25.12.2013

Aslı Özge: Bir Evlilik Oyunu



Köprüdekiler’den sonra bu ikinci filmi Hayatboyu'nda mutsuzluklarına rağmen evlilik oyununu sürdüren bir çiftin, saygın bir sanatçı olan Ela ile başarılı bir mimar olan Can’ın hikâyesini, tasarım ve sanat dünyasının izleğinden bakarak anlatan yönetmen Aslı Özge, sorularımızı yanıtladı.

Karakterleriniz Köprüdekiler’e kıyasla sanki sizin daha yakın olduğunuz, daha uzun süre gözlemleyebildiğiniz bir kesimden. Bu hikâyenin çıkış noktasının sizinle kişisel bağları neler?

Hayatboyu her ne kadar bir önceki filmim Köprüdekiler gibi “korkuları” merkeze alarak çıkışsızlık, sıkışmışlık temaları etrafında dönse de, bu filmin karakterlerini kendime daha yakın hissediyorum. Film benim dertlerimi, dertleri benimle ortak olan karakterler üstünden sorguluyor. Filmi aşağı yukarı iki yıl önce yazmaya başladım, oldukça hızlı gelişen bir süreç oldu, en çok zamanı ise oyuncu seçimi ve onlarla çalışmaya ayırdım.

Sanata duyduğum ilgiden çok, sanatla para arasındaki ilişkiden dolayı Ela karakterinin sanatçı olmasına karar verdim. Sanatla para arasında bir aşk-nefret ilişkisi var bence. Birçok sanatçı gibi Ela da zenginlik içinde fakirlik yaşıyor. İşleri müzelerde, galerilerde sergileniyor ancak ürettikleri üstünden hayatını devam ettirecek maddi gücü edinemiyor. Sanatla ilişkisi olmayan ancak yatırımcı olarak orada bulunan kişileri, Ela üretmek istedikleri konusunda ikna etmeye çalışıyor. Sanatın her branşında belki de “satış” işin içine girdiği zaman sanatçıdan ortalama, farklılıkları törpülenmiş, kolay algılanabilen bir yöne gitmesi bekleniyor. Bunu yapmadığınız sürece hayatınızı yaptığınız işle devam ettirebilmek nerdeyse imkânsız. Ben de bunun sıkıntılarını yaşıyorum birçok yönetmen gibi.

Her ne kadar ilk soruda “hikâye” olarak tanımlasak da olay örgüsüne yaslanmayan daha çok bir duygunun, içsel değişimin izinden giden bir film bu. Sadece görsel olarak değil, dramatik yapısı itibariyle de her an üzerimize düşecekmiş gibi duran taş enstalasyonun yarattığı duyguya yakın bir hissiyatı mevcut. Az replikli, çatışmasız, tartışmasız sessiz bir dili seçme sebepleriniz nelerdi?

İnsanlar belki de medenileştikçe bağırıp çağırmak yerine duygularını başka türlü ifade etme yolları arıyorlar. Ela da film boyunca konuşmak yerine iç sıkıntısını yaptığı sanat işleri üzerinden anlatıyor, kendini böyle ifade ediyor. Bir yandan da hayatıyla ilgili kritik bir karar vermeden önce, içinde olduğu koşulları, hayatını tartıyor. Ela ve Can gerçekleri görmezden gelip sorunlar yokmuş ve her şey yolundaymış gibi davranıyorlar. Evliliğe sığınarak sadece çevrelerine karşı değil, birbirlerine karşı bile oyun oynuyorlar, ama bana göre esas olarak bu oyunun içinde kendi kendilerine karşı açtıkları sessiz bir savaş gizli.

Filmde pek çok sanatçıya teşekkür ediyorsunuz. Başta Ayşe Erkmen ve Ann Veronica Janssens olmak üzere. Onların iki önemli işi de filmin merkezinde yer alıyor. O işleri gördükten sonra mı bu film hikâyesi ortaya çıktı yoksa filme uygun çalışmalar ararken mi onları seçtiniz?

Ela karakteri film boyunca yaşadıklarından ve gündelik hayattan beslenerek sanat işleri üretiyor. Duygularını konuşarak değil yaptıkları üstünden yansıtıyor. Bu yüzden senaryo yazma sürecinde Ela’nın iç dünyasının yansıması olabilecek ve dramatik olarak senaryoda işleyebilecek sanat işlerini, ben kendi beğendiğim sanatçıların yapıtlarından seçtim. Ayşe Erkmen’in Taş işini, Can’ın Ela’nın hayatındaki önemini anlatmak için seçtim. Ağır ve yerinden zor oynatılabilecek “taş” görsel olarak bence Can’ın Ela’nın hayatındaki konumunu iyi ifade ediyor. Ayrıca bu sert kütlenin kırılgan olan bir cam tavan üstüne yerleştirilmesi, kırıldığı takdirde altında kalanı ezme tehlikesi olması, Ela’nın bu evlilikteki konumuna işaret ediyor. Ann Veronica Janssens’ın Red, Blue, Green adlı sis enstalasyonunu kullanma sebebim ise, özellikle Can’ın, Ela’nın hazırladığı sisle kaplı odada oryantasyonunu kaybedip klostrofobik bir şekilde nefessiz kaldığı zaman, fiziksel olarak Ela’nın evliliklerinin son döneminde kendisini nasıl hissettiğini anlaması.

Deprem meselesini de, güvenin sarsılması, hayatların kırılganlığı anlamında bir metafor olarak kullanıyorsunuz. Başka açılımları da var mı sizin için?

Deprem benim için ne zaman geleceği belli olmayan kontrol edemediğimiz tehditlerden biri. Varoluşumuzu ve hayatlarımızı ölümle ya da elimizdekileri yok etmekle tehdit ettiği için, belki de Ela ve Can’ı kenetlenmeye itiyor. Hayatta daha önemli sorunlar olduğunu hatırlatarak, onların oynadıkları oyunu sürdürmelerine fırsat veriyor.


Aslı Özge
Film, tasarım dünyasıyla bu kadar organik bir bağ kurarken, sadece bu film için tasarlanan bir ev, mekân, sergi, çalışma oldu mu? Nasıl bir süreçti filmin tasarım diline karar vermek?

Can’ın mimar olması nedeniyle çiftin yaşadığı mekânın, onların hayat tarzlarını ve statülerini gösterme açısından en önemli unsur olacağının senaryo aşamasından beri farkındaydık. Ön hazırlık aşamasında pek çok mekân gezdik, ancak mimar Hayriye Özel’in tasarladığı evi görünce, tüm olabilecek çekim zorluklarına karşı görüntü yönetmeni Emre Erkmen’le bu evin doğru ev olduğuna hemen karar verdik. Sürekli yan yana duran bir çiftin aslında birbirlerine bir o kadar da uzak olmalarını, görsel olarak bu mimari yapının çok iyi destekleyeceğini düşündük. Bu yüzden de evin dar ve klostrofobik yapısı ilgimizi çekti. Dikey mimarisiyle ve tüm ayraçlarının camdan oluşuyla ev, çiftin arasındaki saklambaç oyununa alan tanıyor, bir yanıyla birbirinden farklı kutularda yaşamaya imkân verirken, bir yanıyla da bu kutunun dışında kalanı içeriyi gözetlemeye, röntgenlemeye davet ediyor. Biz evi bulduğumuzda ev sahipleri taşınmıştı ve topu topu 48 metrekare zemine oturan dört katlı bu ev tamamen boştu. Yeşim Bakırküre'nin danışmanlığında evi tamamen baştan dekore ettik. Tüm nesneleri tek tek seçerek evi yeniden kurduk. Mobilyaların seçiminde başka filmlerde rastlanmayan farklı tasarım ürünler olmasına, ancak yaşanmışlık hissinin güçlendirilmesi için kullanılmış olmalarına özen gösterdik. Ayrıca çok ön plana çıkarmadan, evin farklı köşelerine evin dekorasyonuyla uyumlu sanat eserleri yerleştirdik. Bu anlamda evi Can’ın tasarlamış olduğu düşünülse bile, evin dekorasyonunda Ela’nın izi hissediliyor.
Bunun dışında film için iki farklı sergi kurduk. Filmin başlarında Ela ve Can'ın birlikte gezdikleri sergi sahnesi için Bige Örer’in konsepti ve Bülent Erkmen’in uygulamasıyla Görünmez Kentler adlı bir sergi kurduk. Burada Füsun Eczacıbaşı’nın koleksiyonundan ve son İstanbul Bienal’inden Bige’yle seçtiğimiz işler yer aldı. Seçimlerimizi yaparken hem görsel olarak filmin atmosferini desteklemelerine hem de karakterlerin iç dünyalarına dair ipuçları taşımalarına dikkat ettik. Diğer sergi ise filmin finaline doğru Ela’nın kendi işinin de olduğu karma sergi.

Görüntü yönetmeniniz Emre Erkmen ile uzlaşamadığınız bir konu ve o uzlaşmazlıktan doğan “doğru” bir karar oldu mu? Filmde görsel anlamda da karşılığını bulabileceğimiz?

Ben ilk kısa filmimden itibaren hep Emre Erkmen’le birlikte çalıştım. Benim ne yapmak istediğimi ve nasıl çalıştığımı çok iyi anlıyor. İkimiz de masa başı çalışmasına ve ön hazırlığa çok önem veriyoruz. Neyi neden nasıl çekeceğimizi filmin senaryosuyla ve içeriğiyle ilişkilendiren mümkün olduğunca detaylı bir çalışma yapıyoruz. Bu yüzden de uzlaşamama gibi bir sorunumuz hiçbir filmde olmadı. Hayatboyu, uzun süredir evli olan bir karı kocanın arasındaki bulanıklığı takip ettiği için, filmde onların hayatından kesitler verirken, dışarıya ve birbirlerine gösterdiklerinden çok, çevreden ve birbirlerinden saklamaya çalıştıklarına odaklanmaya karar verdik. Kamera anlayışına, mekâna hep bunu düşünerek karar verdik. Çifti kesintisizce gözetleyebilmek için, birçok dinamiğin aynı anda var olduğu kompleks mizansenlere de yer açan uzun planları tercih ettik.

Oyuncuların o karakterleri ve o dünyayı tanıması için, farklı ön çalışmalarınız oldu mu?

Ben oyuncularla uzun dönem çalışmayı seviyorum. Onlarla birlikte workshoplar yapıyorum. Senaryoyu bu hazırlık dönemi esnasında da geliştirmeye devam ediyorum. Bunun dışında Defne Halman'la sergilere, açılışlara gittik, onu sanatçılarla buluşturdum. O da ayrıca fotoğraf konusunda kendisini geliştirdi. Bu çalışma yaklaşık sekiz ay sürdü. Mimarlık konusunda Han Tümertekin ile çalıştık. Senaryoyu yazarken, işinde başarılı ve yoğun bir tempoda çalışan bir mimarın bir gününü nasıl geçirdiğini anlamak için Han'la gerek ofisinde gerek şantiyelerde epey zaman geçirdik. Han'ın çizim defterini kopyalayıp, aynısından Hakan Çimenser’e hazırladık. Hakan, Han'ın orijinal çizimleri üstünden çalıştı. Hatta Bülent Erkmen Can karakteri için bir kartvizit bile yaptı. Filmde gözükmese bile Hakan’ın cebinde Can’ın kartvizitleri vardı.

Köprüdekiler’den sonra yeniden İstanbul Film Festivali’nde yarışmak nasıl bir duygu?

Sinemayı okuldan çok İstanbul Film Festivali’nde öğrendim diyebilirim. Bu yüzden filmlerimin burada gösterilmesi benim için her zaman çok önemli ve çok heyecan verici. 2009’da Köprüdekiler’in gösterimi Emek Sineması’nda olmuştu. Bu sene ise polis engeliyle Emek Sineması’nın sokağına bile giremiyoruz. Orada hepimizin anıları var. Emek Sineması olduğu gibi korunmalı ve bir utanç merkezinin dördüncü kat sineması olmamalı.



Röportaj: Ceyda Aşar



(İşbu röportaj 32. İstanbul Film Festivali için yapılmış olup, İKSV sitesinden alınmıştır)




Hiç yorum yok: