rolü. Rol, Vikander’ın duygusal bir yolculuğa çıkmasını  gerektirmiş. Karakteri masum ve hayat dolu biri olarak karşımıza çıkıyor ama Vronsky’nin onu reddetmesiyle kalbi kırılıyor. Sonra hayatla ve sevgiyle tekrar barışıyor.

Oyuncunun yıllarca bale eğitimi almasının  çok faydası olmuş. “Domhnall ve ben koreograf Sidi Larbi Cherkaoui’yle çalıştık. Hareketlerle karakterler arası temas kurmaya çalıştık. Kitty’nin hikâyenin başında odaya girmesi, koşması ve son sahnelerdeki hâlleri arasında büyük fark var. Peşin hükümleri olmayan, sosyetedeki konumunu düşünen biri. Bu da onu daha sonra olacaklara hazırlıyor.”

Bevan anlatıyor “Seyirci, daha önce Domhnall veya Alicia’yı izlememiş olabilir ama müthişler. Karakterleri gibi genç insanlar oldukları için performanslarında da bir tazelik var.”
Webster da aynı fikirde:” Birbirlerini tamamlıyorlar. Alicia bu role dört elle sarıldı. Domhnall da ne güçlü bir oyuncu olduğunu gösteriyor.”

“Aşk ve Gurur”daki yapımcıları ve rol arkadaşıyla tekrar bir araya gelen bir diğer kişi de BAFTA ödüllü oyuncu, Anna’nın kardeşi Oblonsky’yi canlandıran Matthew Macfadyen. Oyuncu anlatıyor: “Oblonsky çok dobra biri. Hikâyeye biraz mizah, biraz sıcaklık katıyor. Sevdiği ve değer verdiği kişilere yardım etmeye çalışıyor, özellikle de arkadaşı Levin’in çöpçatanlığını yapmaya çalışıyor. Oblonsky, geldiği zaman bir partiye renk katan insanlardan. Çok meraklı biri. Cinselliği, içmeyi, yemeyi çok seviyor. Bana göre çok cazip bir karakterdi çünkü içgözlem yapması gerekmiyor. Ben onu kötü bir adam olarak görmüyorum. Bu rolü keyifle canlandırdım. Tabii bırakmak zorunda kaldığım bıyık dışında.”

Emmy ödüllü oyuncu, Oblonsky’nin eşi ve Anna’nın yengesi Dolly’yi canlandıran Kelly Macdonald anlatıyor: “Matthew rolünü çok iyi canlandırıyor. Çok da doğru oynuyor; karizmatik, sinir bozucu, sevimli ve bencil bir şekilde tutku bağımlısı.”
Oyuncu Dolly’nin mizacını anladığını  düşünüyor. “Dolly, hayran olduğu bir adamla evli. Ailesine tutkun. Sürekli hamile. Kocasının, çocuklara bakması gereken kadınla ilişki yaşadığını öğrenene kadar hayatından çok memnun. İlişkisinde aldatıldığını ve aptal yerine konduğunu öğrenmek onu yıkıyor ve hayran olduğu ve kız kardeşi gibi sevdiği Anna’yla olan ilişkisi ona yardım ediyor. Dikkatini ailesine veriyor. En sonunda Dolly, kocasının davranışlarını kabul ediyor. Kocasını seviyor, kocasının da kendisini sevdiğini biliyor ama Anna’nın yaptığını yapacak, bağımsız bir hayat arayışına girecek cesareti yok. O dönemde ve o yerde hiçbir kadın zaten buna sahip olamazdı.”

Prenses Betsy Tverskoy rolünüyse, iki Olivier ödülü  sahibi Ruth Wilson canlandırıyor. Filmin teatral kurgusu için deneyimli tiyatrocu kesinlikle biçilmiş kaftan. Wilson anlatıyor: “Joe bana, daha geleneksel bir dönem filminde olabileceğimden çok daha fazla şaşaalı olma izni verdi. Diyalekt koçu Jill McCullough ile yaptığımız Betsy’nin konuşma çalışmaları çok eğlenceliydi.
Kont Vronsky ve kardeşi Alexander’ın annesi Kontes Vronsky’yi ise Olivia Williams canlandırıyor. Wright’la “Hanna”da çalışan Williams, Joe ve ekibiyle film çekmek benzersiz bir iş birliği düşüncesinde olduğu için Anna Karenina filminde yer almak istemiş. Karakterini çok seven Williams, onun yaşlandıkça güzelleştiğini söylüyor. Oyuncu karakterini canlandırırken Oscar ödüllü oyuncu Peggy Ashcroft’u örnek almış. “Karakterimin Anna’yla tanıştığı sahnede öncelikli motivasyonu hırs. Aşk çok gerilerde. Muhafaza etmesi gereken bir görüntüsü olduğunu düşünüyor, sosyetede konumunu korumaya çalışıyor. Karakterin, kostüm saç ve makyaj departmanlarıyla çözdüğüm birçok detayı oldu. Ama Joe bir noktada, “burada altmetin kullanma” dedi.”

İki kez Oscar’a aday gösterilen Emily Watson, Kontes Lydia Ivanovna’yı canlandırıyor. Kendisi Anna’nın davranışını tasvip etmiyor. Oyuncu anlatıyor: “bastırılmış cinsel enerjisinden kaynaklanan bir tutku içerisinde. Karenin’e olan tutkusunu, dini şevkle karıştırıyor. Bu hikâye çok sofistike. Bizimkinden çok daha yiğit ve cesur bir zamanda geçiyor.”

“Downtown Abbey” dizisinde dünya çapında dikkat çekmeden önce Wright için Hanna filminde çok kısa süre görünen Michelle Dockery, Anna Karenina’da Betsy’nin camiasının içindeki sosyetiklerden biri olan Prenses Myagkaya’yı canlandırıyor. “Joe’nun detaylı çalışma şeklini çok seviyorum. Bu karakteri canlandırmak çok eğlenceliydi. Anna’ya ilgi gösteriyor. Bunu iyi niyetinden yaptığını düşünmek istesem de daha ziyade bir skandalla bağlantısı olması hoşuna gittiği için yapıyor sanırım.”

Kont Vronsky’nin kardeşi Alexander Vronsky’yi Fransız oyuncu Raphael Personnaz canlandırıyor. Anna Karenina, kendisinin İngilzce konuştuğu ilk film. Personnaz karakterinin annesinin düşünceleri ve istekleriyle sosyetenin kuralları yönünde şekillendiğini düşünüyor. “Alexander’ın hayatında aşk yok. Bir anlamda üzgün bir karakter. Gerçi o dönemde Rusya’da mutluluk ve aşk, birçok insan için öncül amaç değil. Hikâyede Anna ve Kont Vronsky istisna.”
Macdonald anlatıyor: “Harika bir kadro var. Ben oynamasam da bu filmi izlemek için can atardım. İçinde birçok oyuncunun bulunduğu bir sürü sahne var. Joe’nun şevkiyle, asla kendinizi kaybolmuş hissetmiyorsunuz.”

Macfadyen ekliyor: “Joe, herkesi ailenizmiş  gibi hissettiriyor. Oyuncularla e geçtikleri süreçlerle çok ilgileniyor.”

Webster şöyle diyor: “Yaptıkları provalar sonucunda oyuncular sete geldiğinde, karakterlerinin kim olduğu konusunda çok rahatlardı. Joe, doğaçlama yapmaları ve süreci zenginleştirecek memnuniyet verici kazalar için de onlara alan bırakıyor.”

SAHNE BİR DÜNYA


Yapım öncesindeki aylarda, Joe Wright ve iş  birliği yaptığı kişiler Rusya’yı ve 1870’lerdeki toplumu inceleyip, bir imparatorluğun alacakaranlığı olan dönemi anlamaya çalıştılar. Yüzlerce görsel referans ve manzara resimleri, yönetmenin benzersiz vizyonunu gerçekleştirmek içim bir araya getirildi.

Yapım tasarımcısı Sarah Greenwood ve ekibi birçok lokasyon gezdi.  Bunlara Londra’daki lanetli Alexandra Palace tiyatrosu da dâhil. Sonunda her şeyi sıfırdan yapmaya karar verdiler.
Tiyatronun iç kısmı, “Kefaret”in savaş dönemi hastane sahnelerinin de çekildiği İngiltere’deki Shepperton Studios’un C Sahnesinde inşa edildi. C Sahnesi kısa süre içinde sürekli olarak açık olmaya başladı. Gerek çekim gerekse inşaat işleri için. Sorumlu sanat yönetmeni Niall Moroney ve tiyatro seti sanat yönetmeni Nick Gottshalk’yun koordine çalışmaları  sayesinde çekimler yapıldığında inşaat, boya, aksesuar ve ışık departmanı hazır bekliyor ve çekim biter bitmez bir sonraki setin kurulumuna başlıyorlardı.

Sahne arası geçişler, ana sahnedeki boyanmış arka planlarla yapıldı. Bu geçiş manzaraları arasında St. Petersburg, Moskova ve Betsy’nin suarelerindeki yıldızlı  gökyüzü de var.
Macfadyen anlatıyor: “Sahneler Rusya’nın içinde ve civarında olduğu için tiyatronun tamamı bana Bolşoy Balesi’nin sahne aldığı bir yer izlenimi veriyordu.”

Buz sahası, balo ve opera gibi en büyük set parçaları, tiyatro alanına çok uygundu. Yarış sekansı için oditoryumun ortasına bir padok yerleştirildi. Yüksek sınıf mensupları  üstte, çalışan sınıf sahne seviyesinin altındaydı. Ama canlı  atlar ve ata binen jokeylerle çekim yapmak pratik olmayacağı için, ikinci ekip filmin yarış sahnelerini ayrıca çekti ve bu görüntüler ardından kurgucu Melianie Ann Oliver ve departmanı tarafından birleştirildi.

Çekimler başladıktan birkaç gün sonra sete giden Stoppard şöyle diyor: “10 dakikalık görüntü izledim ve ‘oluyor bu iş’ dedim. Joe ve Tim’i arayıp içimin ne kadar rahatladığını söyledim.
Lojistik gereksinimler yüzünden buz pisti sekansının tiyatro alanında ilk olarak çekilmesi gerekiyordu. İngilterede’ki “Dancing On Ice” programının ardındaki firma, bir günlük  çekim için tiyatro oditoryumu parametreleri dahilinde bir buz pisti yapmaları için çağırıldı. Sonra buz erimeye bırakıldı  ve alan bir sonraki giydirmesin hazırlandı.
Yönetmenin, filmi tiyatro sahnesinde çekme fikri üzerine Keira Knightley şöyle diyor: “Joe’nun bunu tiyatroda çekme konsepti son derece akıllıca bir fikirdi çünkü içgüdüsel olarak insan tiyatroya girer girmez hayal gücünü kullanması  gerektiğini biliyor.”

Bazı setler, Shepperton’daki farklı  stüdyolarda inşa edildi. Bunlara aksesuar odası (Oblonsky’lerin evinin misafir odası), Oblonsky’lerin yemek odası, tiyatro sahnesinin yanındaki zemin (tren istasyonu). Karenin’lerin St. Petersburg’daki evi B Sahnesi’ne kuruldu, Grand Hotel de D Sahnesine. Toplamda Shepperton’da dört stüdyo kullanıldı.

Set dekoratörü Katie Spencer anlatıyor: “St. Petersburg çok daha klasik ve Batı’ya daha çok benziyor. Dolayısıyla Karenin’lerin evi Oblonsky’lerin Moskova’daki evlerinden daha derli toplu. Oblonsky’lerin evinin dekorasyonu biraz daha karmaşıktı.  Aristokrat sınıfından olsalar da babaları paralarının büyük bir kısmını harcıyor. İyi yiyor, içiyor. Şansları dönmek üzere. Bu yüzden daha doğal bir ortam olması gerekiyordu.”

Karenin’lerin evinin resmiliği mermer zeminler, elle boyanmış duvar motifleri ve daha karanlık renkler kullanılarak elde edildi. Ağır kapılar, derin renkli ve erkeksi yatak odasına açılıyor. Anna ve Karenin’in evliliğinin klastrofobik ve baskıcı  olduğunun sinyallerini veriyor.
Tiyatro sahnesinin küçük ölçekli bir versiyonu Oxfordshire’deki Didcot Demiryolu Merkezi’ne inşa edildi. Burası, Kontro Vronskyy ve Oblonsky’nin anne ve kız kardeşlerini karşıladıkları  yer. Tiyatrı sahnesinden, tren platformuna iniyorlar. Bu etkiyi oditoryumda da görüyoruz.

Tiyatronun dışı tamamen Levin’in ve Pokrovskoe’daki kırsal alandaki malikanesinin dünyası.  Levin, tarlada hizmetkarlarıyla birlikte çalışıyor. Arkadaşı Oblonsky ile birlikteyken tiyatroya giriyor ve Kitty ile evlenmek istiyor. Bunun dışında Moskova ve St. Petersburg’dan uzak, daha gerçekçi bir yaşam sürmek istiyor. Levin’in içeride geçen sahneleri de setlerde ama dış sahneleri gerçek mekanlarda çekildi. Güney İngiltere kırsalında ve Adam Richards’ın mekan keşfine çıktığı sırada bulduğu Rusya’daki bir yerde.

Levin’i canlandıran Donhnall Gleeson, tırpanla ekin biçmeyi de öğrenmiş. “İlk başlarda berbattım. Tırpanlar çok tehlikeli aletler. Ama sonunda iyi olduğumu söylediler. Yalan söylemiş de olabilirler ama iki gün boyunca Salisbury’de çekim yaptık ve müthişti. Elinizde o tırpanla kim olduğunuzu düşünmeyi bırakıyor, kendiniz oluyorsunuz.”

Wright’ın çocukluğu tiyatro ve kuklalar arasında geçtiği için bu, Oblonsky’lerin içinde birçok oyuncağın olduğu, Anna’nın yeğenleriyle içinde oturduğu büyük ölçekli oyuncak evin de bulunduğu misafir odası giydirmelerini çok etkilemiş. Kelly Macdonald setin Alladdin’in mağarası gibi olduğunu söylerken Macfadyen şöyle diyor: “Aksesuar odasında olmamız çok mantıklı. Oblonsky’lerin altı çocuğu olduğu için hayatlarının her parçası bir yerlerde.”

Greenwood anlatıyor: “Evin iç kısmı, gerçek boyutta setler yapıldığı takdirde görüneceği şeklin bir temsili.”
Anna’nın oğlu Serozha’nın kış Rusya kırsalında giden ve sonra Anna’yı Moskova yolculuğuna götüren tam boyutlu bir trene dönüşen oyuncak bir treni var.
Gleeson şöyle diyor: “Her şeyin tek yerde olmasının biz, kısıtladığı düşünülebilir ama aslında herkesin hayal gücü sayesinde olasılıkların sonu yoktu. Sete geldiğinizde gördükleriniz sizi sürekli şaşırtıyordu.”

IŞIKLAR, KAMERA VE FAZLASI

Görüntü yönetmeni Seamus McGarvey’nin Joe Wright’la iş arkadaşlığı yıllar öncesine dayanıyor. Ekibin çoğuyla da “Kefaret” filminde birlikte çalışmış.

McGarvey anlatıyor: “Tiyatro binasında olmak ve Shepperton’da bulunmak filmi görüntü açısından benim için zenginleştirdi. Daha çok kontrol sahibiydim. Özellikle ışıklandırma konusunda. Sarah ve Jacqueline’le birebir çalışabildim. Bu sayede görüntü bütünlüğü elde etmek daha kolay oldu. Özellikle de Joe’nun istediği mizanseni yakalayabildik.

Anna Karenina anamorfik objektifle çekirdi. Bu, biraz daha ışık isteyen bir sistem.  Tiyatro ışıklandırması  çekim uzunluğuna göre ayarlandı. Mütemadiyen başında bir operatör vardı ve Wright’la McGarvey’nin talimatları doğrultusunda ışıklandırmayı ayarladı.

Aaron Taylor-Johnson anlatıyor: “Onlarınki ideal bir iş ilişkisi. Joe, objektifin milimetresini söylüyor, Seamus da Joe’nun istediği çekimi yapıyordu.”

“Kefaret”te 1935’li yılların görüntüsünü vermek için Christian Dior çorapları kamera objektifine geçirilerek filtre olarak kullanılmıştı. McGarvey yine aynı tekbiği kullanarak Anna Karenina’ya güzel bir ışıltı kattı. Mcgarvey bunun çok güzel bir efekt oluşturduğunu ve karakterin teninde çok güzel durduğunu söylüyor.

Wright, kendini, görüntü yönetmenlerini, oyuncularını ve yapım ekibini kompleks kamera hareketleriyle zorlamasıyla bilinir. “Kefaret”teki Dunkirk plajı ve “Hanna”daki takip ve kavga sekanslarını buna örnek gösterebiliriz. Anna Karenina’da, kameralar buz pistinin üzerine kurulan iskelelere yerleştirildi,  bir steadicam yağmurdan kaçma sahnesinde mütemadiyen Oblonsky ailesini ve Levin ile Kitty’yi izledi. Kamera aynı zamanda görkemli balo salonuna giren Kitty’nin bakış açısını da bize gösteriyor.

Wright ve McGarvey büyüleyici efektlerin ve görsellerin, post prodüksiyonda değil de çekim sırasında sette oluşturulmasını  tercih etti. Bu da bazı denemeler yapılmasını gerektirdi; ışık azaltıldı veya ışık kırıcı aynalar kullanıldı.  McGarvey şöyle diyor: “Oyuncakçı dükkanındaki çocuk gibiydim. Canım arkadaşım, birkaç yıl önce vefat eden görüntü yönetmeni Jack Cardiff, benim mihenk taşımdır. “The Red Shoes” ve “Black Narcissus” gibi filmlerde neler yaptığına bakarım. Daima yeni keşifler yapar, ışığı, objektif özelliklerini ve filmin yapısal özelliklerini düşünürdü. Anna Karenina’da her tür fiziksel şekilde görüntüleri zenginleştirmeye çalıştık. Görüntü her zaman görkemli olmak zorunda değildir; biraz hafifliği de olacak, dramaya eşlik edecek.”
Wright ekliyor: “Filmim, teatral ‘sınırlamalar’  yüzünden daha sinematik olduğunu fark ettim.”

AŞKIN GÖRÜNÜMÜ

Paul Webster Joe Wright’ın çalıştığı  en hazırlıklı yönetmen olduğunu anlatıyor: “Film kafasında. Kare kare, sahne sahne kafasında onu işliyor. Anna Karenina’da storyboard sayısı çok fazlaydı, daha önce çektiğimiz filmlerden de fazlaydı. Her mekanı veya yerine göre seti belirliyor. Sonra bu bilgileri ekibiyle paylaşıyor. Herkes anlatılan hikâyeye katkıda bulunuyor. Yapım sırasında bir değişiklik olursa herkese haber veriyordu.”

JAcqueline Durran anlatıyor: “Her sahnenin nasıl görüneceği Joe’nun aklındaydı. Sizin göreviniz bunun ne olduğunu bulmak ve fikrini gerçekleştirmeye çalışmak. O her şeyi önceden düşünüyor ama sizin ona vereceğiniz şeyleri kullanmak için de can atıyor.”

Wright, Durran’dan Anna’nın kostümlerinin 1950’lerdeki tarzda olup 1870’lerin havasını taşımasını istediğini söyledi. Keira Knightley “tek bir zaman diliminde kısıtlı  olmamak çok özgür kılıcıydı.”

Anna’nın görüntüsü, lüks, Fransız kıyafetleri giyen Rus aristokrasisindeki konumuna uygun olmalıydı.

Kostüm tasarımcının araştırması, Fransız moda öncüleri Balenciaga, Dior, dönem fotoğrafçılarını  da içeriyordu. “Joe’nun fikrini çok gerçekçi buldum çünkü  1950’lerin dikilmiş kıyafetleri önceki dönemlere ait gibi görünüyordu. 1870’lerin kıyafetleriyle karşılaştırdığımızda arada 80 yıllık bir süre olsa da iki dönem birbiriyle çok iyi uyum gösteriyordu. 50’lerin kıyafetlerini biraz daha şıklaştırdık. Anna’nın etek biçimi 1870’lerin tarzında, bunu bozmadım hiç. Ama üst kısımlar 1950’lere kayıyor. Anna’nın gri ipek ceketi gibi bazı diğer kostümlerde de 1950’lerin havası var.”

“Kefaret”te olduğu gibi Durran, Sarah Greenwood ve Ivana Primorac’la yakinen çalışmış. Temaları ve renk paletlerini konuşmuş, referans materyal takası yapmışlar. Her biri kendi düşüncesini de ortaya koymuş.

Durran anlatıyor: “Ivana’yla kostümlere ve karakterlere uygun saç ve makyajları konuştuk. Sarah, bir sahneyi az çok kestirebiliyor. Joe başlarda provalara gelip ‘bence şu yoldan gitmeliyiz’diyor.”

Wright, Primorac’tan, Anna’nın sofistike görünümünü  yumuşak, koyu lülelerle geliştirmesini istemiş. Bu tarz, başka hiçbir kadın karakterde yok. İç güzelliğini yansıtacak da bir makyaj yapılacaktı.

Knightley’ye “Kefaret”te inanılmaz yeşil elbiseyi giydiren, “Aşk ve Gurur”daki gardrobunu da hazırlayan Durran, oyuncuyla Wright’ın istediği görünümü destekleyebilmenin yollarını konuşmuş: “Keira, giydirmesi ideal bir oyuncudur. İş birlikçidir. Yapılacak düzenlemelerle ilgili çok güzel önerileri olur. Anna’nın tematik olarak kullandığı renkler ilk etapta koyu. Mesela Karenin’lerin evinde onu ilk gördüğümüzde üzerindeki kırmızı elbise gibi. Ama Vronsky’ye ilgi duymaya başladığında daha açık tonlar kullanmaya başlıyor. Daha sonra kıskançlığı devreye girip paranoyaklaşınca tekrar koyu renklere dönüyor.”

Baloda Knightley, 2 milyon dolar değerinde, kendisine Chanel’den çekim için kiralanan, bir pırlantayla geliyor.

Anna’nın aşk hayatındaki iki adamın, toplum içindeki konumları itibarıyla farklı tarzları var. Kont Vronsky’nin tarz üniformaları, dönemin Rus üniformalarından etkilenilerek yapılmış. Açık mavi ve beyazlar. Sarı saçı ve mavi gözleriyle diğer erkeklerden ayrılıyor.

Karenin’in kostümleri 19’uncu yüzyıl  çarlık üniformalarına dayanıyor. Tasarımlar, karakteri için sadeleştirildi. Toplum içindeki gücünü ve konumunu resmediyor. Durran anlatıyor: “Jude Law, detay eklemektense çıkarmanın daha iyi olacağı fikrindeydi. Karenin’e bir manastır hayatı yaşıyor havası verdik. Evinde robdöşambrıyla dolaşıyor.”

Law anlatıyor: “Bence kostümler, saç ve makyajın insana çok faydası oluyor çünkü karakterinizin nasıl bir tipi olacağına dair bir fikir ediniyorsunuz. Gerçi son ana kadar da göremiyorsunuz.”

Primorac anlatıyor: “Her şey tamamlandığında, artık Jude’dan eser kalmamış, kitapta anlatılan Karenin olmuştu. Karakterin tırnaklarından boynuna her şeyin üzerinden geçmiştik. Karenin’in saçlarının dökülmekte olduğunu göstermek için kısmi olarak kafasını kazımamız gerekiyordu. Jude, bunu çok iyi karşıladı. Birkaç ay öyle kalacak olsa da bunu yapmayı çok istedi.”

Levin’in köylü tarzı giyimi için kitaptan referans aldıklarını söyleyen Durran şöyle devam ediyor: “Kuzey ve Güney Rusya’yı harmanlayarak, Levin’e de sadık kalarak melez bir tarz yarattık.”

Kelly Macdonald anlatıyor: “Kadınlar için hep kabarık kumaşlar vardı. Karakterim hamileyken salyangoz gibi oradan oraya gidiyordum. En azından korse takmıyordum çünkü takınca “öğlen ben çok yemeyeceğim” oluyorsunuz.”

Ruth Wilson devam ediyor: “bu karakterleri sıkıyorlar, çekiştiriyorlar. Kıyafetler de bunu işaret ediyor. Jacqueline, Ivana ve ben Betsy’yi hem manipülatif hem de boyun eğen biri olduğunu nasıl anlatacağımızı konuştuk. Tipiyle, odadaki herkesten daha dramatik.”
Betsy, detaylı saçı ve makyajıyla diğer kadın karakterlerden ayrı duruyor. Durran, Joe’nun kendisine verdiği fikirle ‘geyşa’ fikri üzerinde çalışıyor. 1870’lerin şekillerini Japon fikirlerine döünüştürdük. Yine 1950’lerin kıyafetleriyle inanılmaz bir bağlantı oluştu çünkü  Balenciaga, kimono yaka çalışıyordu.”
Baloda ve Betsy’nin suarelerindeki kadın dansçılar pastel renkler giyiyor. Bunların üzerinde de hafif bir leke var. Bu da parçası oldukları toplumun yozlaşmışlığının bir sembolü.

Erkek dansçılar, teatral bir performans sırasındaki tiyatro topluluğu gibi, film süresince farklı rollerde yer alıyor. Oblonsky’lerin ofisinde kostümlerinin üstüne yeşil ceketler giyiyorlar, koreografisi yapılmış bir şekilde, birlik hâlinde daktilo yazıyorlar ve bir anda önlükleri takıp garson oluyorlar.

Hem erkek hem kadın dansçıların canlandırdığı  hizmetçilerin bir sahneden diğerine sessizce geçişini anlamıyoruz bile. Adeta görünmezler, tıpkı toplumdaki konumları gibi.

HAREKETLİ GÖRÜNTÜLER

Anna Karenina’nın teatralliği, müzik ve koreografiyi daha hayal gücüne dayalı kullanmak yönünde Jow Wright’ı cesaretlendirmiş. Dans olmayan sekansları,  daha önce hem yönetmenle hem de besteci Dario Marianelli’yle çalışmış olan koreograf Sidi Larbi Cherkaoui’yle birlikte çıkarmışlar.

Marianelli, yapım sonrası aşamasından önce filme dahil olmuş. Wright anlatıyor: “bu filmde müzikler planlanmıştı. Dans sahnelerinde, müzisyenlerin çaldığı veya şarkıcıların  şarkı söylediği sahneler için müziği her zaman için önceden hazırlamak gerekir ki oyuncular koreografiyi öğrensin, enstrümanları  çalma zamanlamalarını iyi yapabilsinler, şarkıcılar sözleri öğrenebilsin.”

“Sidi’yle çalışırken istediğim sadece çevreyi ve lokasyonları değil aynı zamanda performansları da stilize etmekti. Ama seyirciyi yabancılaştırmadan. İnsan fiziki, birbirimize karşı nasıl davrandığımız daima ilgimi çekmiştir. Çok hareket ettiğimiz için aktörlerin de böyle olmasını isterim. Bir ritim oluşturur, diyaloglar yoluyla sesimizi duyururuz. Film, aslında temel olarak zaman ve hareketten ibarettir. Bu yüzden bu hareketlerin üzerinde durmamız lazım.”

Marianelli anlatıyor: “Bir sahnede müzisyenlerin çaldığını gördüğünüz müzik, aynı zamanda filmin müziğinin bir parçasıdır ve sahnenin duygusallığına katkıda bulunur. Anna Karenina harika bir ortak çalışma oldu. Larbi’yle Belçika’da buluşup müzik konusunda neler yaptığına baktım. Larbi benden birkaç değişiklik yapmamı istedi. Sonra Joe’yla nerelere es koyabileceğimizi, Larbi’nin yaptıklarına göre nasıl bir yeniden yapılandırma yapacağımızı konuştuk. Üçlü  bir ortak çalışma oldu. Larbi beni arayıp ‘şuraya sekiz ölçü daha koyar mısın’, ‘şuradan dört ölçü çıkarır mısın’ diyordu.

Cherkaoui devam ediyor: “Dario’yla çalışmak idealdi çünkü müziği önceden yazması, bir ortam yaratmama yardımcı oldu. Genel olarak çalışması bana ilham verdi. Fransız can-can dansı ve Kleopatra dansı sekansları, müzik sayesinde hayat buldu.”
Dans olmayan sahnelerde sahip-hizmetçi ilişkisini resmeden belirleyici hareketler vardı. Tom Stoppard anlatıyor: “1861’de köleler serbest bırakılmıştı ama toplum bir günde değişmiyor. Alışkanlıklardan çok zor vazgeçiliyor. Hatta hiç de geçilmeyebiliyor. Rusya’nın bazı köylerine gitseniz görürsünüz.”

Gleeson anlatıyor: “Koreografiyi prova ederken ve diğer insanlar karakterlerimize sandalye getirirken, içimde bir vicdan azabı belirdi. Bu da rolümü iyi oynayabilmemi sağladı. LEvin’in parası var ama o, gerçek insanlarla olmayı istiyor.”

Wright anlatıyor: “Larbi oyunculara, insanlar arasındaki mesafeyi de gösterebilmeyi, birbirlerine nasıl dokunduklarını  ve hareket ettiklerini de gösterdi.”

Law anlatıyor: “Larbi’yle yaptığımız atölye dersleri müthişti ama karakterimi dizginlemem gerekti benim tabii. Benim dışımda herkes oradan oraya akıyordu adeta.”

Taylor-Johnson’sa şöyle diyor: “Duygu ve düşünceleri fiziksel hareketlerle ifade etmeyi tercih ederim. En çok da burada rahat ettim. Bizden böyle bir şey istenmesi beni heyecanlandırdı. Dans, sevdiğim birçok filmde vardır. Sidi Larbi’yle çok çalıştık. Hep beraber bir performansını izlemeye gittik. Onun dansında çok hassas bir yakınlık var. Onunla çalışmak inanılmazdı. Keira ve benim için koreografisini yaptığı danslar çok güzeldi.”

Anna ve Vronsky’nin spot ışıkları altında, kendi özel dünyalarında dans ettikleri sahne, filmin en önemli sahnelerinden biri. Wright anlatıyor: “Muazzam bir sahne. Bu noktadan sonra hikâyede hiçbir şey Anna için eskisi gibi olmayacak. Koreografisini Larbi yaptı ve müziği çekimlerden önce Dario besteledi. Üç günlük çekimlerde hem deliliği hem de güzelliği yaşadık.

Knightley anlatıyor: “Balo salonundaki sahne inanılmazdı. Larbi yeni bir aşamaya taşıdı bunu. Haftalarca dans çalıştık. Çok yorucuydu. Ama umuyorum çok güzel oldu. Sekans, karakterimin ve Aaron’ın öyle büyük bir kısmını oluşturuyor ki…  O beyaz kostümüyle, ben, siyah kostümümleyim. Yin ve Yang gibiyiz. Be, dansçı değilim. Kendimi de böyle ifade etmem. Ama “Dans etmeyi öğrendik”  demem, yaptığımızı karşılamıyor. Yapılan her şey “Larbileştirilmişti” diyor ve konuyu toparlıyor: “Hareketlerle duygularınızı nasıl ifade edeceğinizi anlamak ve sonra bunu karakterinize oturtabilmek bana bir oyuncu olarak yepyeni bir beceri kattı”.

UZAKLARDA

Anna Karenina’nın Büyük Britanya’daki çekim lokasyonları arasında Shepperton Studios dışında da yerler vardı.

Richmond’da Thames nehrinin yanında, koruma altına alınan 17 yy’dan kalma Ham House, Vronsky’lerin ev sahneleri için çekildi.

Karenin’lerin kiralık azıkları Hertfordshire’deki Jakoben döneminden kalma Hatfield House’ta çekildi. Burada Anne ve oğlu Serozha oyun oynuyordu.
Levin’in kardeşi Nikolai’nin ev çekimleri, Doğu Londra’daki 3 Mills Studios’da tarihi Miller’s House’ta yapıldı.

Moskova tren istasyonundaki sahneler Oxfordshire’deki Didcot Demiryolu Merkezi’nde çekildi. Yapım tasarımcı Sarah Greenwood ve set dekoratörü Katie Spencer daha önce Jude Law’la “Sherlock Holmes”ün çekimlerinde üç yıl önce burada çalışmışlardı. Orijinal Great Western Demiryolu Lokomotif Deposu  1932 yılında yapılmıştı. Sorumlu mekân müdürü Adam Richards anlatıyor: “Didcot’ta endüstriyel bir hava var. Lokomotif deposu çok dayanıklı  ve müthiş.

Didcon’ta sonbahar akşamları çekimler yapay kar ve buz katmanlarıyla yapıldı. Bunlar çekimlerden bir hafta önce yerleştiriliyordu. Didcot’a trenle, yük konteynırıyla ve yürüyerek gidilebiliyor ama arabayla gidilemiyor. Özel efekt departmanı  kağıttan boyaya, parafin muma kadar kar ortamı yaratmalarını  sağlayacak her şeyi kullandılar. Çekimler başladığında köpük karlar, gece boyunca rüzgar makinelerinden yollandı.

Oblonsky ve Levin’in Pokrovskoe’daki atış sahneleri Hampshire’daki New Forest’ta çekildi.
Güney İngiltere’de yer alan Wiltshire ve Hampshire’daki Salisbury Ovası, 300 mil uzunluğunda bir plato. Salisbury Taş  Devri’ne uzanan tarihi ve arkeolojisiyle bilinir. Özellikle de tarih öncesinden kalma Stonehenge anıtlarıyla. Anna ve Vronsky’ye filmde Salisbury’nin kırsal alanında piknik yaptırıldı.

Ana çekimler bittikten sonra daha küçük bir ekip Şubat 2012’de Rusya’ya gidi ve Levin’in eviyle bölgenin dış  çekimlerini yaptı. Karelia Cumhuriyeti’ndeki Onega Gölü yakınlarında ıssız bir ada olan Kizhi Pogost’ta çekimler yapıldı. Adada 15’inci yy’da yerleşim yerleri ve kiliseler yapılmış olsa da iki kilise ve bir çan kulesi 18’inci yy’da yapıldı. Kizhi, şu an UNESCO Dünya Mirası listesinde. İçinde 80’den fazla ahşap yapının bulunduğu bir de açık hava müzesi var.

Kizhi’daki son güzergâh, çekimin en maceracı  yolculuğu olmuş. Oyuncular ve yapım ekibi İngiltere’den St. Petersburg’a uçmuş. Ardından gece trenle yolculuk yapmışlar, daha sonra da altı  saatlik araba yolculuğunun ardından Onega Gölü’ne gelmişler. Dondurucu soğuklar yüzünden ekipmanlar ve tenleri zarar görmesin diye kısa süreli çekimler yapılmış. Ekip, cesaret edip bir gece orada kalmış ama karanlık çökünce tek başlarına dışarı  çıkmamış, aç kurtlara da dikkat etmişler.

Richard anlatıyor. “Her şey mekanlardaki çalışmaların gerçekçi olması içindi ama o noktada tiyatroda olmanın heyecanını  tercih ederdik.”


JOE WRIGHT (Yönetmen)

Working Title Films’e çektiği ilk film “Aşk ve Gurur”la BAFTA Carl Foreman Özel Başarı Ödülü kazanan yönetmene Londra eleştirmenler derneği tarafından da yılın en iyi İngiliz yönetmeni ödülü verildi. Aşk ve Gurur beş  dalda BAFTA, dört dalda Oscar, iki dalda Altın Küre ödülüne aday gösterildi.

Working Title için çektiği, yönetmen koltuğunda oturduğu ikinci filmi “Kefaret”ti. Film, 13 BAFTA ödülüne aday gösterildi. En iyi film ve en iyi yapım tasarımı dalında BAFTA aldı. Film aynı zamanda 7 dalda Oscar’a aday gösterildi, En iyi Film Müzikleri (Dario Marianelli) ödülünü kazandı. Film ayrıca En İyi Film ve Müzik dalında da Altın Küre’yi kazandı.

İlk BAFTA’sını mini dizi Charles II: The Power and the Passion’la kazanan yönetmenin daha önceki çalışmaları  şöyle: Başarılı mini dizi Nature Boy (BAFTA adayı), mini dizi Bodily Harm ve TV dizisi Bob ve Rose’un bazı bölümleri.

Wright’ın yönetmenliğini yaptığı diğer sinema filmleri şöyle: Jamie Foxx ve Robert Downey JR’lı “Soloist”  ve “Hanna”.  The Chemical Brothers’ın “Hanna” için yaptığı müzikler MTV Film Ödülüne aday gösterildi ve Los Angeles eleştirmenler derneğince En İyi Müzik ödülüne layık görüldü.




Hiç yorum yok: