27.12.2013

Danis Tanovic: Hükümetimiz kültür ihtiyacını anlayamıyor.



Sinemada İnsan Hakları, Face Ödülü Yarışması’nda özel mansiyon, Berlin’de Gümüş Ayı kazanan, Danis Tanovic’in Epizoda u zivotu beraca zeljeza / Bir Hurdacının Hayatı adlı filmi, hurda demir toplayarak hayatını zorlukla kazanan Nazif’in öyküsünü anlatıyor.

2001 yılında No Man’s Land / Tarafsız Bölge filmiyle Oscar’ın sahibi olan Danis Tanovic’in filminde kendilerini oynayan amatör oyuncularından Nazif Mujic, Berlin’de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.

Danis Tanovic sorularımızı yanıtladı.

Hikâyeyi gazeteden okuyup öfkelendiniz. Sizi filme yönlendiren bu öfkeniz miydi? En başta başka hangi gerekçeler ya da niyetlerle yola çıktınız?

Başta sadece öfke duydum. Hikâyeye inanamadım. Önceden insanlar, tanımadıklarına yardım ederdi. Sonra birden böyle bir toplum olduk. Yardım etmemiz gereken insanları unuttuk. En başta ne yapacağımı bile bilmiyordum. Belgesel mi, yoksa başka bir şey mi olacaktı? İki gün sonra uzun metraj film olabileceğine karar verdim ama parayı ve oyuncuları bulmak iki senemi alacaktı. Sonra aklıma bu çılgın fikir geldi. Nazif’e “Neden kendini oynamıyorsun?” dedim. Kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. İşe yararsa yarardı, yaramazsa da bırakırdık. İşe yaradı, hepsi bu.

No Man’s Land / Tarafsız Bölge’de başarılı bir mizah vardı. Sizin de söylediğiniz gibi mizah Bosnalılar için hayatta kalmanın bir yolu. Bu filmdeyse mizahı tercih etmemişsiniz. Hikâye ilerledikçe daha karanlık bir hâl alıyor.

Mizah olsaydı zaten filmde olurdu. Filmin tamamı doğaçlama. Senaryom yoktu. Ben sadece onları takip edip olayları yeniden kurmaya çalıştım. Onları sadece filme çektim; sonra ne oldu, diye sorup onu filme çektim.

Nazif Mujic, Berlin’de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. Ödülü aldıktan sonra hayatı nasıl değişti?

Meşhur oldu artık, işi de var. Bir yüzme havuzunda bekçilik yapıyor.

Onun için her şey değişti yani. Sizin filmden ve sonuçlarından memnun olmanızı sağlayacak toplumsal değişiklikler oldu mu ya da seyirciden böyle yorumlar aldınız mı?

Sinemanın bir şeyleri değiştirebileceğine inanmayı seviyorum. Onun yaşamını çoktan değiştirdi bile. Mutluyum. Toplumun tümünün sorumluluğunu üstüme alamam. Değişmesini dilerim sadece. Bosna’daki ekonomik durum, bu aralar diğer her yerde olduğu gibi çok zor. Öylesine ortada kalmış çok insan var. Bu insanları da düşünmeliyiz, onları unutmamalıyız.

Film sağlık politikalarından, sistemin çöküşünden, savaş sonrası sendromlardan epeyce söz ediyor. Azınlıkların, Romanların ayrımcılığa uğramasını eleştiriyorsunuz. Tüm bunlarla birlikte filmi yapmaktaki asıl amacınız neydi?

Bilmiyorum. Roman oldukları için filmlerini yapmadım. Bu insanların bir derdi var ve öylece bırakılmışlar. Boşnak da olabilirlerdi, başkası da. Parası olmadığı için ölmek üzere olan hamile bir kadın var. Nasıl insanlar olduk biz böyle? Nasıl bir toplumda yaşıyoruz? Bana göre önemli sorular bunlardı.




Oyuncular, kendilerini canlandırmış. Onların rol yapmamasını ya da rol yapmasını nasıl sağladınız? Gerçekten de hamile miydi?

Evet, filmi çekerken yine hamileydi. Duygular üzerine çok eğildim. Bu insanlarla çalıştım, onlar da gerçek hayattaki gibi davrandılar. Nasıl yaptım bilmiyorum; bir kuralı, okulu falan yok. İki çekimde bitirmeye hazır olmam gerekiyordu. Üçüncü çekimde rol yapmaya başlıyorlardı, o yüzden o çekimleri kullanamazdım. Bütün film bir ya da iki çekimde tamamlandı.

Profesyonel oyuncularla çalışmayı düşündünüz mü hiç? Filmde hiç profesyonel oyuncu kullandınız mı? Doktorlar mesela?

Onlar o doktorlar değil ama gerçek doktorlar. Oyuncu değiller.

Çekimler ne kadar sürdü?

Filmi dokuz günde çektik. Elimde üç saatlik falan görüntü vardı.

32. İstanbul Film Festivali’ndeki söyleşinizde, üretim aşamasına dair şöyle bir ifade var: “Bugünlerde mikro bütçe sıfır bütçe anlamına geliyor.” Düşük bütçeli film yapmak isteyen sinemacılara tavsiyeniz ne olurdu?

Artık herkes düşük bütçeyle ilgili soru soruyor. Ben düşük bütçeyi falan düşünmedim. Sadece kalktım ve elimde olan parayla çekim yaptım. Elimizdekiyle film çekmeyi başardık. Çok uzun zamandır belgesel üzerine çalıştığım için bana doğal geliyor bu durum. Bundan önce, Hindistan’da 300 kişilik bir ekiple çalışmıştım. Bu filmde 8 kişiyle çalıştım. Duruma adapte oluyorsun. Sinemacılar böyle yapar.

Kurmaca olarak yapılandırılmış bir belgesel bu ya da tam tersi. Siz nasıl tasvir ederdiniz bu işi?

Daha önce de belgesel ve uzun metraj film çektim. Buna bir isim bulunabilir. Bazı eleştirmenler bir isim uydurabilirler. Ben bunları düşünmem. Ben sadece film yapmayı düşünürüm. Korku ya da aksiyon, her neyse işte... İşi böyle şeyleri tanımlamak olan insanlar var. Bırakalım onlar yapsın bu işi.

Ülkenizdeki insanlara sinemaya dair bir umut verdiğinizi düşünüyor musunuz?

Ülkemdeki durum her açıdan umutsuz. Film başına her yıl 700 Avro fon ayrılıyor. Çok komik. Böyle bir endüstrimiz yok. Belki doğaçlama çalışmalar, ortak yapımlar olacak ileride. Hükümetimiz kültür ihtiyacını anlayamıyor. Müzeleri, ulusal galerileri kapatıyorlar. Film çekmek pahalı.

Emek Sineması’yla ilgili protestolardan haberiniz var mı?

Bir sonraki gün geldim ben. Burada olsaydım ben de katılırdım. Alışveriş merkezinden çok sinemaya ihtiyacımız var. Yetti artık!

32. İstanbul Film Festivali’nde Sinemada İnsan Hakları yarışmasında olmak nasıl bir his? Festivalden önce yarışma filmlerini izleme şansınız oldu mu?

İstanbul’u seviyorum. Daha önce de gelmiştim İstanbul’a. Yarışmaya katıldığım için mutluyum. İnsanlar filmimi izleyecek. Filmin ödül kazanması iyi bir şey.


Röportaj: Ceyda Aşar






Hiç yorum yok: