16.03.2013

Jack the Giant Slayer / Dev Avcısı Jack


Genç  bir çiftlik işçisinin bizim dünyamızla korkutucu bir dev ırkının dünyası arasında bir geçit açmasıyla çok eski bir savaş yeniden alevlenir.

Uzun zaman önce ortadan yok olmuş devler, asırlar sonra ilk kez dünya üzerinde serbest kalınca, bir zamanlar kaybettikleri toprakları geri alma mücadelesine girişirler.
Böylece, kendilerini durdurmak isteyen genç Jack’i (Nicholas Hoult) hayatının savaşına sürüklerler.

Bir Krallık, bu Krallığın halkı ve cesur bir prensesin kalbi uğruna savaşan Jack, sadece efsanelerde var olduğunu sandığı durdurulamaz savaşçılarla karşı karşıya gelir… ve böylece kendisi de bir efsane olma şansını yakalar.

Aksiyon-macera türündeki 3 boyutlu “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack”  ünlü sinemacı Bryan Singer’ın imzasını taşıyor.

Nicholas Hoult’un Jack rolünü üstlendiği filmde, Prenses İsabelle’i Eleanor Tomlinson, düzenbaz Roderick’i Stanley Tucci, İsabelle’in zor durumdaki babası Kral Brahmwell’i Ian McShane, devler ordusunun iki başlı vahşi lideri General Fallon’ı Bill Nighy ve sadık şövalye Elmont’ı da Ewan McGregor canlandırdı.

Singer’ın yönettiği filmin hikayesi Darren Lemke ve David Dobkin’e, senaryosu ise Darren Lemke ile Christopher McQuarrie ve Dan Studney’ye ait. “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack”in yapımcılığını Neal H. Moritz, David Dobkin, Bryan Singer, Patrick McCormick ve Ori Marmur, yönetici yapımcılığını ise Thomas Tull, Jon Jashni, Alex Garcia, Toby Emmerich, Richard Brener, Michael Disco ve John Rickard gerçekleştirdi.

Filmin yaratıcı ekibi görüntü yönetiminde Newton Thomas Sigel, yapım tasarımında Gavin Bocquet, kurguda John Ottman ve Bob Ducsay, kostüm tasarımında Joanna Johnston’dan oluşuyor. Filmin müziği John Ottman’ın imzasını taşıyor.

Yapımın  özel efektler amirliğini Dominic Tuohy’nin, görsel efektler amirliğini ise Hoyt H. Yeatman Jr. üstlendi.

New Line Cinema’nın Legendary Pictures’la ortaklaşa sunduğu “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack”, Original Film-Big Kid Pictures-A Bad Hat Harry yapımı bir Bryan Singer filmidir. Filmin dağıtımını bir Warner Bros. Entertainment kuruluşu olan Warner Bros. Pictures gerçekleştirecektir.

www.devavcisijack.com


YAPIM HAKKINDA

Aman… Aman… Aman ha!

Gök gürültüsünün ne zaman geleceğini sorma.

Gökyüzü ile Dünya’nın arası tehlikeli bir yerdir,

ürkütücü bir dev ırkının yuvasıdır.


Dünyanın dört bir yanındaki her yaştan insan gibi, yönetmen-yapımcı Bryan Singer da iyi ile kötünün heyecanlı maceraları, canavar ve yaratıkların hükmettiği dünyalarda hayatları için savaşan ya da servet peşinde koşan cesur gezginlerin öyküleriyle büyüdü.

Bunlardan bir tanesi de korkunç bir devle karşı karşıya gelen Jack adındaki genç adamın hikayesidir. Acımasız dev, Jack’in kemiklerini öğütüp ekmek yapmak eğilimindedir.

“O zamanlar bana hikayede cazip gelen şey, şimdi de olduğu gibi, bir yandan yanıltıcı derecede basit, öte yandan potansiyelle dolu fantastik bir öykü oluşuydu” diyor Singer.

Bu, nesiller boyudur var olan bir hikayedir. Sayısız kültürde farklı isimlerle bilinmekte ve kökeni 12. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ayrıntıları yerel töresel bilgilerle ve nesilden nesile anlatılmasıyla evrimleşmiş olmakla birlikte, her zaman, kahramanlara olan sevgimizi ve en derin korkularımızı işlediği için gücünden bir şey yitirmemiştir. “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack”in beyaz perde macerası işte bu bereketli kaynaktan doğdu. Film izleyicileri tehlikenin ve yazgının daha görkemli olduğu bir dünyaya sürükleyen taze soluklu karakterlerle, bilindik bir öyküye yeni bir boyut kazandırdı.

“Benim için itici güç oluşturan şey bir efsaneyi büyük ve fiziksel bir biçimde hayata geçirmekti. Bir çocuk masalı ya da bir hikaye kitabının resimlerindeki bir şeyi alıp onu aksiyon, dram ve sekiz kilometrelik bir fasulye sırığıyla, tam boyutlu olarak gerçeğe dönüştürmekti” diyen Singer, mevcut en ileri teknolojiyi kullanarak, insan ile dev arasındaki etkileşimi grafik olarak hayata geçirdi ve hikayenin zengin topraklarının hak ettikleri yoğunluğu ve etkiyi yarattı.

Singer şöyle devam ediyor: “Bir ölçüye kadar, Jack ve Fasulye Sırığı ve onun Kral Arthur etrafında gelişmiş daha eski ve karanlık versiyonu olan Dev Katili Jack gibi hikayelere dayansa da, biz kendi öykümüzü anlatıyoruz. Her ikisinden öğeleri birleştiriyor, ona bağlam ve tarihçe kazandırmak, bu karakterleri ve dünyayı dinamik şekilde ve daha yüksek bir gerçekçilikle hayata geçirmek için kendi töresel bilgilerimizi ekliyoruz”.

Yapımcı Neal H. Moritz ise şunları kaydediyor: “Senaryoda özel bir şeyimiz olduğunu biliyorduk, ama bu işin sadece bir kısmı. Onu bir üst düzeye taşıyıp, bir çocuk masalı olma algısından kurtaracak beceri ve vizyona sahip Bryan gibi birini bulduğumuz için de şanslıydık. İnsanlar bu görüntüler karşısında, inanıyorum ki bunun, kocaman devler, kocaman temalar, mizah ve romantizm, inanılmaz bir aksiyon ve herkesin hoşuna gidebilecek muhteşem görsel efektler barındıran, büyük ve destansı bir yolculuk olduğunu anlayacaklardır”.

  Filmin başrolünde yer alan ve Singer’la ilk olarak “X-Men: First Class”ta birlikte çalışmış olan Nicholas Hoult ise, “Gerçekten de, bu filmde, hatırladığınız her şey ve daha fazlası var: Arbaletler (Tatar yayı) kullanıyor, çok geniş yarıklar arasından geçiyor, sarmaşıklardan sallanıyor, devlerin söküp üzerimize fırlattığı alev almış ağaçlardan  kurtuluyoruz. Ne bekleyeceğinizi asla bilmiyorsunuz” diyor.

Singer’ın versiyonu klasik hikayeye sadık bir başlangıç yapıyor: Fakir, sıradan bir çiftlik işçisi, umulmadık şekilde, atını bir avuç fasulyeyle değiş tokuş ettikten sonra kendini sihirli bir fasulye sırığının sahibi olarak bulur. Yukarıya doğru uzanan bu canlı sırık genç adamı devlerin kol gezdiği bir diyara götürür. Genç adam kendisini bekleyen tehlikelere karşı hazırlıksız olsa da, insan yiyen kabus canavarlarla çarpışmak için sadece gücüne değil zekası ve cesaretine de güvenerek bu meydan okumayı kabul eder.

“Jack’in izleyicilerin özdeşleşebileceği biri olması önemliydi” diyen yapımcı (aynı zamanda senarist Darren Lemke’yle birlikte hikayeyi de kaleme alan) David Dobkin, “öykünün Davut ile Golyat öğeleri” diye nitelendirdiği temanın da uzun zamandır hayranı olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bence çoğu insan kendilerini ezik olarak görüyor. Hayattaki güçlerin bizden büyük olduğu ve genellikle kontrolün çok azını elimizde tuttuğumuz hissini hepimiz paylaşıyoruz. Jack bir süper kahraman değil, sıradan bir insan; hayalleri, hırsları ve neler başarabileceğine dair bazı fikirleri var ama şu ana dek hiç sınanmamış. Dolayısıyla, başarılı olması ve bize bunun mümkün olduğunu göstermesi için onu destekliyoruz”.

“Yolunun üzerindeki engelleri aşan Jack kahraman doğulmayacağını, kahraman olunacağını; tıpkı fasulye sırığının kendi gibi, küçük başlangıçların büyük şeylere dönüşebileceğini tekrar tekrar kanıtlıyor” diye ekliyor Lemke.

Peki ama Jack tam olarak kimdir; nereden gelmektedir ve devler bozguna uğrasa bile Jack’i gelecekte neler beklemektedir? Bir adamı gökyüzüne uzanan tekinsiz bir köprüye tırmanmaya motive eden şey nedir? Bu sorulara yanıt vermek için onun memleketi olan küçük, hayali ortaçağ köyü Cloister’a uzanmalıyız. Jack’in burada yolu kadersel bir şekilde maceraya hevesli Prenses İsabelle’le kesişir (yeni yaratılan karakterlerden biri olan prensesi Eleanor Tomlinson canlandırdı). İki gencin arasında hemen güçlü bir bağ oluşur. Dolayısıyla, İsabelle devlerin dünyasına götürüldüğünde, Jack onu kurtarmak için cesur şövalye Elmont’a Ewan McGregor) katılmakta tereddüt etmez.

“Bryan gerçekten bir oyuncu yönetmeni” diyen Moritz, bunu şöyle açıklıyor: “Sette oyuncuların yanlarına giderek onlara karakterlerin ruhlarını ve özlerini perdeye yansıtmalarında hakikaten yardımcı oluyor. Bence Jack ile İsabelle arasındaki ilişki —ve o rolleri canlandıran Nick Hoult ile Eleanor Tomlinson arasındaki kimya— kayda değer bir öğe ve bu Brian’ın ortaya çıkarmakta çok iyi olduğu bir şey”.

Jack’in, onun akıl hocası olmak isteyen Elmont’la ilişkisi de hikayenin merkezinde yer alıyor. Elmont da kendi komik ama nihayetinde ödüllendirici yolunda ilerleyen bir karakter. Aralarındaki ilişki Elmont’un Jack’e, Ewan McGregor’ın ifadesiyle, “Ancak dünya üzerinde öyle bir statü elde etme fırsatını yakalamış birinin isteyeceği türde bir iş” sunmasıyla başlar ve beraberce cehenneme gidip dönmelerinin ardından gerçek dostluk vaadiyle devam eder.

Singer daha sonra devleri ender portrelendikleri bir şekilde ortaya çıkartıyor. Bu devler hikaye kitaplarındaki hantal, kalın kafalı sersemlerden değiller; çevik ve kurnaz yaratıklar. Bill Nighy’nin canlandırdığı hırslı General Fallon önderliğindeki devler, belki şaşırtıcı ama, tıpkı silip süpürmek istedikleri ölümlü insanlar gibi rekabet, kibir ve şiddetli geçimsizlik gibi tuzaklara düşmeye yatkınlar.

İşte Jack’in sadece kendi hayatı değil, sevdiği kadının ve krallıktaki herkesin, hatta muhtemelen tüm dünyadaki insanların hayatı pahasına gittiği yer böyle bir diyardır.

Basit bir çiftlik işçisi olduğunu öne süren biri için bu oldukça büyük bir baskı; Singer’ın ise büyük zevk aldığı bir meydan okuma.

Singer, Moritz, Dobkin ve Ori Marmur’la birlikte filmin yapımcılığını  gerçekleştiren Patrick McCormick, “Bryan büyük bir tuvalde çalışmayı seviyor” diyor ve ekliyor: “Ama böyle bir film üzerinde çalışıldığında ve daha önce hiç görülmemiş bir dünya yaratıldığında, hikaye ve karakterlerin muazzam bir öneme sahip olduğunu da biliyor. Tüm ayrıntıları iyice planlamadan ve hayata geçirmeden başarılı olamazsınız”.

Söz konusu öğelerin zamandan bağımsız olduğu göz önünde tutularak, “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack” kendi tanımlanamayan dünyasında var edildi. İngiltere’nin eski zamanlarında geçiyormuş gibi görünse de, filmin görüntüleri ve havası ortaçağ dekorları ile çağdaş unsurların canlı bir bileşimini sunuyor. Vatandaşların tavırları, giyim ve konuşma tarzları gibi ayrıntılara yansıyan bu bileşim, Cloister’ın gerçek sınırlarının tamamen hayali olduğunu ortaya koyuyor.

Ve tüm güzel masallar gibi, “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack” de azim, yiğitlik, kişinin yoldaşları için kendini feda etmesi ve sevdiğimiz şeyler uğruna yaptıklarımız gibi büyük, evrensel temalar içeriyor. Darren Lemke ve Christopher McQuarrie’yle birlikte senaryoyu kaleme alan Dan Studney şunu belirtiyor: “Hikaye büyümeyi konu alıyor ki fasulye sırığı da buna mükemmel bir metafor oluşturuyor. Ona tırmanmak korkularınızla, bilinmeyen ve aşina olmayanla yüzleşmeniz anlamına, ve buradan dönmeniz de zenginleşmiş olmanız anlamına geliyor”.

Bu nokta filmde mizahi bir şekilde işleniyor: Jack bir yandan süklüm püklüm bir şekilde yükseklerden nefret ettiğini itiraf ederken, bir yandan da oyuğa atlayıp en vahşi ve kana susamış canavarları savuşturuyor.

Tamamı  üç boyutlu olarak çekilen “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack” canlı aksiyon ile gerçek mekanları ve geleneksel efektleri birleştiriyor. Bilgisayarda hareket ve yüz yakalama performanslarıyla yaratılan karakterler için, “Avatar” filmi için yaratılan son nesil Simul-Cam sistemi kullanılarak, kameralar çekim yaparken, canlı ile sanal gerçek zamanlı olarak bütünleştirildi.

“Filmde bol miktarda korkutucu şey ve şok edici bazı anlar var. Devler kesinlikle kötü kalpliler ve kafalarından başlayarak insanları yemekten bariz bir zevk alıyorlar” diyen Singer, şöyle devam ediyor: “Ama tüm bunları eğlence dozunda, seyirciye göz kırparak yaptık. Amacım bunun çocukken öğrendiğimiz bir hikayeye dayandığını unutmadan, yetişkinler için, daha abartılı bir dünyada geçen bir film yapmaktı”.

KAHRAMAN VE KIZ

Jack: İyi bir macerayı severim.

Isabelle: Ben de kendi maceramı arıyorum.

Jack ve İsabelle’in pek çok ortak noktası vardır. Bunların başında, birbirinden çok farklı ama aynı ölçüde kısıtlayıcı olan hayatlarının el verdiği ölçüde dünyayı görme arzusu gelir. Bunu örneklendirmek için, filmin başlarında, Jack’in sert amcası tarafından fırçalandığını, İsabelle’in ise aynı hatadan, yani iflah olmaz bir hayalperest oluşundan ötürü babasından nutuk dinlediğini gösteren sahnelere yer verildi.

Singer, “Jack eğer küçük yaşta yetim kalıp amcasının yanında yaşamak ve çiftçilik yapmak zorunda kalmasaydı daha iyi yerlere gelebilecek bir genç adam. Muhtemelen bir zamanlar kahraman olmayı istemişti ama şimdi sadece o çiftlikten kurtulmayı hayal ediyor” diyor.

Yönetmen şöyle devam ediyor: “Güçlü, karizmatik ama aynı zamanda Jack gibi, dünya hakkında pek az şey bilen bir adamın masumiyetini yansıtabilecek bir başrol oyuncusuna ihtiyacımız vardı. Nick sadece yetenekli bir aktör değil, çok da komik. Bu sayede, hikayenin akışıyla birlikte Jack’i utangaç ve zayıf olmaktan alıp, olması gereken kahramana taşıdı. Bunu yaparken de serüveni sırasında kendinin farkına varışının yarattığı mizahın üstesinden geldi”.

Hoult ise şunları söylüyor: “Jack için işler hemen hemen hiçbir zaman planlandığı gibi gitmiyor, ama o hep dört ayak üstüne düşüyor. İyi bir insan ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor; işte esas konu da bu. Prensese aşık olup, onun başının dertte olduğunu gördüğünde, tek düşüncesi ona yardım etmek”.

Jack başlangıçta kahraman rolünde rahat değildir. Aynı şekilde, İsabelle de, özellikle konumun getirdiği kısıtlamalardan dolayı, kendisine miras kalan kimlikten rahatsızdır.

Sarayın  asi kızı rolünü üstlenen Eleanor Tomlinson, “İsabelle sıradan bir prenses değil: İnatçı ve geleneklere karşı bir genç kız. Şatafatı, protokolü, bir kralın kızı olmanın getirdiği tüm o şeyleri, hayatı sadece taş duvarlar ardında yaşamayı istemiyor. Bu yüzden de, her fırsatta saraydan kaçıyor. Normal bir kız olmayı arzuluyor” diyor.

Öte yandan, Tomlinson ve Singer, İsabelle’in liberal isteklerini ve kural tanımazlığını doğal bir şefkat ve sevgi özellikleriyle dengeleyerek, henüz ona kalbini açmamış olan talibiyle daha uyumlu hâle getirdiler. Tomlinson şunun da altını çiziyor: “Annesini yıllar önce kaybetmiş bir kız olarak, babasını seviyor ve onun nasıl hissettiğini anlıyor. Senaryoda ilk hoşuma giden şey buydu. Aksiyon, efektler ve devler gibi tüm o çılgınlık bir yana, hikaye hâlâ insanlar ve ilişkiler hakkında. Filmin özünde birden fazla duygusal hikaye var”.

  “Eleanor tüm bu nitelikleri kusursuz bir zarafetle hayata geçirdi: Riskler almak için yaşayan bir erkek fatma olduğu halde, haysiyetini ve gerçek kimliğini asla unutmuyor. Şövalye çırağı kıyafetleri içinde harika görünüyordu; prenses olarak da tam anlamıyla göz kamaştırıcıydı” diyen Singer, şöyle devam ediyor: “Jack ve İsabelle birbirleri için yaratılmış iki genç. Yetişkinliğin eşiğinde, iki maceracı ruh. Aynı özgürlük arzusunu paylaşıyorlar ve yolları kesişmek üzere”.

ADAMLARDAN BİRİ

Kral Brahmwell: Elmont, en iyi adamlarından bir ekip topla.

Bana kızımı geri getir.

Eğer prensesin yanıp tutuştuğu şey macera ise, saraydan kaçıp, çıkan fırtınada sığınacak bir yer bulmadan önce Jack’in barakasının oraya kadar at sürdüğü akşam arzusuna kavuşacaktır. Barakaya girdiği sırada, Jack’in pazardan getirdiği özel fasulyelerden birinin dev bir sarmaşığa dönüştüğüne tanık olur. Sarmaşığın kıvrım kıvrım büyüyen filizleri, küçük bitkiyi ve üzerinde duran prensesi gökyüzüne çıkartır. Bunun üzerine, prensesin geri getirilmesi için Kral’ın şövalyesi Elmont’un önderliğinde acil bir sefer düzenlenir.

Elmont’u canlandıran Ewan McGregor, karakterini şöyle tanımlıyor: “En iyi kraliyet şövalyelerinden oluşan muhafız birliğinin lideri ve kraliyet ailesinin güvenliğinden şahsen sorumlu. Bu da zamanının çoğunu Prenses İsabelle'e göz kulak olmakla geçirmesi gerektiği anlamına geliyor. Görevini çok ciddiye alıyor ama işi hiç kolay değil çünkü prenses, her zaman, köylü gibi giyinip Elmont’u atlatıyor. İsabelle kalede Elmont’un bilmediği pek çok kaçış yolu bulmuş”.

Hikayede tek bir kadın ve onu bulmak için birbirine düşen bir sürü  erkek var. Bunu izlemek eğlenceliydi” diyor Singer.

Yönetmen, Elmont’u “her şeyi zarif ve çekici bir şekilde yapan, Errol Flynn tarzı gösterişli biri” olarak hayal ettiğini söylüyor ve ekliyor: “Ne olursa olsun, asla ter dökmüyor.”

Bu onun her şeyi iyi yaptığı anlamına gelmez; tam tersine, yaptıkları bazen çok ilginç durumları beraberinde getirebilir. Fakat bunu asla itiraf etmez. Yine de, McGregor’a göre, “Jack, Elmont’u bir ağabey, bir rol modeli olarak görüyor ve onu örnek alıyor, tıpkı Cloister’ın çoğu vatandaşının yaptığı gibi. Muhafızlara büyük saygı duyuluyor. Zırh giyiyor, krallığa göz kulak oluyorlar. Sanırım Jack gibi genç bir adam için, onların hayatı oldukça heyecanlı görünüyor”.

Hoult ise şunu ekliyor: “O, futbol takımının kaptanı, havalı adam, olmak istediğiniz kişi. Ayrıca, prensese de çok yakın. Yani, Jack’in arzu ettiği her şeye sahip”.

Bu duygu ilk başta karşılıklı olmaktan çok uzaktır. Jack arama ekibine katılmaya gönüllü olduğunda, bu isteği Elmont ve yanındaki birlik tarafından alaya alınır. Eğitimsiz, deneyimsiz, basit bir çiftlik işçisi böylesine önemli bir görevde yer bulmayı nasıl umabilir? Yine de, yapımcı Patrick McCormick’in ifadesiyle, “Doğuştan asil olmasa da, Jack yaptıklarıyla kendi asaletini kanıtlayabilir. Prensesi kurtarmaktan daha iyi bir başlangıç noktası olabilir mi?”

Arama seferi Jack’i ve yanındakileri tehlikenin merkezine gitgide yaklaştırırken, genç adamın zorluklar karşısında asla geri adım atmaması  üzerine, Elmont’un alaycılığı şaka amaçlı fırçaya, ardından samimi bir saygıya ve nihayetinde de işbirliğine dönüşür.

Hain Roderick’e duydukları ortak nefret ikili arasında çok geçmeden bir bağ  oluşmasını sağlar. Yüzsüz bir fırsatçı olan Roderick’in bu sefere katılmasının ardında kendi gizli amaçları yatmaktadır ve hatta, prensesi kurtarmak listede bile değildir.

İsabelle’in şiddetle karşı çıkmasına rağmen, resmi olarak nişanlısı olan Roderick’in ilgilendiği tek şey kendi çıkarlarıdır. Gerçek şudur ki, İsabelle’in içine düştüğü durum Roderick için büyük sevinç kaynağıdır çünkü ona uzun yıllardır planladığı, hayalini kurduğu şeyi gerçekleştirme fırsatını sunar: Efsanevi devler ırkını bulup liderleri olmak. Bu darbeyi gerçekleştirmek için Roderick’in sadece iki şeye ihtiyacı vardır: Devleri kendi iradesine bağlayacak efsunlu bir nesne ve insanların dünyası ile devlerin dünyası arasında bir köprü. İlkini zaten elinde bulundurmaktadır… ikincisini ise, Jack istemeden sağlamıştır.

Bu zevkli rolden keyif alan Stanley Tucci, “Eğer Roderick’i yuhalamıyorsanız, işimi yapmamışımdır” diyor espriyle ve devam ediyor: “Bu karakterdeki mizah ve çalım zaten senaryoda vardı. Rolü kabul etmemin en büyük nedeni de bu. Roderick korkunç kötü biri ama bir o kadar da komik. Bence o da kendini komik buluyor; tabi aynı zamanda zeki ve muhtemelen yakışıklı da buluyor. Kralı destekliyormuş gibi yapıp, İsabelle’le nişanlanmış ama aslında prenses umurunda bile değil. Onun tek derdi güç sahibi olmak. Bunun için yapmayacağı şey yok. Şimdi, Cloister Kralı’ndan bile daha büyük olma fırsatıyla karşı karşıya. Prensesi bir kenara atıp gerçek gücü elde etmenin peşinde”.

“Bunun Stanley’nin eğlenebileceği bir şey olduğunu biliyordum” diyor Singer ve ekliyor: “Onu ürkütücü dişler, uzun saç ve her yeri böcek motifleriyle dolu siyah bir kıyafetle donatıp, istediği kadar sinsi ve dalkavuk olmasına izin verdik”.

Neal Moritz ise şunları söylüyor: “Stanley, Roderick kadar teatral, dramatik ve çok komik; tam da karakterin gerektirdiği şekilde. Stanley’nin zamanlaması kusursuz. Harika biri”.

Roderick’in hayatının amacını gerçekleştirme çabası filmin en şaşırtıcı ve komik görsellerinden birini oluşturuyor: Cakası aşırı boyutlarda olsa da fiziksel anlamda çelimsiz bir insan olan Rodrick, kendisinin dört katı yaratıklardan oluşan bir orduyu yönetiyor; üstelik bu yaratıklar bir hapşırıkla onu ortadan kaldırabilecekken.

Bu arada, devlerin diyarı Gantua’da bunlar olup biterken, iyi kalpli Kral Brahmwell tek çocuğunu kaybetme düşüncesiyle kahrolarak aşağıda haber beklemektedir. Kızının üzerine titreyen baba rolündeki Ian McShane, “Bu kez iyi adamı, gerçek bir centilmeni oynamak hoş bir değişiklik oldu. Brahmwell, halkını gözeten, onların güvende ve mutlu olmasını isteyen iyi bir kral. Benim de bir kızım olduğu için onun neler yaşadığını anlıyorum. Zaten hayatının aşkı olan eşini kaybetmiş; İsabelle ona kalan tek şey” diyor.

Singer ise, “Ian, hâlâ, hayranlarının sevdiği sıkı adam. Sıkı bir adam değilseniz kral olamazsınız. Fakat burada karşısına hiç beklemediği bir şey çıkıyor” diye ekliyor.

Devler ırkı kavramı kendisine çok yabancı olmasa da, krallıktaki geçmiş günlerle ilgili bu hayal ürünü masalları  duymuş olan herkes gibi, Kral Brahmwell de devlerin gerçek olduğuna inanmamaktadır. Ancak gökyüzündeki savaşın çok sayıdaki kurbanı yere çakıldığında devasa efsanelerin gerçek olduğunu anlar.

Bu noktada, Dobkin’in ifadesiyle, ölümcül bir ikilem yaşar: “Kral olarak Cloister’ı koruma görevi, baba olarak kızını koruma göreviyle doğrudan çatışır. Krallık için doğru olanı yapmak adına kendi duygularını ve mutluluğunu bir kenara koyup fasulye sırığını kestirmesini gerektiriyor; ancak, bunu yaparsa İsabelle’in eve dönmesi için tek yolu kapatmış olacak”.

Fakat o zaman geldiğinde, zaten çok geç kalınmış olabilir.

Cloister halkı olarak yardımcı oyuncu görevi üstlenen oyuncular arasında, Elmont’un gözüpek teğmeni Crawe rolünde Eddie Marsan; Roderick’in yarım akıllı ama tamamen kötü kalpli sağ kolu Wicke rolünde Ewen Bremner; devler efsanesinin anlatarak hikayeyi oluşturan ilk sahnelerden birinde kalenin avlusundaki oyuncu kadrosunu yöneten İhtiyar Hamm rolünde Warwick Davis bulunuyor.

DEVLER

Fallon:  Hazır mısınız, kardeşlerim? İleri, ve sonra aşağı!

Devler kendi seçimlerinin sonucu olarak değil, bir zamanlar özgürce talan ettikleri  Dünya’dan sürgün edilerek gönderildikleri Gantua’da yaşamaktadırlar… ve buna bağlı olarak iki dünyayı birleştiren tek yol yok edilmiştir. Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, devler bu konuda hâlâ ateş püskürmektedirler. Fakat ödeşme zamanı yaklaşmaktadır.

Her ne kadar devlerin yaratılmasında bilgisayar teknolojisi önemli yer tuttuysa da, “Sadece bilgisayar yapımı devlerimizin olmaması çok önemliydi. Onların kişilik sahibi olmaları, duygularını, düşünme süreçlerini gösterebilmeleri, kendi aralarındaki ve insanlarla olan etkileşimlerinde gerçek karakterler olarak görülmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla, bize rollerinde bu çeşitliliği sunabilecek harika oyuncularla çalıştık” diyor yapımcı Moritz.

Bunların başında devlerin fiili lideri olan iki başlı General Fallon geliyordu. Bill Nighy’nin canlandırdığı Fallon hem intikam hem de en sevdiği yiyecek olan insanların peşindedir.

Nighy dijital olarak yaratılan karakterini hareket-yakalama (Mocap) performansıyla hayata geçirmeyi oldukça eğlenceli bulduğunu söylüyor: “Bir gerçeklik ve özgünlük hissi veriyor ama aynı zamanda oldukça aşırıya kaçmanızı ve güçlü olmanızı da sağlıyor. Mocap deneyimini bir oyuncunun bakış açısından tam olarak anlatmak zor. Ancak, başka türlü mümkün olmayacak bir performans düzeyine ulaşacak özgürlüğü hissetmenizi sağlıyor. Biraz uçmanıza olanak tanıyor”.

Nighy devlerin özel konuşma biçimine de katkıda bulundu. “Bryan onların diğer herkesten sadece fizikleriyle değil tüm ırkın evrimleşmesiyle oluşacak bir konuşma farkıyla da ayrılmasını istedi. Bunun üzerine, ben de bir tür Kuzey İrlanda aksanı önerdim” diyor aktör.

Daha sonra, Fallon’ın çatlak sesini yaratmak için daha da ileri giden aktör hakkında Singer şunları aktarıyor: “Bunu başarmak için, her sabah çekimlerden önce arabasına gidip pencereleri kapatıyor ve 20 dakika bağırarak sesini yoruyordu. Ardından sete geldiğinde çıkan pürüzlü ses Fallon’ın sesi oldu. Onu ilk duyduğumda hasta olduğunu sandım. Bana, ‘Hayır, sadece arabamda bağırdım. Okumalarda bu sesi kullanmak istiyorum. Söylesene, ne düşünüyorsun?’ diye sordu. Ona şöyle yanıt verdim: ‘Vay canına, bu sağlıklı mı?’”.

Fallon’ın cazibesine, tabi böyle demek doğruysa, katkı sağlayan bir diğer şey de sağ omzundan çıkan, minyatür boyuttaki, acayip bir ikinci kafaydı. Bir sürü fikri olan bu kafa komik derecede konuşma bozukluğu yaşadığı için, en ağır tehditler ve en arsız küfürler olduğunu ancak tahmin edebildiğiniz sözleri tükürükler saçarak ağzından çıkarmaya çalışıyor. Singer devin pek de sessiz olmayan ortak kafası için dublaj sanatçısı John Kassir’le çalıştı. “Konuşmadan iletişim kuran bir karakter istedim; büyük başın söylemek istediği her şeyi söylemek isteyen ama söyleyemeyen küçük bir baş. Yine de deniyor, ve dikkatle dinlerseniz, Fallon’ın söylediklerinin farklı bir versiyonunu tekrar ettiğini anlayabiliyorsunuz. Fakat kelimeleri tam telaffuz edemediği için hayal kırıklığı yaşıyor”.

Singer, bütününde, bu yabancı ırkı özellikle toprağımsı olarak hayal etti. “Derilerinin yüzeyi ilk bakışta canlı görünüyorsa da, yakından bakınca, “Acaba bunlar çıban mı çakıl mı? Bu bir tüy mü yoksa yabani ot mu?’ diye merak ediyorsunuz. Bin yıldır soyutlanmış olarak yaşıyorlar, dolayısıyla zamanın ve ihmal edilmişliğin etkilerini taşıyorlar” diyor yönetmen.

Yedi buçuk metrelik yaratıkların hareket ve yürüyüşlerini inandırıcı  biçimde yansıtabilmek için, devleri canlandıran oyuncular koreograf Peter Elliott’la çalıştılar. Elliot’ın kendisi de bekçi olarak bilinen bir devi canlandırdı. Yapımcılar geçmişin klişeleşmiş hantal ve sakar devlerinden kaçınmak için, daha çevik ve enerjik canavarlar yarattılar. Ancak, fark ettiler ki sadece uzuvların boyutları bile, hareketler için yeniden ayarlama gerektiriyordu. Bu, devlerin koca başlarını döndürmeleri ya da ağırlık merkezlerini daha aşağıya çekmeleri gibi durumlar için şarttı. Ayrıca, Elliott yaratılan her karakterin zamanlama ve hareket biçiminde diğerlerinden ayırt edilmesine çalıştı ki klonlanmış bir ordu gibi değil her biri farklı bir birey olarak algılanabilsinler.

Hoult bu konuda, “Jack ve Elmont onları ilk kez görmenin şokunu üstlerinden attıklarında, onların ne kadar hızlı olduklarını fark ediyorlar” diyor.

Yapımcılar devler ile insanlar arasındaki 1:4 oranına karar kılmadan önce çeşitli oranlar üzerinde denemeler yaptılar. Daha düşük bir oran yeterince korkutucu değildi, daha yüksek bir oranda ise hedefledikleri etkileşim düzeyini kaybetme riski söz konusuydu.

Aksiyonu akıcı bir bütüne dönüştürmek için ileri teknolojili Simul-Cam işlemine başvuruldu. İlk olarak James Cameron’ın “Avatar” filmi için geliştirilen teknik, yönetmenin önceden kaydedilen bilgisayar yapımı görüntüleri canlı setlere ve mekanlara yansıtarak, her sahneyi bir monitör aracılığıyla kendi bütünlüğü içinde yaratmasına olanak tanıyor.

Singer öncelikle 7,5 metre boyundaki devlerin Mocap performanslarının bilgisayara aktarılmasıyla başladı. İnsanları canlandıran oyuncular bunu bir referans noktası olarak kullandılar. Böylece, rollerine büründüklerinde Singer onları karşılarında yer alacak devle etkileşirmişçesine izleyip yönetebildi. Söz konusu süreç bu işlemin uygulandığı sekanslarda, belli bir sahnede devin ya da insanın ön planda olmasına göre, ileri geri gidebilmek konusunda sınırlı da olsa yaratıcılığa izin verdi.

Son olarak, devlerin yüz ifadelerinin ve hareketlerinin ayrıntıları ve incelikleri bir araya getirildi. Fiziksel unsurların hedeflenen büyük boyutları karşılamakta tek başına yeterli olamayacağı gerçek mekanların genişletilmesi ve zenginleştirilmesinde sanal öğelere başvuruldu.

Mocap sadece devleri canlandıran oyuncularla sınırlı değildi. İnsan rolü üstlenmiş pek çok oyuncu da sırayla Mocap arenasına çıktılar. Ewan McGregor için bu bir ilkti. “Hareketlerim kaydedildi ve dijital ortama aktarıldı ki aşırı bir düşüş ya da zıplama gerektiren anlarda karakterim animasyonla canlandırılabilsin. Beni atlamak üzere koşarken kaydedip, havada uçtuğum görüntüsünü yaratabiliyor ve sonra yere inişime geçiş yapabiliyorlardı” diyor aktör.

Singer, bunun yanı sıra, film kamerasının hareketlerini aynı hacimdeki 34’lük Mocap kameralarıyla kopyalamak suretiyle, devam eden aksiyon için açıyı seçme özgürlüğüne sahip oldu: Sahnenin değişen bakış açısına göre, devleri ister yukarıdan ister aşağıdan ister arkadan görüntüleyebildi.

“The Usual Suspects”ten başlayarak uzun zamandır birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni  Newton Thomas Sigel’la bu filmde de omuz omuza çalışan Singer, insanların bakış açısını göstermek için çoğunlukla yerden çekim yaptı. Tam tersi bakış açısını yansıtmak için kullandığı yöntemleri ise şöyle aktarıyor: “Devler bir şeye baktıklarında gözleri birbirinden çok daha uzaklaşıyor çünkü kafaları kocaman. Dolayısıyla, ne zaman bir dev bir şeye odaklansa, interaksiyali -üç boyutlu kamera vincinin iki gözü arasındaki pozisyon- yaklaşık 20-25 santim kadar genişlettim. Bu, bir hiper üç boyutluluk yaratıyor. Böylece odaklandığınız şeyi küçültüyor; yani bizim durumumuzda, sinmiş insanları”.

Singer şunu da sözlerine ekliyor: “Post-boyutlama (sonradan boyutlama) yapmak yerine doğrudan stereo 3B çekim yaptığım için çok memnunum çünkü sette bir çekim oluşturmaya ya da onun 3B etkisini kestirmeye çalıştığınızda, 3B hâlinin zaten orada, tam karşınızda olması hakikaten çok değerli”.

CLOISTER VE GANTUA: DÜNYALAR YARATMAK

Jack:  Orada ne olduğunu tahmin ediyorsun?

Elmont: Ben asla tahminde bulunmam. Sadece her şeye hazırlanırım.


Birleşik Krallıktaki Mekanlarda

  “Jack the Giant Slayer/Dev Avcısı Jack”te mekan sorumlusu Nick Fulton’ın Birleşik Krallık’ta bulduğu iki ayrı mekan sayesinde, Cloister’ın pastoral kırları ile Gantua’nın çetin doğası arasındaki tezat gerçek yerlerde oluşturuldu. Singer, “Bu dünyaların, her ne kadar stilize olsalar da, gerçeğe dayanmasını istedim. Dolayısıyla, görsel ve tarihsel açıdan sunacak çok şeyi olan bu mekanlardan faydalandım. Her zaman doğal, mevcut alanlara yönelmeye çalıştık” diyor.

Kral 8. Henry’nin Londra’nın güneyinde bulunan Hampton Malikanesi Cloister’ın kırlarına ev sahipliği yaptı. Yapım ekibi buraya fasulye sırığı setini inşa etmenin yanı sıra, malikanenin avlusuna da Cloister’ın hareketli sokak pazarını kurdular. 1100’lerde inşa edilmiş olan Norwich Katedrali göz kamaştırıcı mimarisiyle Kral Brahmwell’in taht odasına mekan oluşturdu. Ayrıca, kurgusal Cloister Sarayı’nın büyük bir kısmı Surrey’deki Longcross Stüdyoları’nda hayata geçirildiyse de, Singer, Somerset’teki gotik Wells Katedrali’ni sarayın bazı iç mekan çekimlerinde kullandı ve katedralin dünyanın en zengin ortaçağ mozaik cam koleksiyonlarından birine sahip olması durumundan faydalandı.

Güneybatı İngiltere’deki Somerset’te yer alan etkileyici Cheddar Vadisi’nin bazı bölümleri Gantua’nın yabani doğasının görüntüleri için mükemmel bir fon oluşturdu. Buna ek olarak, Gloucestershire’deki Dean ormanında bulunan, eski Puzzlewood korusu, hareketli kaçma ve kovalamaca sahnelerinin çekimi için labirenti andıran patikalar, oyuklar, yosunlu kayalar ve türlü şekillerde ağaçlar sundu. Surrey’deki Bourne Korusu’nda yer alan tepelik alana, bir falez inşa edildi. Falezin tepesine kondurulan, açık ağzından sular boşaltan devasa yaratık büstü burasının Gantua’nın girişi olduğunu meşum bir şekilde belli ediyordu. Yeşil ekran fonlar daha sonra daire şeklinde dizilmiş benzer yaratık heykelleriyle görüntüyü tamamladı. Puslu gökyüzünde çevreyi kolaçan ediyormuş gibi duran bu heykeller, adeta Gantua’nın bulutların üzerinde yer aldığı hissini veriyordu.

Tasarım: 12. Yüzyılı Düşünün… Aşağı Yukarı

“Sınırları katı gerçekliğin biraz ötesine ittik” diyen yapım tasarımcısı Gavin Bocquet, şöyle devam ediyor: “Ortaçağı temel aldık, ama bu tarihçilerin tanıyacağı türde herhangi bir ortaçağ değildi. Cloister’ın arketipik bir İngiliz mezrasının fantezi bir versiyonu olması gerekiyordu çünkü biliyoruz ki insanlar bizim dünyamızda resmedildikleri gibi yaşamadılar. Buna tarihi bir fantezi diyebilirsiniz: Her şey daha büyük, daha uyumlu ve güzel”.

Singer devlerin kalesiyle ilgili vizyonun bunun tam tersi olduğunu belirtiyor: “Eski ve ilkeldi, çok sayıda taşla kaba saba inşa edilmişti. Onlarınki yemeye dayalı bir kültür. Bu canavarlar bol miktarda yiyeceğe ihtiyaç duyduğu için, beslenebilecekleri büyük alanlara odaklandık; taht odasına, upuzun, kocaman masalar koyduk”.

Devler ve —binalardan mobilyalara, alet edevatlardan zırhlara— kendileri için inşa ettikleri her şey normalden dört kat büyük olsa da, yaşadıkları topraklar ve üzerindekiler olağanüstü büyük değiller. Devlerin sürekli huzursuz oluşlarına bunun da muhtemelen katkısı var. Bocquet, “Burası dev bir dünya değil. Anafikir Gantua’nın aslen yaratılışı sırasında dünyadan kopmuş bir yer olmasıydı; dolayısıyla dünyayla benzer bir yer. Her şey insanlara uygun boyutta. Burada anormal olan şey devlerin boyutu. Onlar için, bir ağaç bir dal parçası gibi, koca bir gemi tek lokmalık bir şey; ve ürettikleri her şey çok büyük miktarda malzeme gerektiriyor” diyor.

İki dünya arasında gidip gelen Bocquet ve set dekoratörü Richard Roberts hem normal hem de dev boyutlu aksesuarlar hazırladılar. “Görsel efekt desteği olan herhangi bir filmde, sadece tam boyutlu inşa edilen öğeler tasarlayacağımız varsayımında bulunmayız” diyor Bocquet ve ekliyor: “Büyük resimde konseptlerin kapsamlı olması gerekir. Sonra bir nokta gelir, neyin sanal olarak yaratılacağına, neyin sette kullanılacağına karar verilir”.

Dublör Gerektiren Sahneler ve Efektler

 Singer’ın gerçek ve somut öğeler kullanma arzusuna uygun şekilde, “Olabildiğince çok fiziksel efekt kullanmaya çalıştık” diyen özel efektler amiri Dominic Tuohy, buna örnek olarak Jack’in evini yıkıp çıkan fasulye sırığını ve Cloister Sarayı’nda insanlar ile devler arasındaki nihai savaşı gösteriyor.

Tuohy şöyle devam ediyor: “Ev seti çelik bir yapının etrafına yerleştirilmiş hidroliklerin üzerine inşa edildi ve yerden iki metre yükseltildi. Böylece bir bütün olarak güçlüydü ama görünürde kırılmaya müsaitti. Onu yanlara hareket ettirebiliyorduk. Fasulye sırığı döşeme tahtalarını kırıp çıktığında, tüm evi zeminin altındaki pnömatiklerle ve dört bir yandaki sallayıcı motorlarla sarstık; ardından, aşağıdan fasulye filizleri itiyormuşçasına döşemenin bazı kısımları patladı ve mobilyaları havaya fırlattı. İsabelle’in üzerine düşüp onu hareketsiz bırakan masa bunlardan biriydi. Bunu fiziksel olarak yaptık; dijital fasulye sırığı daha sonra eklendi”.

Tomlinson, “Çok heyecan vericiydi. Platodaki kargaşanın yarattığı adrenalini sevdim. Tüm set sallandı ve evin içinden patlayıp çıkacak bir şeyin olduğunu gerçekten hissettim” diyor.

Tuohy, ayrıca, saray duvarları içerisinde Jack ve İsabelle, Kral Brahmwell ve ordusu, ve Elmont’un şövalyelerinin devlerin hücumunu püskürtmek için giriştiği silahlı çatışmaların da çoğunu planladı.

“Çekimleri oldukça heyecanlı bir sahneydi, enerji ve hareket doluydu” diyor Ewan McGregor ve ekliyor: “Yaklaşık 200 figüranımız vardı ve hepsi de müthişti; ayrıca açılır kapanır köprünün üzerinden atlar koşuyordu. Sette yangın, bol aksiyon ve drama vardı. Her şey oldukça etkileyiciydi”.

“Devlerin zorla açmaya, saray birliklerinin de tutmaya çalıştıkları açılır kapanır köprü hidrolik bir balans sistemi üzerinde çalışıyordu” diyen Tuohy, şöyle devam ediyor: “17 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde ve yaklaşık dört ton ağırlığındaki köprüyü lojistik olarak saniyeler içinde aşağı yukarı hareket ettirmek zordu. Bunun yanı sıra, yanan ağaçlarımız vardı. Devler onları alıp dijital olarak duvarların üzerinden atıyorlardı. Ağaçların duvarların üzerinden geçişi görsel efektlerle yapıldı ama yere çarpmaları fiziksel efektlerin işiydi. Bunu başarmak için her yere alev makineleri ve yakıtlı patlayıcılar koyduk”.

Fasulye Sırığı 

Hem bir set hem de bir simge olan fasulye sırığı hikayenin düğüm noktası ve filmin en önemli parçalarından biriydi. Aynı zamanda, artistik bir başarıydı. Sırığın inşasında kontrplak, köpük, alçı, kauçuk ve görsel efektler kullanıldı. “Sırığın iki dalı vardı; her biri setin birer ucundaydı ama aralarında beyaz perdede göründüğü kadar mesafe yoktu” diyen Singer, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla, Jack ve Elmont halatla birinden diğerine geçerken aslında belli bir mesafe kat ediyorlar. Aktörler kabloya bağlıydılar ama evet sahnede kendileri rol aldılar”.

Tırmanışa hazırlanmak için aktörler kendileri için inşa edilmiş bir duvarda pratik yaptılar. Buna ek olarak, “Kayış takımlarıyla çalıştık ve bize o sahneler için neyin gerektiğini gösterdiler. Uzunca bir süre aşağıya gelme umudu olmadan yukarıda asılı kalmayı saymazsak, eziyetli bir yanı yoktu” diyor Stanley Tucci.

Sarmaşığın fiziksel kısmının hem iyi görüntü vermesi ve organik durması  hem de tırmanılacak ve üzerinde durulacak kadar sağlam olması gerekiyordu. Yapraklar gibi önemsiz görünen ayrıntılar bile çok zorluydu. Set dekoratörü Richard Roberts, “Aksesuar ustalarımız tarafından çeşitli boylarda ve farklı malzemelerden yapıldılar, boyandılar, parlatıldılar ve bazen de eskitildiler ki hepsi birbirine benzemesin. Yaprakların doğal bir şekilde düşmesi gerekiyordu ama fazla hassas ve gevşek olurlarsa ağırlıklarını taşıyamaz ya da iyi görüntü vermezlerdi. Başrol yapraklarımız ve figüran yapraklarımız vardı; olağanüstü bir süreçti” diyor. Sonrasında bilgisayar yapımı sarmaşıklar, yapraklar ve sürgünler de eklendi ya da olanlar zenginleştirildi.

Kostümler Fantastik Türün Temasını Yansıtıyor

Singer’ın filmin genel görüntüsü ve hissi için yarattığı atmosfere paralel olarak, kostüm tasarımcısı Joanna Johnston da gardıroplarda yaratıcı özgürlüğünü kullandı. “Çağdaş çizgilerle oynayarak, 12. yüzyılı yansıtan kıyafetler buldum; örneğin kapüşonlar ve pelerinler. Böylece, Nick’e kapüşonlu tişört benzeri bir bluz ve deri ceket giydirdim. Üzerindekilerin iyi durması ama Jack’in mütevazı durumundan ötürü de fazlaca şık ya da tasarlanmış olmaması gerekiyordu. Bol kesimli bir pantolon ve iş botlarıyla tam o döneme aitmiş gibi görünüyor ama bir şekilde de günümüz gençlerinden çok farklı değil” diyor Johnston.

Eleanor Tomlinson’ın gardırobu İsabelle’in şık bir prenses ve kılık değiştirmiş bir maceracı olarak ikiliğini yansıtıyor. Elbiselerin çok güzel olması yeterliydi; ama Johnston’ın ifadesiyle, “erkek gibi giyinme çabalarında” farklı bir durum söz konusuydu. “İsabelle’in bir erkeğin nasıl giyinmesi gerektiği konusundaki beklentisine karşılık verecek şekilde ama her daim muhteşem görünmesini sağlayacak kıyafetler seçtik. Taktığı pelerin ve geniş kenarlı şapka istediği an gizlenmesine olanak tanısa da güzelliğini gölgelediği söylenemez” diyor kostüm tasarımcısı.

Ewan McGregor’un Elmont’u asimetrik bir siyah deri zırh içinde, tüm hatlarıyla ve her açıdan göz kamaştırıcı duruyor. Johnston’a göre, “Kostümün en güzel yanı, özellikle 3B’de çok şık duran omuz yüzgeci”. Skalanın diğer ucunda ise, zavallı Stanley Tucci’nin nefret edilesi Roderick’i canlandırmak için diken gibi saçlar, kara böcek motifleriyle bezenmiş bir ceket ve arkadan timsah kuyruğunu andıran bir pelerinin yanı sıra, atlarınki gibi dişlere katlanması gerekti ki bu aslında aktörün kendi fikriydi.

Tucci bu konuda şunları söylüyor: “Öylesine oyalandığım bir sırada, takma diş yaptırmak istiyorum dedim. Bunu daha önce Bryan’la konuşmuş değildik, deneme makyajım yapılırken bir anda aklıma geldi ve fikir Bryan’ın hoşuna gitti”.

Devleri hayata geçirmekle görevli dijital sanatçılarıyla birlikte çalışan Johnston, General Fallon ve dev ordusunun da kostümlerini hazırladı. BYG’lerle üçüncü deneyimi olduğu için, tasarımcı, doku ve hareket aralığı gibi konuların bilincindeydi.

“Önce, devlerin vücut tiplerini ve dış görünümlerini yarattık; aslında bunlar çıplak birer  bedenden ibaretti. Sonra, Joanna bu figürler için konseptler çizmeye başladı” diye açıklıyor McCormick.

Tasarıma hisleriyle yaklaşan Johnston ise şunları söylüyor: “Kat kat, eski püskü, pis, çürümüş gibi görünen, organik bir şey istedim; pek fazla giyim kuşam gibi değil de sadece örtünmek için giyilmiş gibi duran. Üç boyutlu çekim gerek bu katmanları ve iğrenç dokuları gerek asırların yıpranmışlığıyla çürümeye yüz tutmuş zırhları gerçekten öne çıkartıyor”.

Johnston ve ekibi toplamda 2.000’e yakın kostüm üretti. Bunların bir çoğu tasarımcısının kendi çizimlerine dayanan, ısmarlama kumaştan, elde dikilmiş kıyafetlerdi. Dolayısıyla, muazzam miktarda boyama, baskı ve nakış yapıldı. Tüm uğraştırıcılığına rağmen, Johnston bunu özgürleştirici bir süreç olarak niteliyor. Daha önce Bryan Singer’la “Valkyrie”de çalışmış olan tasarımcı şunları söylüyor: “Bryan eşsiz olan malzemelere çok olumlu yaklaşıyor. Tasarımları yaparken sanat ve modadan, 1500’lerde yaşamış olan Pieter Bruegel’den, 19. yüzyılda yaşamış William Waterhouse’dan, sokaktaki günümüz insanından esinlendim. Bu etkileri geleneksel ortaçağ şekilleriyle birleştirdim ama farklı kumaşlar ve renk paletleri kullandım”.

Singer ise, “Cloister’ın masalsı bir havasının olmasını istedim ama klasik anlamda değil; gerçeğe dayanmalıydı. Dolayısıyla, renkler önemliydi ve bu bizim genel tasarımda, mimaride ve kostümlerde üzerinde oynayabileceğimiz bir şeydi. Her şeyin nasıl göründüğü çok dikkat ettiğimiz bir konuydu. Hikaye yaklaşık 700 yıl önce, 12. ya da 13. yüzyılda ama aslında o dönemde olacağından kesinlikle çok daha süslü ve göz alıcı bir yerde geçiyor” diyor.

Hoult’a göre de, “Film bir kaçış. Ailelerin keyif alması için yapılmış bir şey; gülebilsinler, fantezi, romantizm ve eğlenceyle iç içe geçmiş tüm bu harika şeyleri görebilsinler diye”.

Singer şunu ekliyor: “Bu sadece Jack’in serüvenini konu alan büyük bir macera değil. Hemen hemen hepimizin çok iyi bildiği bu hikayeye olduğu kadar hikaye anlatma konsepti ve mitolojiye de saygımı sunmak; bu tür öykülerin nesilden nesle nasıl evrim geçirdiklerini göstermek istedim… nasıl değiştiklerini ve hayatta kalmak için her yeni nesille nasıl büyüdüklerini”.

KARAKTERLER

JACK

Amcasıyla yaşayan ve onunla birlikte çiftliğe bakan yoksul bir genç adam olan Jack her zaman macera hayali kuragelmiştir. Dolayısıyla, şartlar onu devlerin diyarına ve bilinmeyen tehlikelere sürüklediğinde, bu meydan okumayı kabul etmeye hazırdır; sadece gücüyle değil, zekası, cesareti ve tüm kalbiyle.

ISABELLE

Coşkulu ve bağımsız bu genç prenses saray yaşamının şatafatı ve protokolünden hoşlanmaz. İsabelle özgür olmayı ve normal bir kız gibi yaşama fırsatını arzular.

ELMONT

Kraliyet şövalyelerinin cesur ve gösterişli lideri Elmont’un görevi prensesi korumaktır ve bu görev onu çok meşgul eder. Elmont her şeyi stil ve cazibeyle yapar ve asla ama asla ter dökmez.

RODERICK

Kral’ın gözdelerinden ve hikayenin başında İsabelle’in nişanlısı olan, hain Lord Roderick sadık numarası yapsa da çok geçmeden utanmaz bir fırsatçı olduğunu ve güç için yapmayacağı şey olmadığını belli eder.

GENERAL FALLON

Devlerin iki başlı vahşi lideri olan General Fallon, binlerce yıldır dünyadan uzakta sürgün hayatı yaşaması yüzünden intikam ateşi ve en sevdiği yiyecek olan insana olan açlığıyla yanıp tutuşmaktadır.

KRAL BRAHMWELL

Gerek kızını gerek krallığını korumak isteyen fedakar bir baba ve sevecen, iyi bir hükümdar olan Kral Brahmwell, en sonunda ikisi arasında seçim yapmak gibi olağanüstü zor bir durumla karşı karşıya bırakılır.



Hiç yorum yok: