11.09.2013

We're the Millers / Bu Nasıl Aile!


New Line Cinema, Jennifer Aniston ile Jason Sudeikis’in başrollerini paylaştığı yeni aksiyon-komedi “We’re the Millers / Bu Nasıl Aile!”yi sunar.
Filmi Rawson Marshall Thurber yönetti.

David Clark (Sudeikis) müşterileri baş aşçılardan ve ev kadını annelerden oluşan küçük çaplı bir uyuşturucu satıcısıdır, ama çocuklara asla satış yapmaz—ne de olsa vicdanlı biridir.
Dolayısıyla, nasıl bir sorunla karşılaşabilir ki? Çok büyük bir sorunla.
Bariz nedenlerden ötürü göze batmamayı tercih eden David, mahalledeki bazı gençlere yardım etmeye çalışırken üzerine üç serserinin çullanmasıyla, hiçbir iyiliğin cezasız kalmayacağını zor yoldan öğrenir.
Zulasını ve parasını bu serserilere kaptırınca, tedarikçisi Brad’e (Ed Helms) fena halde borçlanır.

David zararını çıkartmak —ve sağlığını korumak— için, şimdi büyük çaplı bir uyuşturucu satıcısı olmak zorundadır ve bunun için de Brad’in son sevkıyatını Meksika’dan getirmelidir. Komşularından üçünü, yani şüpheci striptizci Rose’u (Aniston), müşterisi olmak isteyen Kenny’yi (Will Poulter) ve uyanık bir genç kız olan Casey’yi (Emma Roberts) kendiyle birlikte hareket etmeye zorlayarak, kusursuz bir plan yapar. Sahte bir eş, sahte iki çocuk ve David’den oluşan “Miller ailesi” kocaman ve parlak bir karavanla Dört Temmuz (Amerika’nın Bağımsızlık Günü) hafta sonu için güney sınırına doğru yola çıkarlar. Bu hafta sonunun büyük ses getireceği kesindir.

“We’re the Millers/Bu Nasıl Aile!”yi Thurber yönetti. Filmin senaryosu Bob Fisher, Steve Faber, Sean Anders ve John Morris’e, hikayesi ise Fisher ve Faber’a ait.
Filmde Jennifer Aniston ile Jason Sudeikis’in yanı  sıra Emma Roberts, Nick Offerman, Kathryn Hahn, Will Poulter ve Ed Helms rol alıyor.
“We’re the Millers/Bu Nasıl Aile!”nin yapımcılığını Vincent Newman, Tucker Tooley, Happy Walters ve Chris Bender; yönetici yapımcılığını ise David Heyman, J.C. Spink, Marcus Viscidi, Toby Emmerich, Richard Brener ve David Neustadter gerçekleştirdi.
Thurber’in kamera arkası yaratıcı ekibi, görüntü yönetiminde Barry Peterson, yapım tasarımında Clayton Hartley, kurguda Mike Sale ve kostüm tasarımında Shay Cunliffe’den oluşuyor. Filmin müzikleri Theodore Shapiro ve Ludwig Goransson’ın imzasını taşıyor.
New Line Cinema bir Newman/Tooley Films, Slap Happy Productions/Heyday Films ve Benderspink yapımı olan “We’re the Millers/Bu Nasıl Aile!”yi sunar. Filmin dünya çapındaki dağıtımını bir Warner Bros. Entertainment kuruluşu olan Warner Bros. Pictures gerçekleştirecek.

www.bunasilaile.com





YAPIM HAKKINDA

Bir uyuşturucu satıcısı, bir striptizci, bir kaçak ve bir bakir Meksika’ya marihuana kaçırmaya gittiğinde neyle karşı karşıyasınızdır? Peki ya bunlara bir de ağzına kadar uyuşturucu dolu bir karavan, kızgın bir uyuşturucu baronu, vahşi bir tarantula, pornografik bir Pictionary oyunu ve doğaçlama olarak koro hâlinde söylenen şarkılar eklendiğinde: Buyurun size Miller ailesi… tabi eğer biri sorarsa.
Yönetmen Rawson Marshall Thurber, “Test edilmiş-onaylanmış ailece yolculuk komedisine gerçekten zekice bir yaklaşım bu; her an neyin ne olacağını tahmin etmeye çalıştığınız bu çılgın serüven, hikayede bana anında cazip gelen şeydi” diyor.
Dışlanmış insanlardan oluşan bu grubu birleştirme mantığı yapımcıların hoşuna gitti. “Hyundai arabasıyla sınırdan tek başına geçmeye çalışan 30’lu yaşların ortasında beyaz bir erkek yüzde doksan aranacaktır. Ama 4 Temmuz hafta sonunda dev bir karavanla yolculuk eden tipik bir Amerikan ailesi kimsenin şüphesini çekmez, değil mi?” diye soruyor yönetmen.
Harika gibi göründüğü halde, sonunda pek de harika olmadığı anlaşılan bir plandır… ve bunun tek nedeni çiğnedikleri onca yasa ve enselerindeki öfkeli uyuşturucu baronu değildir.
“David Clark malını sırt çantasıyla dağıtan küçük çaplı bir uyuşturucu satıcısıyken, yüklü miktarda malı ülkeye getirmekle görevlendiriliyor,” diyen yapımcı Chris Bender, şöyle devam ediyor: “Bunu başarmak için bulduğu çözüm onu en büyük kabusunu yaşamaya zorluyor: Pek hoşlanmadığı bir sürü insanla kapalı bir alana tıkılıp kalıyor; başta onları eşi ve çocukları olarak yanında gelmeye ikna eden kişi kendisi olduğu halde.”
Birbirlerinden hoşlanmamak filmin başrollerini paylaşan iki deneyimli komedi oyuncusu Jason Sudeikis ve Jennifer Aniston için gerçek olmaktan çok uzak. İkili daha önce defalarca birlikte çalıştılar, ancak bu filmde ilk kez başrolleri paylaştılar.
Aniston bu konuda şunları söylüyor: “‘Horrible Bosses’ filmi bittiğinde, ikimiz de yine beraberce çalışacağımız harika bir proje bulmak istedik; üstelik gönlümüzden geçen şey, bu kez küçük sahneler hâlinde değil, baştan sona karşılıklı oynamaktı. Jason çok eğlenceli biri ve bir dost. Senaryo da çok komikti; bu projeye evet demek kolaydı.”
Sudeikis ise mizahın ve hikayenin özünün kendisine yakın geldiğini vurguluyor: “Burada araya sıkıştırılmış bir tema var: Ailenin illa kan bağınız olan kişiler değil, sizin seçtiğiniz kişiler olması… canlandırdığım karakter bunu yalnızca şartlar gereği ve umutsuzluktan dolayı yapıyor olsa bile.”
Aslında, “We’re The Millers/Bu Nasıl Aile!” fikri sınırda doğdu. Yazar Steve Faber bunu şöyle açıklıyor: “Sırf kafa dağıtmak için arabayla Meksika’ya yolculuklar yapardım, ve sınırda aynı adamın enselendiğini görürdüm: Uyuşturucu köpekleri, saçları belinde, VW minibüs kullanan bu adamı çekiştirip dururdu. ‘Neden temizlenmiyor ki? Yaşına uygun giyinsin, saçını kessin, hatta bir karavan alıp otunu sınırdan öyle geçirsin, tabi niyeti buysa’ diye düşünürdüm. Tabi tasvip ediyor değilim.”
Yazar Bob Fisher da benzer gözlemlerde bulunduğunu belirtiyor ve, “Bu esnada, tatilci ailelerle dolu karavanlar hiç aranmadan sınırdan geçiverirdi. Yüklü miktarda uyuşturucu sınırdan geçirebilmek için bir karavan kiralayıp, sahte ailesiyle yolculuk eden küçük çaplı bir uyuşturucu satıcı hakkında film yapma düşüncesi buradan çıktı,” diyor.
Senarist ekibinden Sean Anders ve John Morris bu konsepti bir adım öteye taşımaya istekli olduklarını belirtiyorlar: “Farkında olmadan bir aileye dönüşen dört sorunlu, yalnız insan fikri ilgimizi uyandırdı. Onların kavga edişini, itiş kakışlarını, bağırışlarını izlerken, bir yandan da içten içe böyle bir şeye özlem duydukları fikri komedi için mükemmel bir zemin oluşturur diye düşündük."
“Yazarların gerek Miller ailesini oluşturan dörtlüyü, gerek bu eğlenceli ve çılgın macerada yer alan diğer müthiş karakterleri yaratırken yaptıkları şeyi oldukça keyifli buldum,” diyor Thurber gülümseyerek.

David Clark’la ilk tanıştığımızda, ürünlerini Denver-Colorado bölgesinde, düzenli müşterilerine kapı kapı dolaşıp satan, dost canlısı mütevazı bir uyuşturucu satıcısıdır. “David müşterilerinin telefonla ya da cep mesajıyla sipariş verdiği bir satıcı, sokaklarda satış yapmıyor,” diyor Sudeikis ve ekliyor: “Aşçılara, işadamlarına, ev kadınlarına, bebekli annelere marihuana satıyor—çoğu insanın marihuanayla bağdaştırmayacağı türde bir müşteri kitlesi var… yani tabi siz gerçekten marijuana içen insanlar tanıyorsanız.”

Aktör, ayrıca, bu yaşam tarzının, çoğu kişinin hayalini kurduğu bir şey olmasa da, David’e uygun olduğunu sözlerine ekliyor: “İşinden memnun; kirasını ödüyor, kendi işinin patronu ve çalışma saatlerini kendi seçiyor. Göz önünde olmamak ve fark edilmemekten de memnun.”

Tüm bunlar karakterine aykırı bir şey yapıp, başı dertte olan bir kıza yardım etmeye kalkışmasıyla birlikte değişir. Bir grup erkek genç bir punkçı kızın akıllı telefonunu almak için  onu sıkıştırmaktadırlar. Hiçbir iyilik cezasız kalmaz sözüne uygun olarak, ona yardım etmek isteyen David’in kendisi de soyulur. Ürünleri ve kârı gider. Tedarikçisinin David’e ültimatom verip, reddedemeyeceği türde bir teklif sunması çok yakındır.

Şimdi 100.000 dolar ve hayatı karşılığında güney sınırına gidip, bir ‘tutam’ ot getirmek zorunda olan David’in aklına işleri kolaylaştırmak için sahte bir aile yaratma fikri gelir. Sudeikis bu konuda, “Tatildeki bir aile kisvesi altında radara yakalanmaktan kurtulabileceğine kanaat getiriyor ama önce sahte bir aile bulmak zorunda.”

Aslında, David’in para karşılığı sahte eşi olması için tuttuğu kadınla ilişkisi daha başından itibaren, çılgınca planını kurmasından bile önce kavgalı gürültülüdür. Filmin başlarında, David ile komşusu ve semtin striptizcisi olan Rose O’Reilly oturdukları binanın girişinde atışırlar ki bu da onların pek de dost olmadıklarını açıkça gösterir.

Thurber, bu durumun Sudeikis ile Jennifer Aniston için geçerli olmadığını belirtiyor: “Bana göre, hiçbir yönetmenin yapamayacağı şey kimya yaratmaktır. Şansınızın yaver gitmesini ve o kimyanın var olmasını dilersiniz. Biz bu konuda inanılmaz talihliydik. Daha ilk haftadan, Jen ile Jason’ın ikili kaydını yapıyorduk ve ikisi birbirleriyle oynuyorlardı. İzlemesi son derece eğlenceli ve hoştu. Umduğum gibi anında birbirlerine uyum gösterdiler.”

Aniston bu konuda, “Jason’ın doğaçlama yeteneği muhteşem, tam usta işi. Böyle oluşu ikimizin müthiş bir şekilde karşılıklı paslaşmamızı sağladı” diyor.

Thurber oyuncularını yaratıcı olmaya teşvik etti. Aniston bundan büyük keyif aldığını belirtiyor: “Bir adım geri durup bize işimizi istediğimiz gibi yapma ve olabildiğince çok eğlenme olanağı tanıyan yönetmenlerle çalışmayı seviyorum. Rawson işimizi yapacağımıza ve gerçekçilik ile tuhaflık arasındaki o dengeyi kuracağımıza hakikaten güvendi. Deliliğin gerçekliğini oynamak benim için son derece eğlenceliydi.”

Rose, sahte “eşi” olması için David’in yaptığı teklifi isteksizce ve ancak başka seçeneği olmadığını fark ettiğinde kabul eder.  “Başta bu maceraya katılmayı kabul etmiyor çünkü bir striptizci olmasına rağmen ahlaki değerleri, kendi sınırları var; ve kanunları çiğnemek yapmayı arzu ettiği bir şey değil” diyen Aniston, şöyle devam ediyor: “Fakat çalıştığı yerdeki kurallar Rose’un istemediği bir şekle büründüğü için parasız kalıyor. David ise ona yüklü miktarda para teklif ediyor. Bu yüzden, onunla gitmekten başka çaresi olmadığını düşünüyor.”

Bender ise şunları söylüyor: “Erkek arkadaşlarıyla kötü deneyimler yaşamış, yanlış insanlara güvenmiş, kullanılmış ve fazla seçeneği olmadığı için striptizci olmuş kadınlardan biri Rose. David’in teklifi, bunu kabul etmediği takdirde yapması gerekebilecek şeyden bir nebze daha makul, ama sadece bir nebze… hem zaten altı üstü bir hafta sonu.”

Ama David için eş sahibi olmak yeterli değildir. Gerçek bir aile olmaları için sahte çocuklar da gerekmektedir. David ve Rose hafta sonu için komşuları Kenny’yi “oğulları” olarak yanlarına alırlar. Genç İngiliz aktör Will Poulter’ı canlandırdığı Kenny annesiyle birlikte yaşadığı halde, onu evde doğru dürüst göremeyen, yalnız bir gençtir.

Poulter bu konuda şunları söylüyor: “Rawson, Kenny’yi ‘çok sevimli bir budala’ olarak niteliyor ki gerçekten de öyle. David bir bakıma onun için üzülüyor ama aynı zamanda ona kızmaktan kendini alamıyor. Kenny sosyallik anlamında tamamen başarısız; başka insanlarla nasıl etkileşeceğini bilmiyormuş gibi görünüyor. Fakat bir nedenle, uyuşturucu satan havalı bir adam olarak gördüğü David’le konuşabileceğini hissediyor. Sanırım hayatında getirdiklerinin haricinde bir erkeğin etkisini arıyor, tabi o da anne eve uğrarsa. Kenny görünüşe göre, David’in onunla bir gece geçirmektense yaban arısı yemeyi tercih ettiğine dair mesajlarını bir türlü algılamıyor. Dolayısıyla, bu karavan yolculuğu beraber takılmak, pırıl pırıl bir Amerikan ailesi rolü oynamak için mükemmel bir fırsat; gerçekte tamamen uyumsuz, birbirleriyle hiç geçinemeyen bireyler olsalar da.”

Thurber ise şunları ekliyor: “Kenny 18 yaşında, mahallenin uyuşturucu satıcısını baba figürü olarak gören bir bakir. Gerçekten de filmin kalbini o oluşturuyor. Will canlandırdığı karakterde tatlılık, zeka ve saflık arasındaki dengeyi tam kurdu.”

Emma Roberts’ın canlandırdığı piercingli punkçı Casey Mathis, Miller’ların David tarafından hiç istenmeyen kızları olarak aileyi tamamlıyor. David onun gerçekte evsiz olduğunu, Casey de David’den para koparabileceğini biliyor. Böylece, Casey’nin de hafta sonu yolculuğuna katılması için bir anlaşma yapıyorlar.

Roberts, “O bir kaçak, biraz suça meyilli, şımarık, asi; ve bu işe para için giriyor. Bu dörtlü, yani Miller ailesi bireyleri, birbirlerinden daha farklı olamazlardı; hepsi bir bakıma sevimliler, ama her bir karakterin bir tür tuhaf eksikliği var. Bu da onları komik bir grup yapıyor, ve oldukça gerçekçi bir aile, sanırım” diyor gülerek.

Roberts sette sık sık akıllı telefonu elinde, tweet atıyor, e-postalarını vs. kontrol ediyordu. Hatta karakterinin filmde aksesuar olarak kullanacağı -hakiki- akıllı telefonu kendisininkiyle aynı modelden seçti ki arka plandayken kullanabilsin.

Thurber yüzünde koca bir tebessümle, “Şu Emma Roberts pek ketum” diyor ve ekliyor: “Emma ne kadar komik olduğunun farkında mı bilmiyorum ama gerçekten komik. Hiçbir şeyi süzgeçten geçirmiyor, aklına geleni pat diye söyleyiveriyor; ve bunların bazıları hayal bile edemeyeceğiniz kadar matrak. Muhteşem bir kız.”

Bender “ebeveynler” ile “çocukların” böylesine gerçekçi ve aşina biçimde etkileşmelerine, özellikle de Sudeikis’in rol gereği Kenny ve Casey’ye parlayışına bayıldığını dile getiriyor: “Jason’ın David portesi tipik bana bir babanın kızgınlıktan kendini kaybettiği zaman çocuklarına patlayışını hatırlattı, üstelik David gerçek babaları olmadığı halde. Jason’ın, karakteri, hepimizin anladığı o düzeye çekişini izlemek çok eğlenceliydi.”

Görevi Miller ailesine veren kişi, başta Denver olmak üzere, uyuşturucu piyasasında büyük oyunculardan olan Brad Gurdlinger’dır. O ve David bir zamanlar üniversitede aynı yurt odasını paylaşmışlar ve beraberce bu odadan ot satmışlardır. Fakat bu ikilinin o zamandan bu yana ilişkilerini yeniden şekillendirdikleri bellidir: Artık Brad, David’in son derece eksantrik tedarikçisidir ve eski dostunun iyiliği pek umurunda da değildir.

Thurber bu konuda, “Brad aşırılıkları olan, tuhaf bir adam. Onu kimin oynayacağına dair pek çok fikrimiz vardı ve yükseği hedeflemek istedik. Ed Helms’den daha mükemmelini bulamazdık” diyor.

Helms yapımcıları fazlasıyla memnun ederek, bu küçük ama kritik rolü aldı ve ona kendi tuhaflık anlayışını kattı.

“Brad Gurdlinger hem biraz cins hem de orkalara takıntılı bir uyuşturucu patronu. Oynaması çok eğlenceli ve çok tuhaf bir karakterdi” diyen Helms, şöyle devam ediyor: “Neşeli, hayatından mutlu biri ama aynı zamanda bir miktar da sosyopat; üzerinde çalışması müthiş bir bileşimdi bu.”

Miller ailesi yolda gerçek anlamda karavan meraklısı olan birileriyle tanışırlar: Fitzgerald ailesi. Thurber’a göre, “Fitzgerald ailesi kendinizin olmasını isteyeceğiniz mutlu, sevgi dolu bir aile. Dürüst ve iyi insanlar. Bu, bir aile olmayan, birbirlerinden hoşlanmayan ve pek de öyle iyi olmayan Miller’larla hoş bir tezat oluşturuyor.”

Fitzgerald ailesi Miller’lara anında aşık olurlar, ama Miller ailesi yeni edindikleri arkadaşlarının hastalıklı tatlılığını neredeyse katlanamayacakları kadar aşırı bulurlar.

Fitzgerald ailesinin babası Don’ı Nick Offerman canlandırdı. “Nick Offerman bir kahvaltı gevreğinin arkasını bile okusa gülmekten gözümden yaş gelebilir” diyor Thurber ve ekliyor: “Sesinin tınısındaki bir şey, ya da belki bir bulldogunkini andıran büyük ağzı yüzünden olabilir ama onu hiç bıkmadan seyredebilirim, o kadar iyi.”

Offerman ise şunları söylüyor: “Fitzgerald’lar fazla iyi oldukları için tokatlamak istediğiniz türde insanlar. Kibarlıklarıyla sizi öldürürler; ‘hayır’ı cevap olarak kabul etmeyi bir türlü bilemiyorlar.” Fitzgerald ailesi yolun kenarında yardıma ihtiyaç duyan bir başka karavanlı aile bulmaktan büyük mutluluk duyar. Offerman şunları kaydediyor: “Bir başka hoş ailenin karavan tatiline çıktığını görmek bizi heyecanlandırıyor. Her aileyi alıp kamp alanına götürmek ve onlara S’mores (iki bisküvi arasında çikolata ve kremadan oluşan bir yiyecek) yedirmek, kamp ateşi başında şarkılar söylemek ve Pictionary oynamak bizim hayalimiz, sanırım. Onların şenliğe katılabilmeleri bize keyif veriyor.”

Deneyimli komedyen zaman zaman canlandırdığı karakter kadar eğlendiğini de sözlerine ekliyor: “Bu rolün en zor yanı gülmemeye çalışmaktı. Durum feci komikti; ve sahnelerimin çoğu Jason, Jen ve Kathryn’leydi ki her üçü de sürekli olarak beni gülmekten yerlere yatırıyorlardı.”

Don’ın aşırı misafirperver eşi Edie Fitzgerald’ı Kathryn Hahn canlandırdı. “Bu insanları iyi tanıyorum” diyor aktris ve ekliyor: “Bir metro parkında sadece birkaç malzemeyle güzel bir ziyafet hazırlamayı bilen bir sürü teyzem ve amcam var. Bu malzemeler genellikle Fritos ya da ufalanmış Ritz krakerleri ve bir tür etten oluşur.”

Hahn filmdeki ailesini, “dürüst, içlerinde Tanrı sevgisi ve Tanrı korkusu olan vatansever bir aile” olarak tanımlıyor ve, “Biz tüm aile değerlerinin bir kapsüle sıkıştırılmış haliyiz” diyor.

Bender ise aktris için şunları söylüyor: “Kathryn’in inanılmaz bir enerjisi var. Bu enerji canlandırdığı rolde çok işe yaradı —hayattan ve yeni insanlarla tanışmaktan duyduğu o hakiki coşku Edie karakterine mükemmel uyuyor.”

Don ile Edie’nin ergenlik çağındaki kızları Melissa Fitzgerald (Molly Quinn) masumiyeti ve anti-sosyalliği ile Kenny’yle hoş bir uyum sağlar. “Melissa tatlı ve saf bir kız. Aşkı arıyor ama öyle herhangi bir aşk değil: Romantik, gizemli, kitaplarda ve video oyunlarında gördüğü türde bir aşk” diyen Quinn, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla, görür görmez Kenny’ye çarpılıyor ve, ‘Aman Tanrım, sen benim Legolas’ımsın!’ diyor.”

“We’re The Millers/Bu Nasıl Aile!”de, ayrıca, rakip uyuşturucu baronu rolündeki Tomer Sisley, ve onun serseri yardımcısı Tek-Göz rolünde Matthew Willig yer alıyor. Filmde birkaç tanıdık simaya da küçük roller verildi. Thurber bu isimleri şöyle sıralıyor: “Luis Guzmán, Tom Lennon ve Ken Marino’yla çalıştık. Her küçük an için tam bir komedi kurdu olduğunu düşündüğümüz birini koymak istedik.” Yönetmen bunun için elbette bir bedel ödediğini de sözlerine ekliyor: “Çekimlerin başında çok profesyoneldim, hiçbir şeye gülmüyordum. Ama sanırım üç hafta geçmemişti ki herkesin çekimlerinde gülmeye başladım. Kendimi tutamıyordum."




Kostüm tasarımcısı Shay Cunliffe bu uyumsuzlar grubunu Miller ailesine dönüştürmek için, her bir karakter için aklında çok net bir imaj olan yönetmen Thurber’la görüştü.
“Sanırım herhangi bir oyuncu size karakterin giydiği şeylerle şekillendiğini söyleyecektir, dolayısıyla kostümün doğru olması önemli” diyor Thurber ve ekliyor: “Shay hakikaten müthiş: Her fikrini karakterin bakış açıyla buluyor; oyuncuların doğru hissi yakalamasını istiyor; giydikleri ister kot şort, ister şapka, ister göz alıcı bir kot ceket olsun o anda kendilerini karakter gibi hissetmeleri için ne gerekiyorsa onu buluyor.”
Cunliffe ise şunları söylüyor: “Jason Sudeikis’in karakteri için, David Miller olduğunda, tam bir Orta Amerika görüntüsü istediğimizi biliyorduk çünkü senaryoda bu çok net biçimde belirtilmişti. Öte yandan, gülünç derecede kötü görünmesine neden olacak kadar ileri gitmememiz de önemliydi. Dolayısıyla, orta sınıftan tipik bir Amerikalı babanın hikayesini anlatmak için, alaya almadan, doğru görünümü bulmalıydık.”
Aniston’ın uzun süreli stilistiyle birlikte çalışan Cunliffe, Jennifer Aniston’ın bir striptizciden anneye dönüşümünü izlemekten keyif aldığını belirtiyor: “Onlarla birbirimize fotoğraflar göndererek çalışmak benim için gerçekten eğlenceli bir işbirliğiydi. Ayrıca, Jennifer’ın tenis ayakkabılarına varıncaya kadar tam bir ev kadını gibi görünmeye istekli oluşundan da büyük memnuniyet duydum.”
Filmin başlarında, striptizci olarak çalıştığı sırada, doğal olarak Rose’un etrafında kulüpteki çalışma arkadaşları var. Cunliffe bu karakterlerin görünümlerini Wilmington-Kuzey Carolina’da hazırladı. Tasarımcı, “Orada kesinlikle yeni alışveriş deneyimleri yaşadım; özellikle de direk dansı kostümleri için” diyor gülerek ve ekliyor: “Wilmington’ın profesyonel dansçılar mağazasına gittim ve oradaki satış ekibinden apartman ayakkabıların nasıl olması gerektiği konusunda bol bol nasihat aldım. Eğiticiydi.”
Cunliffe’in tasarım için favori karakterlerinden biri Emma Roberts’ın canlandırdığı Casey’ydi. “Onu punkçı bir sokak kızından ergenlik çağındaki şirin bir aile kızına çevirmek gerçekten eğlenceli bir süreçti” diyor tasarımcı.
Roberts da aynı şekilde hissettiğini söylüyor: “Gerek kıyafetler gerek saç ve makyajla bu dönüşüm üzerinde çalışmak heyecan vericiydi. Casey’nin kısa saçlar ve yan perçemlerle hem tipik kız gibi görünmesi, hem de rastaya benzeyen şerit şerit boyanmış daha uzun saçlar, kaküller ve bol miktarda göz kalemiyle punkçı bir görünümünün olması gerekiyordu çünkü bir bakıma o punkçı görünümün arkasına saklanıyor.”
Fitzgerald ailesi için, Cunliffe gerek Nick Offerman’ın gerek Kathryn Hahn’ın biraz uçuk görünmek konusunda hevesli olduklarını belirtiyor: “Kathryn bir aile fotoğrafları albümü getirdi ve, ‘Üzerine uymayan bir şort kullanalım, ama seksi olsun’ dedi. Şortu üzerine giydikten sonra da bir daha çıkarmadı; gece geçen sahnelerde bile onu giyiyordu.”
Cunliffe, Don Fitzgerald içinse şunları söylüyor: “Nick’e taşlanmış bol bir kot şort giydirdik, ama esas keyifli olan onda kullandığımız, bel çantası ve güneş gözlükleri gibi aksesuarlardı.”
Tasarımcının, Ed Helms’in canlandırdığı Brad Gurdlinger karakteri için yorumu ise şöyle: “Bana göre, filmdeki en uçuk karakter Brad. Bu yüzden de, ona aynı kıyafeti asla iki kez giydirmemeye karar verdik. Öylesine narsist ve çapkın ki her zaman dört dörtlük görünmeliydi. Bir sahnede iş adamı; diğer sahnede havalı bir sanatçıydı, dolayısıyla, üzerinde yelek ve boynunda atkısıyla elbette bir sanatçıya uygun giyindi. Her anında tamamen kimliğiyle uyumluydu.”
Cunliffe, Brad’in kostümlerinin perdede görünenlerle sınırlı olmadığını da sözlerine ekliyor: “Göremediğiniz pek çok ayrıntı var. Örneğin, her şeyi monogramlı (ismin baş harfleriyle yapılan marka), hatta jakuzide giydiği mayo ve gömleklerinin manşetleri bile.  Narsisizmi kameranın görüntüleyebileceğinin ötesine geçiyor.”
Görünümü değişmeyen tek karakter Kenny’ydi. İster Kenny Rossmore ister Kenny Miller olsun, o altına hep keten pantolon ya da kesilmiş keten pantolon, üstüne de Will Poulter’ın ifadesiyle, “Where’s Waldo” (enine çizgili bluzlar giyen bir çizgi roman kahramanı) tarzı bluzlar giyiyordu. Ama belki de Poulter’ın üzerinde gördüğümüz en akılda kalıcı şey bir kıyafet değil, bir protezdi.
Genç aktör bu konuda şunları söylüyor: “İlginçti… Senaryoda, Kenny’nin testislerinin ananas büyüklüğünde olduğunu okudum ve, “Peki acaba benimkilerin öyle olmadığını biliyorlar mı? Imdb sayfamda falan mı yazıyor?’ diye düşündüm. Ama o sahne çok eğlenceliydi. Yalan söylemeyeceğim, protez biraz soğuktu ve bakması iğrenç bir şeydi. Jason, Jen ve Emma’nın bakışlarından, bunun acı yaydığını anlayabiliyordum; gözlerini ondan alamıyorlardı. O anda, bir an önce sahneyi çekip pantolonumu giymek istedim.”

“We’re The Millers/Bu Nasıl Aile!” Denver, Meksika ve ikisinin arasındaki yollarda geçiyor. Ancak, çekimler Wilmington-Kuzey Carolina, Santa Fe ve Albuquerque-New Mexico’nun çevresinde gerçekleştirildi.
Thurber, “Birkaç aylığına Wilmington’daydık. Oraya bayıldım. Harika bir ekip vardı. Meksika’nın yerine geçecek görüntüleri kaydetmek için Santa Fe’ye geçmeden önce hemen hemen her şeyi Wilmington’da tamamladık.”
Wilmington’daki ilk gün çıkan kum fırtınası ve ara sıra beklenmedik şekilde patlak veren gök gürültülü sağanaklara rağmen, Chris Bender Kuzey Carolina’nın havasını yumuşak ve sıcak olarak hatırlıyor. Ayrıca, şehrin de “çok otantik” olduğu görüşünde. “Sanki gerçekten bir yol gezisi yapıyormuş gibiydik çünkü platoda kotardıklarımıza ek olarak, Wilmington şehrinde oldukça büyük miktarda çekim yaptık: David’in apartman dairesi, Denver’ın dış mekan sahneleri ve kovalamaca sahnesi. Her köşe başında, kullanabileceğimiz bir mekan bulduk. Wilmington, Denver rolünde harika bir iş çıkardı” diyor Bender.
New Mexico çok daha serindi. Ve Bender’a göre burası, “ABD’deki en güzel doğa ve manzaralardan bazılarına sahip. Çekmeyi başardığımız dış mekanlar gerçek anlamda büyük bir yol gezisi filmi yaratmamıza fazlasıyla katkı sağladı.”
Filmin en kayda değer iç mekanlardan biri, uyuşturucu patronu Brad Gurdlinger’ın Denver’daki bir gökdelende yer alan ofisiydi. Ed Helms canlandırdığı karakterin dünyasını şöyle tanımlıyor: “Brad tipik bir hödük ve böyle olunca, ofisini de hem zevksiz hem de göz dağı verecek şekilde, sade, modern, silah grisi tonunda döşemiş.”
Yapımcılar, yapım tasarımcısı Clayton Hartley’nin de işbirliğiyle, ofisin gerek karakterin iğrençliğini gerek orkalara duyduğu sıradışı saplantıyı yansıtması gerektiğine karar verdiler. Dolayısıyla, bu ofis hem sette yeşil perde hem de post prodüksiyonda görsel efekt gerektirdi. “Çalışma masasının arkasında dev bir akvaryum bir orkaya ev sahipliği yapıyor —Brad’in, arkasında yüzen evcil bir orkası var! Zengin bir pisliğin duvar boyutunda bir akvaryumda kendi balinasını beslemesi fikri çok ilham verici geldi” diyor Helms.
Akvaryumun kendisi de genel temanın bir parçasıydı; Thurber karakterin fetişinin simgesi olarak cansız bir nesne de buldu. “Ön yapım sırasında, İnternette gezerken karşıma bir Whaletone (tasarımı balinayı andıran) piyano çıktı —bu dijital piyanonun şekli bir katil balinaya benziyordu— ve görür görmez dondum kaldım. Brad için onu almamız gerektiğini biliyordum. Clayton’a ve yapımcılara mail attım; hepimiz gerçekten çok heyecanlandık. Sonra, o dönemde, dünyada bundan sadece bir tane olduğunu, onunda Polonya’da bulunduğunu öğrendik. Bunun üzerine, piyanoyu gemiyle Wilmington’a getirttik ve Brad’in ofisine yerleştirdik.”
Brad filmde ne zaman görünse, yapımcılar onun beklenmedik bir şey yapmasını istediler. Canlı orka ve Whaletone piyanonun yanı sıra, senaryodaki bir sahne Brad’in balina temalı bir buzdan heykel yapmasını gerektiriyordu. Hartley ABD’deki en iyi buz heykeltıraşlarından birini buldu ve onu stüdyoya getirtti. Ayrıca, çekim ekibine platoda 6 metrelik bir buz bloğunu barındırabilecek bir soğuk depo inşa ettirdi. Heykeltıraş iki buz kalıbını şekillendirdi ve çekim günü Helms’e motorlu testereyle buz üzerinde nasıl çalışacağını öğretti ki aktör buzu kendisi şekillendiriyormuş izlenimi yaratabilsin.
Elbette, filmin merkezinde, özel yapım, birinci sınıf lüks bir karavan bulunuyordu: Coachmen Encounter A Sınıfı benzinli bu karavan, 10 tonluk Ford kasis ve yarım metrelik alüminyum jantlar üzerine oturtulmuştu. Fakat, Hartley ve görüntü yönetmeni Barry Peterson birlikte çalışarak, karavanın muazzam boyutuna rağmen, Thurber’ın ihtiyacı olan her şeyi elde etmesine imkan verecek bir plan tasarladılar. İki tane Encounters’ın yanı sıra, Fitzgerald ailesi içinde de daha küçük bir karavan kullanıldı. Setlere karavanların iç mekanları inşa edildi. Bu setlerin duvarları ve ön panelleri hareketliydi. Böylece her iki karavan için de iç mekan çekimleri kolaylaştırılmış oldu. Ayrıca, gerçekten sürülüyormuş gibi görünmeleri için bu karavan setleri hareketli zemine oturtuldu.
Bender şunları kaydediyor: “Yolda giderken gördüğünüz karavanlar gerçek. Encounters’lardan biri, bir garajın kapısını yıkarak geçme ve otoyol kenarında yalpalama gibi tehlikeli sahneler için kullanıldı.” Neyse ki ikinci tehlikeli sahne, tek çekimde başarılı oldu. “O sahne ödümü kopardı çünkü karavan gerçekten takla atacakmış gibi görünüyordu” diyor Bender.
ARRIRAW üzerinde çekim yapan Peterson ise şunları söylüyor: “Tek bir kapalı alanda yapılması gereken çekim miktarı düşünülünce, karavan fikri başlangıçta biraz korkutucuydu. Ama nihayetinde büyük ve geniş açılı çekimler yaparak, çapı büyütmek için helikopterden görüntü almak gibi yollara başvurarak alanımızı yeterince genişletmeyi başardık; izleyicileri bu aksiyon maceranın ve komedinin içine gerçekten sokmak istedik. Clayton setleri hareketli zemin üzerine oturtacağını söylediğinde, çekim ekibiyle birlikte ilginç bazı kamera hareketleri ve ışıklandırma yapabileceğimizi düşündüm. Rawson çok görsel biri ve böyle olması bize stil ve görüntü olarak filmle oynama olanağı tanıdı.”
ABD-Meksika sınırı yapım ekibinin yaklaşık üç haftalığına kapattığı bir otoyol üzerine inşa edildi. Ortaya çıkan görüntü o kadar gerçekçiydi ki bir bayan sürücü arabasını kenara çekti, dışarı çıktı ve ağlamaya başladı çünkü yolunu kaybettiğini ve bir şekilde ta Meksika sınırına geldiğini sanmıştı.
Bender kapatılan bir başka otoyolda da beklenmedik bir sonuç yaşandığını aktarıyor. “Wilmington’da, Kenny’nin örümcek tarafından sokulduğu sahneyi çekiyorduk. Bu yüzden, trafiği bir süreliğine durdurmuştuk. Arabaları polisler durdurduğu için, öyle sanıyorum ki bunu gerçek bir polis kontrol noktası sanan bir uyuşturucu satıcısı paniğe kapılıp bir torba marihuanayı arabadan attı ve kaçmaya başladı ama polis tarafından yakalandı. Dolayısıyla, ‘We’re The Millers/Bu Nasıl Aile!’yi aslında uyuşturucu kullanımını durduran bir uyuşturucu konulu film olarak düşünmek hoşuma gidiyor. Aslında suçla savaşa yardım ettik” diyor Bender şakayla.

Beraberce şarkı söylemeden ailece yol gezisi olur mu? Thurber bu konuda, “Arabayla tatile giden her ailenin yaşadığı türde anları yansıtmak istedik; bu ister babanın kızması, ister çocukların arkada kavga etmesi, ister herkesin radyoya eşli ederek şarkı söylemesi olsun” diyor.
Yönetmen hem seçtikleri TLC’nin nostaljik şarkısı “Waterfalls”ı öneren Sudeikis’e hem de şarkının filmde bu kadar başarılı olmasını sağlayan Poulter’a minnettar olduğunu belirtiyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Will çok büyük bir rap hastası ve her şeyi ezbere biliyor. Dolayısıyla, Kenny eğer Left Eye kısmını rap yaparsa gerçekten komik olur diye düşündük, ve Will harika bir iş çıkardı.”
Sudeikis de bu görüşe katılıyor: “Will’de bu hakiki rap sevgisi ve yeteneği olmasa o sahne asla gerçekleşmezdi diye düşünüyorum. Will ‘Waterfalls’dan çok daha komplike parçaları bile yapabiliyor. Oysa ben, itiraf etmeliyim ki parçanın bir kısmını ezberlemekte zorlandım.”
Sudeikis’in karavan sürmeyi de öğrenmesi gerekiyordu. Ona ve Offerman’a bu araçları nasıl kullanacakları, en azıdan kullanıyormuş gibi görünmeleri için özel ders verildi. Sudeikis şunları söylüyor: “Hayallerimde kendimi bir rock yıldızı gibi turne otobüsünde vakit geçirirken görürüm. Komedi kumpanyalarıyla dokuz koltuklu minibüslerle yolculuk yapmak zaten olmuştur. Daha önce böyle bir aile tatili yapmadım ama sanırım bir ton ot taşıyacaksanız, bir tonluk karavana ihtiyacınız vardır.”
Aktör şanslıydı ki filmde yapması  gereken sürüşe katkı sağlayan farklı bir alanda oldukça deneyimliydi. “Zamanında yeterince video oyunu oynamıştım, Grand Theft Auto’da koca bir otobüs sürmüş, polis arabalarını ve hayat kadınlarını falan ezip geçmiştim; sanırım işin fiziği büyük ölçüde aynıdır” diyor aktör gülerek ve ekliyor: “Elbette, o şeyle Manhattan’da dolaşmak istemem.”
New York şehrinde büyümüş olan Aniston’ın da daha önce karavan deneyimi olmamıştı. Aktris bu konuda şunları söylüyor: “Bizim büyük maceramız Central Park’tı, ya da New Jersey’deki Paramus AVM’si. Öte yandan, karavanla yolculuk aslında hep yapmak istediğim bir şey olmuştur. Sanırım şarap diyarı Kaliforniya kıyı şeridinde seyahat edip, yol boyunca güzel kumsallarda mola vermek gerçekten eğlenceli olurdu.”
Thurber “We’re the Millers/Bu Nasıl Aile!”yi çekerken yolda geçirdiği zamandan büyük keyif aldığını söylüyor ve, “Komedilerde, çekimler sürerken, izleyicilerin nasıl tepki vereceğini bilmek her zaman zordur; ama belirtmeliyim ki ‘uyuşturucu kaçakçısı sahte ailenin yol gezisi’ komedi türünün ‘Yurttaş Kane’ini yaptık” diyor şakayla.



Hiç yorum yok: