26.12.2012

Lo imposible / Kıyamet Günü / The Impossible



2004’te Hint Okyanusu’ndaki tsunamide hayatta kalmayı başaran bir ailenin güçlü hikayesi olan The Impossible / Kıyamet Günü’ın baş rollerinde Naomi Watts ve Ewan McGregor yer alıyor, yönetmen koltuğunda J.A. Bayona (THE ORPHANAGE) oturuyor.

 Maria (Naomi Watts), Henry (Ewan McGregor) üç oğullarıyla beraber Tayland’a kış tatillerini tropikal bir cennette geçirme isteğiyle giderler.
26 Aralık sabahı, Noel kutlamalarının ertesi günü, ailece havuz başında dinlenirlerken dünyanın merkezinden gelen korkunç bir gürültüyle irkilirler.
Maria korkudan donakalmışken, otelin duvarları ardından kara bir su, üzerine doğru yükselmektedir.

Gerçek bir hikayeye dayanan film, binlerce yabancı insanın arasında, zamanımızın en büyük doğal felaketlerinden birinin ortasında kalan bir ailenin unutulamayacak hikayesi.
Fakat gerçek hayatta felaketler, Maria ve ailesinin bu karanlık saatlerde karşılaştıkları sevgi, cesaret ve insaniyet gibi beklenmedik göstergelerle uyum gösteriyor.
Destansı, samimi, kahredici ve aynı zamanda mutluluk da veren Kıyamet Günü insan kalbinin derinliklerine inen bir yolculuk.

Senaryosu Sergio G. Sanchez (The Orphanage)’e, hikaye Maria Belon’a ait.
Yapımcılar Belen Atienza, Alvaro Augustin, Enrique Lopez-Lavigne ve Ghislan Barrois.

Yapım Hakkında 


2004 yılında, Noel’in ertesi günü, deniz yükselip Tayland’ın batı şeridini yerle bir etti - ülke tarihindeki en büyük doğal afetti bu. Ölümcül gelgit dalgaları Tayland kumsalında 10 dakikalık mesafedeki tüm yerleşimi vurdu - yaklaşık 5,000 ölü ve 2,800’Ün üzerinde kayıpla, arda 1480 yetim kaldı - yalnızca bu ülkede.

Bir aile  Henry, Maria ve oğulları Lucas, Simon ve Thomas – Tayland’da Noel tatilindeler - tsunami kargaşasıyla yüzleşecek Tayland’da.
Birbirlerini kaybetmiş ve ciddi anlamda yaralanmış halde bir yandan hayatta kalıp bir yandan da birbirlerini bulmaya çalışırlar - azim, sevgi ve hem  birbirlerine  hem de yabancısı oldukları onlarca insana duydukları sarsılmaz inancın akıllara kazınacak hikayesi.


Juan Antonio Bayona’ın hit korku filmi The Orphanage (Yetimhane)’den sonraki ilk filmi The Impossible.
The Orphanage Cannes Film Festival’inde 2007’de gösterilmiş ve 80. Oscar® törenlerinde İspanya’yı temsil etmişti.
Çok sayıda uluslararası ödül alan film (7 dalda Goya Ödülü de dahil) İspanya’nın film tarihindeki en yüksek hasılatlı İspanyolca filmi oldu ve diğer ülkelerde de en başarılı İspanyolca film olarak anıldı.

The Orphanage, tamamıyla kurgu olsa da, The New York Times’ta dendiği üzere Bayona ona “… dram gibi, gerçek hayatmış gibi” yaklaştı.  Korku öğesi sadece bir malzeme gibi kullanılmıştı.”
Aynısını “The Impossible” içinde söyleyebiliriz, 200% daha da sağlamlaştırılmış olmasını ve korku öğelerinin gerçek hayattan bezendiğini saymazsak.

Ailenin bu felaket karşısındaki bir arada duruşu ve her şeye göğüs geren sevgileri Bayona’yı etkileyen şey olmuş.
“Sadece bir hayatta kalma filmi değil uğraşımız. Aynı zamanda kim için ve nasıl hayatta kalmak istediğiniz sorularını da öne sürüyor. Hikayeyi duyan insanları derinden etkileyen, insanların trajik konuşmalarının da ötesine geçen güçlü bir şey hissettiriyor,” diyor.

Onların yaşadıklarını ekrana yansıtmak hiç kolay değildi. Teknik öğeler bile başlı başına göz korkutucuydu; gerçek hayatta karşılaşılan bu korkuyu iyi bir dengede yansıtmayı  saymıyorum bile - sonu bilinen bir hikayedeki endişeyi ayakta tutma çabasını da. Bayona’nın dediği gibi "benim için kişisel olarak inanılmaz bir projeydi ama gerçekleşebileceğinden emin olamıyorduk.”
Yine de, Bayona ve ekibi hazırlıklıydılar. Yapımcı Belén Atienza’a göre, “Şu ya da bu şekilde bu filmde hep bir parça delilik vardı: hep yapabileceğimize inandık, başlarda bunun nasıl olacağını bilemediğimiz zamanlarda dahi.”



The Impossible bir ailenin akıllara durgunluk veren hayatta kalma hikayesine dayansa da, Alvarez Belon’lar gerçek hayatta İspanyollar, filmdeki gibi İngiliz değiller.
Fakat Henry ve Maria’yı oynayan ikili Naomi Watts ve Ewan McGregor ile oğulları rollerindeki Tom Holland, Oaklee Pendergast ve Simon Joslin tam birer dünya vatandaşılar.
Hepsi öz İngilizcelerini konuşsalar da- McGregor İrlanda aksanını kullanıyor - McGregor’ın canlandırdığı karakter Henry Japonya’da çalışıyor ve Watts’ın oynadığı da ailesiyle seyahat edebilmek için doktorluk kariyerine askıya almış bir kadın.

Alvarez Belon ailesi için hayatlarının aktarılmasında insanlara güvenmek çok da kolay değildi fakat Maria Belon’ın da belirttiği üzere, yaşadıkları hikaye kendilerinden de büyük ve önemliydi ve bunun anlatılması ailesi için de bir duygusal boşalma yaratacaktı.
Yapımcı ekip Alvarez Belon’ları tüm sürece dahil etmek için ellerinden geleni yaptılar ve sonunda Bayona ile şirket onları ikna edebildi.

“İlk görüşmemizde onlar nasıl hissetti bilemiyorum ama ben çok gergindim” diyor Maria.
 “Bunu bilmiyorlardı ama hikayeyi benim anlatmam gerekiyordu ve ben bunu tek başıma yapamıyordum. Tam görüşmeye gitmeden önce kendi kendime dedim ki, ‘Maria, bugün karar verebilmek için bir şey yapman gerekli. Üç saat kadar konuştuk ve anladım ki bunu yapmaları şarttı; vizyonları, gerçekte yaşanana oldukça uygundu. Bir şekilde, filmin yapımında yaşadıklarım, tsunami sırasındakilere benziyordu.  Başaramayacağımızı düşündüm ama başardık ve mükemmel oldu.!”

Süreç, yapımcı Atienza ailenin hikayesini radyoda duymasıyla başladı.

Senarist Sergio Sánchez anlatıyor, “[Belen] gözyaşları içinde ofise geldi ve duyduklarını bize anlattı. Aniden J.A, ‘bunun filmini çekmeliyiz’ dedi. İnanılmaz etkili ve sürükleyici bir hikayeydi ve anlattığımız herkes aynı şeyi düşünüyordu. Film, hayatlarını tamamen değiştiren bir an ile başlıyor, saniyeler içinde değiştiren, ama ondan sonrasında film bir yolculuğa dönüşüyor, bir kaçışa. Hepimiz, neredeyse eş zamanlı olarak TV’de, internette bu tsunaminin yarattığı felaketi ve hasarı görmüşüzdür. Kıyamet Günü’nün peşinden gittiği ise hayatta kalmayı başaranların sürükleyici, duygusal ve çok insani hikayeleri. Bu haberlerde dinlediklerimizin çok ötesinde bir hikaye.”


Yetimhane’yi kaleme alan Sanchez, doğru tonu ve dengeyi bulmanın da çok önemli olduğunu belirtiyor. The Impossible da bir korku filmi kadar korkutucu ama aynı zamanda insan ruhuna güçlü bir vasiyet.

“Neredeyse 300,000 insanın öldüğü bir olaya dair bir hayatta kalma hikayesi anlatıyor olmak beni en çok ürküten şey oldu. Benim için en önemlisi izleyiciyi derinden etkileyecek bu denli trajik bir kayıbı saygı yüklü anlatabilmekti. Dramatik, gerçek bir hayat hikayesini insanların kendi ailelerini ya tsunamiyle ya da başka şekilde kaybettikleri kişileri yerine koyarak düşünebileceği şekilde aktarabilmek önemliydi. Sonra da yapıyı düzgün kurmamız gerekiyordu ki bu da oldukça zordur. En zor kısmı buydu çünkü aynı hikayeyi anlatan 5 kişi vardı elimizde ve sonunda hayatta kaldıklarını biliyorduk. Fakat ayrılığı deneyimleyen karakterlerdi. Tüm süreç boyunca yastalar aslında çünkü birbirlerini bulana kadar ailelerindeki herkesi kaybetmiş olduklarını düşnüyorlar. Bizim için zorlu olan 5 kişinin hikayesini anlatırken, onların yaşadığı gerilimi alabilmekti, çünkü hiç bilmeden izleyenlerin de aynı gerilimle koltuklarının ucuna oturmaları gerekiyordu,” diyor Sanchez.

Neyse ki Sanchez’in aileyle birebir çalışma şansı vardı, özellikle Maria Belon ile, ki bu da eşi benzeri olmayan bir deneyim aslında.

“Sergio çok özel bir insan. Kendisiyle çok samimi olduk ve ondan çok şey öğrendim. Etik anlayışı çok etkileyici - inandığı şey için savaşan birisi. Sergio’nun hikayemi ilk kez yeniden anlatımını hatırlıyorum da, çok etkilenmiştim. Hikayenin içine daldı ve benim dahi göremediğim şeyler gördü.” diyor Maria.

Aslında Sanchez’in bir şekilde aile üyelerine bazı şeyleri hatırlamalarında yardımcı olması da gerekiyordu çünkü post-travmatik stress yaşayan birçok insan gibi onlar da acı veren anları ya bloke etmiş ya da farklı şekilde hatırlamaya başlamışlardı.

“Araştırma kısmı kolaydı çünkü 5 ana karakterimiz hep bir telefon uzaklığındaydılar. Çok büyük bir kibarlıklar istediğimiz zaman onlarla oturup konuşmamıza olanak sağladılar. Enteresan bir süreçti çünkü beynin size nasıl yanıltabildiğini görüyorsunuz, özellikle de travmatik bir olay yaşadıysanız. Bazı durumlarda ailenin her biri üyesi aynı olayı farklı şekilde anlatıyordu. O yüzden olayları tüm aileyle videoya aldık ve sonra onlara bu kayıtları ve basında çıkan röportajları gösterdik.” diyor Sanchez.

Bayona ile ve Sanchez’in yazdığı senaryo ile çalışacak olmak Ewan McGregor’ı projeye çeken şeylerden biriydi.

“Senaryoyu çok beğendim. Çok dürüst ve samimi bir yanı vardı, anı zamanda acımasız basitliği de yalın bir hal katıyordu. The Orphanage’ı da çok sevmiştim ve Bayona ile çalışmak istedim. Naomi ile birkaç yıl önce başka bir filmde çalışmıştık,ve daha önce beraber iş yaptığın biriyle çalışmak güzeldir. Ne yazık ki beraber çok sahnemiz yoktu ama yine de mükemmeldi. Birbirimizi tanıyor olduğumuz için, hoş ve kolay bir çalışma oldu; umarım bu ekrana da yansımıştır. İkimiz de çocuk sahibiyiz ve bu çifti de bir film çifti gibi değil, oldukça gerçekçi yansıtmaya çalıştık. “diyor McGregor.

Filmin hikayesi McGregor’ı kişisel olarak da çok etkiledi.
“Henry sonunda çocuklarıyla hastaneden karşılaştığında, ailesine kavuştuğunda, senaryoda okurken bile gözlerim doldu. Çok etkileyici bir sahne bu. Şu anda dört çocuğum var ve daha önce hiç bir filmde ebeveyn rolü üstlenmedim. Henry’yi de kendim gibi oynamak istediğimi farkettim. Bir karakter gibi de oynayabilirdim fakat böyle korkunç bir felaket karşısında ebeveyn olma halini bu yolla deneyimlemek istedim. Bunu yapabilmenin en efektif yolu da kendim gibi oynamaktı.” diyor McGregor.

McGregor yapım başlamadan önce canlandırdığı karakterle tanışmak istedi fakat yoğun iş takvimi sebebiyle gerçekleştiremedi. Yine de, senaryoyu okuduğunda insanların oradaki tüm hissiyatına hakim olabildi.


“Maria ile en büyük oğlu Lucas arasında geçen ve bana çok dokunan bir sahne var. Annesini bu kadar yaralı halde gördüğünde ‘Anne, seni böyle görmeye dayanamıyorum’ diyor. Annesini yara almış halde görüp bu acıyı görmeye katlanamayan bir çocuğun gerçekliği var bu sahnede. O sırada gerçek bir hikaye olduğunu bilmiyordum sanırım ama son derece gerçekçi buldum ve bana filmin tonunu da anlatan sahne oldu bu.” diyor McGregor.

Öte yandan Naomi Watts, gerçek Maria ile oldukça zaman geçirme fırsatı buldu, hem yapım öncesinde hem de yapım aşamasında.

“Senaryoyu ilk okuduğunda, çok açık ve doğru geldi, birisi öylesine bu ailenin içerisini anlatmak için arka planda tsunamiyi kullanmış gibi değildi. Sonradan ne kadar kısmının Maria ve Henry’nin anlattıklarına ve deneyimlerine dayalı olduğunu farkettim. Onunla tanışmak ve konuşmak çok büyük bir güç oldu. Çok cömert ve yardımsever bir kadın. Çok güçlü ve cesur bir kadın,” diyor Watts.

Lucas ve Maria arasında geçen sahnelerden de çok etkilenmiş Watts.  Tsunami her şeyi içine çekiyo, bir hız treni gibi, ama şanslılar ki anne ve oğlu korkutucu denizde birbirlerini buluyorlar ve hayatta kalmak için birbirlerine yardımcı oluyorlar. Watts, Lucas rolündeki Tom Holland ile tüyler ürpertici sahnelerde yer aldı böylece.

“Film boyunca anne ile oğul arasında gelişen ilişkiyi seviyorum ve Tom da çok başarılı bir oyuncu. Yeteneği sayesinde onunla çalışmak çok kolay ve ilham verici oldu. Öncesinde daha çok tsunamideki fiziksel ama korkutucu durumlarla uğraşmıştık. O sahneler çok oyunculuk gerektirmiyordu, su tarafından itilip duruyorduk ve sanki dalgalar duygularımızı yönetiyor gibiydi. Pek konuşulacak bir durum değildi yani. Tek yapabildiğiniz hissetmek ve deneyimlemek. Fakat bir iki tane, Tom ile biraraya geldiğimiz, ona ne kadar mükemmel olduğunu, ne kadar özel ve mükemmel bir yeteneğe sahip olduğunu söylediğim sahneler de vardı. Benim için en önemli anlardan biri de, kamera önünde ve arkasında geliştirdiğimiz güzel arkadaşlık ve bu güzel anne oğul ilişkisinin nasıl olduğunu anlamaya çalışma anlarımız oldu,” diyor Watts.

Holland’ın Londra Victoria Palace Tiyatrosu’nda “Billy Elliott”ı oynama gibi bir deneyimi olsa da, KIYAMET GÜNÜ onun ilk sinema filmi.
Filmi şöyle anlatıyor “… bir aile arasındaki sevginin hikayesi. Filmi bu denli çekici kılan da bu gerçek hikaye."


“Bu kadar inanılmaz bir hikaye duymamıştım ve bu anlatılan trajedi gerçekten de başlarına gelmiş…sırf onların değil daha binlerce insanın da. Bu filmin onların hikayelerini dünyaya anlatmanın bir yolu olduğunu düşünüyorum, herkesin orada neler olduğunu bilmesini sağlamanın.” diyor Holland.

Lucas’ın duygusal ve fiziksel bu yolculuğu Holland’ı etkilemiş, özellikle de annesiyle ilişkisinin geliştiği yer.

“Filmin başında annesi ve ailesiyle ilişkisi o kadar güçlü değil. Dalgalar gelip aileyi ayırdığında, Luca bir yetişkin olmak zorunda kalıyor çünkü annesi ciddi anlamda yara almış halde.  Annesi için güçlü kalmak zorunda çünkü o ağlamaya başlarsa annesi de başlayacak ve bu bir ebeveyn için en kötüsü. Yetişkin rolünü üstlenmek zorunda kalıyor ve Maria’nın güvende hissetmesini sağlıyor. Film sırasınca bir hayli olgunlaşıyor. Sonunda annesiyle arasındaki ilişki, baştakinden bin kat büyümüş oluyor,” diyor Holland.

Filmde anne çocuğa güvenirken, Holland, Naomi Watts ile olan ilişkisinde tam tersinin geçerli olduğunu söylüyor.

“Naomi ile çalışmak mükemmel bir deneyimdi. Ondan çok şey öğrendim, nasıl rol yapacağıma dair. Oyunculuğu konusunda çok cömert, kamera karşısında değilken bile size yardım etmek için elinden geleni yapar.” diyor Holland.

Holland’ın sette adeta iki de kardeşi olmuş, Simon’ı canlandıran Oaklee Pendergast ve Thomas’ı canlandıran Samuel Joslin. Üçlü gerçekten kardeş gibi olmuşlar ve Holland, Watts’tan öğrendiklerini Pendergast ve Joslin’e aktarmış.

Watts gibi Holland da canlandırdığı karakter Lucas ile zaman geçirmiş.

“Yaklaşık üç saat boyunca konuştuk, nasıl hissettiğini anlattı ve onun yaşadığı her şeyi adeta biz de yaşadık. Dalgaların arasında hayatta kalmak için çoğunlukla içgüdülerine güvendiğini anlattı.” diyor Holland.

Her üç genç oyuncu da Ewan McGregor’dan hem kişisel anlamda hem de profesyonel anlamda çok etkileniyorlardı.

“Üçünü de çok seviyorum. Tom, Oaklee ve Samuel, üçü de özel çocuklar. Ve daha önce hiç kamera karşısında oynamamış olan Tom’u izlemek, nasıl öğrendiğini, nasıl bir film oyuncusuna dönüştüğünü görmek mükemmeldi. Gerçekten çok yetenekli ve herkese karşı çok kibar bir genç. Çocukların perspektiflerini yitirmeleri çok kolay olabiliyor ama o doğru yolda ilerleyen mükemmel bir oyuncu. Samuel ve Oaklee’I de mükemmeller. Oaklee’nin yaşı gerçekten küçüktü ama beraber oynadığımız sahnelerde tamamen oradaydı. Bir okul müsameresi koymuyordu ortaya. Gerçekten oynuyordu.” diyor McGregor.

Tabii ki eninde sonunda erkek çocuğuydular ve tsunami sahnelerinden önce oteldeki mükemmel havuzda yüzüp oynadılar…


“Sonunda Samuel ve Oaklee henüz küçük çocuklar ve eğlenmeyi seviyorlar; biz de dalgalar gelmeden önceki sahneleri havuzda çekiyorduk. Yüzmeye devam etmek istediler çünkü hala çocuklar. Kamera aksiyon almadan önce onlara “Hadi, gelip odaklanmanız lazım. Unutmayın çok üzgünsünüz. Annenizi bir daha görmeyeceksiniz ve herkes ölecek.” diye role sokmaya çalışıyordum. Bir an durup kendime ‘bu çocuklara ne yapıyorum böyle?’ diye sordum” diye anlatıyor McGregor .

The Impossible - Kıyamet Günü’nün hazırlıkları iki yıl kadar sürdü ve İspanya ile Tayland’da 25 hafta boyunca çekim yaptık, toplamda 60 tane fazla set kullanıldı.
İlk çekimler Ciudad de la Alicante stüdyolarında, İspanya’da başladı ve  Tayland’da farklı birkaç lokasyonda da çekim yapılıyordu aynı anda.
Çoğu gerçek olayların geçtiği yerlerdi. Film gerçek insanları konu aldığı için, onların yaşadıklarını sergileyebilmek ve onore edebilmek için Bayona gerçeğe yakın durmaya çok özen gösterdi.

Film başta korku filmi gibi başlıyor olsa da, ve öfkeli deniz bir canavar gibi gelse de, sonrasında daha farklı bir şeye dönüşüyor, cesaret ve kurtulmayı gösteren bir gerçek yaşam masalına dönüşüyor.

Bayona, Alvarez Belon’ların çetin bir yaşam savaşı verdiği gerçek mekanları kullanma konusunda ısrarcı davrandı ve tsunamiyi yaşamış olan insanlara da rol verdi.
Kritik lokasyonlardan biri Orchid Hotel’di; ailenin Noel tatili için gittiği yer.
Maria Belon film şirketiyle beraber oraya gitti, felaketten bu yana ilk kez.

“Kendimi The Orchid’de bulmakla kalmadım, dalgalar vurduğunda tam olarak oturduğum yerdeydim. Kahvaltının sesi, turistlerin sakin hali, gün için plan yapan misafirler…aynı o gündeki gibiydi. Tatilimizin güzel bir sabahıydı, sonra dakikalar içinde tüm hayatımız değişti. Çok karmaşık duygular içerisindeydim - buna hayatta kalma suçluluğu diyorlar sanırım. Fakat film süresince otelde geçirdiğim sürede, tsunamide hayatta kalan yerel insanlarla vakit geçirme şansı buldum.  Şok edici bir deneyimdi ve bence J.A. mükemmel bir iş çıkardı, filmde benim duygularımı yansıtma konusunda da.” diyor Maria.

Watts kendini Belon’un yerine koydu ve bu kadar korkunç anılara sahip olduğu bu yere dönmesindeki isteğine hayret duydu.

“Benim için Phuket’teki havaalanına inmek, bu ailenin bir zaman orada olduğunu bilmek dahi çok zordu - o his, o negatif enerji devasa şekilde hissediliyordu. Maria’nın ailesiyle gelip bunları yeniden deneyimlemesi de onları hiç beklenmedik şekillerde etkiledi, suç mahalline dönmeye benzer bir şeydi. Tabii aynı zamanda bunu geçmişte bırakmaları ve yeniden güvende hissetmelerini de sağladı.” diye anlatıyor Watts.

Tsunamiyi canlandırabilmek için yapım ekibi 6 farklı özel efekt şirketiyle çalıştı.
İlk devasa ve ölümcül dalgaların kıyıya vuruşunu sergileyen 10 dakikalık sahneyi o denli gerçekçi yapabilmek için bir yıl çalıştılar.
 Ödül sahibi özel efekt ustası Félix Bergés ve Pau Costa filmdeki en önemli karakteri yaratmakla görevliydiler: tsunaminin kendisini.
Bergés için tek çözüm gerçek su kullanmaktı. “Dijital ortamda su çok uzun süredir kullanılabilen bir şey değil, yeterince gerçekçi durmuyor.” diyor.


Bu karar epey zorlu bir yapım sürecini başlattı. Ekip her gün aynı düzeyde suyu yaratabilmek için 35,000 galon su taşıdı her gün sete.

Bergés’in ekibi, oyuncuları suda boğmaya bırakmadan en gerçekçi görüntüyü yaratabilmek için inanılmaz testler atlattılar.

“Olay 60 metrelik bir kanal yaratmaktı ama gördük ki ancak 10 ya da 15 metrelik bir kanal oluşturulabiliyor oyuncuları güvende tutmak ve ağaç, enkaz, dolgu gibi malzemelere tutundukları sahnelerde bir sorun çıkmaması için. En başından ekranda 8 dakika boyunca izleyeceğimizi ama yüze yakın çekim almamızı gerektirecek bir sahne olduğunu biliyorduk.” diyor Bergés.

Ailenin suda sürüklenip yok olduğu ve muhtemelen Maria’nın en zorlu anlarının gösterildiği sahneyi çekmek için yapım tarafı  İspanya’da bir tankta, yaklaşık 1,5 ay boyunca çekim yaptı, ki Bergés bunu “bir kabus” olarak hatırlıyor.

“Seli iki birim ile çektik  ve  su altı sahneleri çok teknik ve karmaşıktı. Tank 100 x 80 metreydi, arkada da açık mavi bir zemin vardı. Yeşil kullanamadık çünkü çok fazla yeşil elementimiz vardı zaten ama klasik bir mavi zemin daha karanlık duracaktı, biz de kendimiz boyadık. Seli çekmenin zor kısmı, suyun inanılmaz ve baş döndürücü bir hızla gelmesi, her şey hareket halinde. Bu yüzden her sahne tonlarca ağırlığındaki bir şeyi hareket ettirecek devasa vinçlerle çekildi.”

Bu şiddetli suyun kontrol altına alındığı sahneler de bundan daha kolay olmadı, özellikle Naomi Watts için bu sahnelerin çekiminin iç sıkıcılığı en kötüsüydü.

“Filmin en zorlu sahnesiydi. Tom’un yaşında değilim ve oradan oraya atılmak benim için pek normal ya da kolay değildi.  J.A.’in bana repliklerimi okuduğunu ve benim de konuşamıyorum çünkü ağzıma kadar suyun içindeyim dediğimi hatırlıyorum.” diyor Watts.

Oscar® sahibi prodüksiyon amiri Eugenio Caballero için, fırtına sonrası korkunç durumun akıbeti en büyük engeldi.

“Başta filmin en zor yanı tsunamiyi yaratmaktı. Sonrasında olanların çekimiyle karşılaştırıldığında tsunami sahneleri hafif kaldı.”

Bergés gibi Caballero da dijital hilelerden mümkün olduğunca kaçındı…”..filmi eski yöntemlerle yapmaya giriştik…o yüzden de gerçek setler kurduk ve fiziksel bir gerçeklik yaratık ki oyuncular da asıl karakterler gibi hissedebilsinler. Dijital olanaklar, fiziksel olarak yapılması zor şeyleri kolaylaştırıyor fakat bundan olduğunca kaçmaya çalıştık.”


Cabellero’nun oyuncular ve ekip için gerçekçi alanlar yaratma çabasına, bir futbol sahasının sekiz katı büyüklüğünde ve talan olmuş bir alanı yeniden yaratmak da dahildi. En zorlu set materyali sonunda basit bir ‘ağaç’ oldu; Maria ve Lucas’ın en zorlu anlarında sığındığı o ağaç.

“En zor çekim Maria’nın ağacıyla olandı. Çok büyük bir setti ve zorluydu. Tayland’da inşa ettiğimiz ilk setti aynı zamanda. Oraya vardığımızda gördük ki seçtiğimiz alanın bir çok giriş problem vardı. Su tabakasının seviyesi çok yüksekti. Suyu içinde tutabilmek için bir hendek kazmak zorundaydık, çünkü yüksek olursa, sel de geldiğinde çalışmamız imkansız olacaktı. Teknik anlamda çok karmaşıktı ve anladım ki ağaç gerçekten filmin tam ortasındaydı, kalbiydi. Sanıyorum ki başka bir ülkede böyle bir ağaç yapmak imkansız olurdu ama Tayland’da bir ağacın dalını kesebiliyorduk, çünkü kökler buradan çıkıyordu ve kestiğiniz dal birden bir ağaca dönüşüyordu. Çok önemli bir yapısal işti ve aynı zamanda çok önemli bir heykel niteliği taşıyan bir işti. Ağacı yerleştireceğimiz yeri bulduğumuzda, önce suyu kontrol edebildiğimiz bir alet yaptık ve hep aynı seviyeyi koruduk, böylece su temiz kalıyordu ve oyuncular içinde hareket edebiliyordu. Sonra farkettik ki hendek için kazı yapamazdık. Bunu yer seviyesinden başlayarak yapmalıydık, onun için de toprakla yeri yükseltmemiz gerekiyordu ki kaotik bir yıkım hissi yakalayalım. Bu şekilde Maria’nın ağacını yaptık, yaklaşık 7 metre uzunluğundaydı. Durdukları ağacın dalı yüzlerce kez test edildi, rahatça biz de hikayeyi istediğimiz gibi anlatabilelim diye” diyor Caballero.

Caballero The Impossible’ın dünyasını yaratmak için muhtemelen en önemli şeyi de yerine getiriyor; tsunaminin yarattığı dehşet sonrasında bunu gören, yaşayan yerel insanların sette ya da figürasyonda yer almaları ve olayı yeniden yaşamaya karşı tepkileri.

“Bizle çalışna çoğu kişi buralıydı, ailelerini tsunamide kaybeden insanlardı ve çok farklı reaksiyonlar gösteriyorlardı.  Yıkım sahnelerini aynen kurduğumuzda sete bir yolcu getiren taksiciyi hatırlıyorum. İki dakika boyunca sete baktı ve kafasını sallıyordu. Eşi otelde çalışıyormuş ve onu kaybetmiş, onun için aynı ana yolculuk gibi olmuştu. Bu tarz tepkiler set ve hastanede de yaşandı. Hemşirelerin çoğu doktordu ve yaralı insanlarla ilgilenen hemşireler de oradaydı” diyor Caballero.

Aslında, filmi Maria’nın gerçekten yattığı hastanede çektik ve Cabellero’nun ekibi orayı gerçekten o zamanki haline, tsunami sonrası  o kargaşaya çevirdi.

Görüntü  Yönetmeni Oscar Fauro izleyenlerin “…Tayland’ın tropikal sıcaklığını, rutubetini, terleme halini yansıtmak istiyordu. Görüntüler çok zengin ve atmosferik oldu.”

Bunu başarmak da teknik olarak büyük bir zorluktu.

“Oyuncular her an hareket halinde. Suyun içinde ve dışında vinçlerle, su altı kameralarıyla, hava çekimleriyle ilerliyorduk…Aynı anda çalışan üç birimimiz vardı. Bir ara aynı anda karada, denizde ve havada çekim yaptığımız dahi oldu.” diyor.

Herkes sürekli hareket halinde olduğu için, hem karada hem okyanusta, Fauro görsel uyumu yakalama zorluğuna göğüs geriyordu.”

Yapım ekibi özel bir ekipman da yarattı, Watts’ın su altındaki önemli sahnelerini çekebilmek için. Çünkü bulanık ve hareket halindeki bir suyun altında kalıyor ve su oldukça bulanık. Bu sahnelerin çoğu tankta değil küçük bir hendekte çekildi.

“Suyun yoğunluğunu ve berraklığını kontrol edebilmemiz gerekiyordu ki suyun görünümü üzerinde sonradan oynayabilelim. Su transparan olmamalıydı ve kirli suda da çekemezdik çünkü hiçbir şey görünmüyordu. Hendek içinde, ki çok küçük bir alandı, duvarları dahi göremiyordunuz. Ayrıntıları görmek için oyuncuların üstünden çekmemiz gerekiyordu. Oyuncuları, bu sahnede Naomi’yi, ‘the giratutto’ adını verdiğimiz hareketli bir sandalyeye yerleştirdik ve kameraları da bunun üzerine sabitledik. Kamera ona bağlı halde dönebiliyordu ve tabii hareketin hissiyatını vermek için fiziksel elementler de kullandık. Sonra farkettik ki kabarcıkların da yardımı oluyor.  Tamamen ve tam anlamıyla karanlıkta kaldığı anlar var, hiçbir şey göremeyeceği kadar karanlık. Sonra bir duvar yıkılıyor ve otelin dış kısmına doğru çıkabiliyor. İşte onun bu yolculuğunu anlatma isteğindeydik.” diye açıklıyor Fauro.



Lo imposible / Kıyamet Günü / The Impossible

Yönetmen: J.A. Bayona
Oyuncular: Naomi Watts, Ewan McGregor, Tom Holland
Senaryo: Sergio G. Sanchez
Hikaye: Maria Belon
Süre: 114 dakika









Hiç yorum yok: