21.12.2013

Lusin Dink: Sürgünlük Arafta Kalmaktır


Saroyan Ülkesi'nin yönetmeni Lusin Dink, dünyaca ünlü Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan’ın daha önce hiç görmediği memleketi Bitlis’e yolculuğunun izinden gidiyor.

İlk filmini çeken Lusin Dink ile yurt, sürgün, kimlik, zaman gibi kavramlar üzerine sohbet ettik.


Filmde tüm zamanlar iç içe geçerek, farklı katmanlar yaratıyor. 1964 yılında Bitlis’e ziyaret etmeye karar veren Saroyan, o Saroyan’ın geçmişini arayışı; bu iki arayışı da resmeden bugün ve tüm bu zamanlara bakan film zamanı? Tüm bu zamanları aynı anda yönetmek zor muydu?

William Saroyan tüm zamanları edebiyatında barındıran bir yazar. Kendi ailesinin, akraba ve yakınlarının isimlerini hikâyelerindeki karakterlere vererek, bir nevi soy ağacını geleceğe taşıyor aslında.

Bu noktadan bakılınca lineer akan bir zaman hiç düşünmedim. Ayrıca yolculuk yapmanın kendisi kendi hayat hikâyemizde bir ileri bir geri gelip gittigimiz bir kısırdöngü değil midir? Aslında Saroyan’ın hayaletinin tıpkı diğerleri gibi bir musallat olma edimi var. Göç, sürgün, soykırım, vs… Ne derseniz deyin, zamanın belli kesiminde hapsolmuş tüm insanlar, halklar için zaman asla sabit değildir diye düşünüyorum. Yeniden başa dönersek, içeriksel olarak değil belki ama teknik kararlar alma aşamasında zaman zaman tekrar başa dönüp, sağlamalar yaptık doğal olarak.

Zaman, bellek ve mekân kavramları çevresinde dolaşırken Saroyan’ın yanı sıra ilham aldığınız başka biri oldu mu? Berger, Bergson, vs?

John Berger’in Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü kitabı okuduğum birkaç kitaptan ilkiydi. Zaman, ev (home), gerçeklik gibi sorgulamalarının bana yol gösterdiğini söyleyebilirim. Filmin düşünsel yanı üzerine düşünürken, yine daha önce okumuş olsam da, Baudrillard, Zizek, Lacan, Bergson gibi düşünürlerin kitap ve makalelerinden cümleler tekrarlarken buluyordum kendimi...

Filmde de alıntı yaptığınız gibi “Hafıza hayal gücüdür”. Hem yaşanan acılara parmak basmak, hem de bunların kurmaca olmadığını aktarma meselesi aklınızı kurcalamış mıydı?

Evet, hafıza hayal gücüdür. Yaşanan bir olayı her birimiz farklı anlatabiliriz. Fakat bu olayın kendisini değiştirmiyor. Bence değişen, yaşananlara yaklaşım biçimimiz olabilir. Ama bazen şunu unutuyoruz ki, gerçek bizi yakalar. Baudrillard’ın da değindiği gibi, istediğiniz kadar kurgulayın, gerçek olan karşınıza çıkacaktır. Bu, zıt gibi görünen iki olgunun aslında hayatın kendisinde iç içe olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Saroyan’ın yazdıklarını ve hissiyatını takip etmeye çalıştım.

O kadar çok Saroyan yazısı arasından tam da sahneye uygun olanını ve gerçekten bize anlatır gibi konuşan Saroyan cümlelerini bulmak ne kadar zorladı sizi?

Benim için zor olduğu kadar aynı zamanda öğretici bir süreçti. Saroyan’ın sadece Türkçede çıkan değil, Ermenice ve İngilizce kitaplarını da okudum. Çekimlere kısa bir süre kalmasına rağmen hâlâ Saroyan okuyordum. Filmin hazırlık sürecinin bir buçuk sene olduğu düşünülürse… Aslında baştan bazı kararlar aldığım için bir nevi genel filtrelemeyi önceden yapmıştım zaten. Mesela Saroyan’ın özel hayatına dair bu filmde hiçbir şey olmayacaktı. Bir de Saroyan’la insanların arasına mesafe koymak istemedim. Eşsiz ve büyük bir edebiyatçı portresi yerine, kendisinin de karakterlerine yaklaştığı gibi “insan” Saroyan’ı aradım. Zaten bulmak da zor olmuyor söz konusu Saroyan olunca. Yine de seçmekte zorlandığım yerlerde hep Karin Karakaşlı’ya danıştım. Karin’in edebiyatçı yönü çok büyük bir artı oldu.

Tüm metinler Saroyan alıntısı mı yoksa sizin tasarladıklarınız da var mı?

Filmde geçen tüm metinler Saroyan’a ait. Hiçbir ekleme yapılmadı. Böyle bir şeyden özellikle kaçındım.


Lusin Dink

Saroyan ile ilk ne zaman nasıl tanıştınız? Üzerinizde en çok etki bırakan eseri hangisi?

Biz Ermeniler William Saroyan’ı biliriz. Ama ne kadar? Benim Saroyan’la ilk gerçek tanışmam çok sevdiğim birinin ofisinde duvarda asılı bir portresiyle oldu. Aradan yıllar geçtikten sonra, 2008 yılında Erivan’da dolaşırken, tesadüfen William Saroyan heykelinin açılışında buldum kendimi. Bunun üzerine daha fazla okumaya başladım. Şu an için en sevdiğim eseri gibi bir ayrım benim için çok zor. Fakat ilk okuduğum Saroyan kitapları Aras Yayınevi’nden çıkan kitaplar olduğu için, onlar benim için özeldir. Bir de bir nevi kendi otobiyografisi gibi kaleme aldığı hikâyelerden oluşan Here Comes, There Goes, You Know Who adlı kitabı.

Onunla tanışmış olsaydınız ve eğer bu belgeseli onunla çekme şansına erişseydiniz, ona ne sormak isterdiniz?

Saroyan’la tanışsaydım bu film böyle olmazdı. Tüm süreç boyunca hep şunu düşündüm: Muhtemelen şu an yukardan bir yerlerden “Kızım, başka işin gücün yok mu? Git başka şeylerle uğraş!” diyor bana...

Saroyan’ın geçmişinin sizinle kişisel olarak ortaklık alanları neler? Ermeni olmanın yanı sıra?

Ermeniler gibi yerlerinden yurtlarından edilmiş, parçalanmış toplumlar, ortak kimliğin yanı sıra hayatta kalma mücadelesi, ötekileştirme, atalarından kendilerine miras kalan hikâyeler, vb. gibi bir ortaklıkla büyürler. Aslında aynı sorgulamalar farklı ülkelerde de olsa kendini gösterir. Ben Saroyan okumaya başladığım zamanlarda aslında benim kelimelerimin yetmediği cümlelerle karşılaştım. Bir tercüman bulmuştum sanki. Ne kadar çok kişi bunu biliyor, bilmiyorum. Fakat buradan başka ülkelere giden Ermeniler de çok zorlanmışlar. Öyle Amerika’ya gidip de tozpembe bir hayatın içinde bulmamışlar kendilerini. Saroyan’ın kendisinden bahsedecek olursak, okulda dahi çocuklar Ermeni, Süryani oldukları için ezilmişler. Düşünsenize 1900’lerin başından bahsediyoruz.

Film, yurda dönüş temasını içerse de, Saroyan’ın dediği gibi “yurt”un ne olduğunu da sorguluyor. Yurt ve sürgünde olmakla ilgili size de yeni ufuklar açtı mı?

Yine Saroyan’ın bir hikâyesinden örnekleyeyim. Saroyan’ın Madness in the Family / Ailede Delilik hikâyesinde Amerika’ya giden ilk kuşak ailenin dayısı Vartan sürekli birinin ölümünü bekler. Biri hastalandı mı sevinçle ölmesini bekler. Saroyan bu durumu şöyle anlatır: Ölüm içimizden birini yakalamadığı, biz de onu gömüp orada yattığını bilmediğimiz sürece nasıl herhangi bir yere ait olabilirdik? Hikâyenin sonunda biri ölür ve Vartan, “Nihayet Amerika’da olduğumuzu anlayabileceğiz artık” der. Bugün Amerika’da Ermenilerin mezarlıkları var. Ama Türkiye topraklarında da var… Bundan yola çıkarak sürgünlüğün arafta kalmak olduğu tanımı yanlış olmaz sanırım.

"Yurt”un yanı sıra Saroyan “what is it to be a man? (insan olmak ne demek?)” sorusunu da soruyor. Bu bağlamda filminizin biraz daha evrensel, aidiyet kavramlarının üzerinde bir hisse sahip olmasını tasarladınız mı?

Açık konuşmak gerekirse, tüm bunların beraber tartışılmasının bizi “evrensel” insanlığa bir adım daha yaklaştıracağına inanıyorum. Bu süreçte de kimliklerimizin, aidiyetlerimizin, hissiyatların bizi evrensel olandan uzaklaştıracağını düşünmüyorum. Tam tersi bir yaklaşım tek tip toplumlar doğurur ve bunun evrenselliği de bence tartışılır. Yerel olanın değerini teslim ettiğimizde zaten evrensele yaklaşacağımızı düşünüyorum.

Çekimler ne kadar sürdü? Bir yol filminde değişik bölgelerde karşınıza çıkabilecek olası sorunları bertaraf etmek için ne tür önlemler aldınız?

Toplam çekimler üç hafta sürdü. Bunun iki haftası yollarda geçti. Biz Trabzon’dan Bitlis’e kadar olan güzergâhı filmin çekimlerinden dokuz ay önce kat ettik. Dolayısıyla neyle karşılaşma ihtimalimiz olduğunu biliyorduk. Çekimleri gerçekleştireceğimiz noktalar hemen hemen belliydi. Yine de bir yol çekiminde o anın getirdiği şartlara açık oluyorsunuz.

Voiceover (anlatıcı ses) için uzun bir kasting arayışınız oldu mu?

Voice-over için bir hayli endişeliydim aslında. Dinlediğim Saroyan kayıtlarından yola çıkarak, bulacağım sesin onun sesine benzemesini istiyordum. Türkiye’de hem Amerikalı aksanlı İngilizce hem de Ermenice bilen birini bulamayınca Amerika’ya gitmeye karar verdim. Los Angeles’ta yönetmen arkadaşım Eric Nazarian’ın yardımıyla Ara Mgrdichian’a ulaştık. Ara Mgrdichian Amerika’da bir okulda ders veriyor ve kolajlar yapan bir sanatçı. Ara’nın ailesi de zaten Anadolu’dan göç ettiği için hikâyeye yakın biriydi. Ara’yla birkaç gün içinde kayıtları tamamladık.

Film, dünya prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapacak. Bunun sizin için anlamını öğrenebilir miyiz?

İstanbul Film Festivali’nde açılış yapmak benim gibi henüz yolun çok başında olan bir yönetmen için oldukça heyecan verici. İstanbul Film Festivali üniversite yıllarından beri bizim için aynı zamanda pek çok yeni yönetmen keşfettiğimiz bir festivaldi. Ayrıca William Saroyan’ın yaptığı bu gezinin 49 yıl sonra izleyiciyle İstanbul’da buluşacak olması heyecanımı daha da arttırıyor. Umarım film kendi izleyicisiyle buluşur.


Röportaj: Ceyda Aşar


(İşbu röportaj 32. İstanbul Film Festivali için yapılmış olup, İKSV sitesinden alınmıştır)



Hiç yorum yok: