20.03.2014

33. İstanbul Film Festivali'nden Bir Demet Film


Bir İstanbul Film Festivali'nin daha hemen yakınımızda belirdiği şu günlerde bir liste yapmak adettendir dedim ve tanıtım yazılarıyla birlikte de şöyle bi sıraladım..

Elbette bunu yaparken, festivalin bir sürü bölümünden sadece üç tanesini (Akbank Galaları / Dünya Festivallerinden / Uluslararası Yarışma) bu iş için ayırarak, olası alternatifleri minimuma indirdim ve on iki adet filmi de bunların içinden seçtim..
Aksi halde bu seçki listelikten çıkar -maazallah- festival bileti kuyruğuna dönebilirdi ki işin içinden çıkmamız da zorlaşırdı..

Liste sıralamasının tamamen tesadüfi olup, numaralandırmanın hiçbir anlam ifade etmediğini hatırlattıktan sonra, hepimize iyi seyirler diler, sağlık ve mutluluk dileklerimi de hemen peşinden gönderirim..


Unutmayalım, festival biletlerine 22 Mart Cumartesi sabahından itibaren kavuşabilirsiniz..



1 - BÜYÜK BUDAPEŞTE OTELİ / THE GRAND BUDAPEST HOTEL

 Yönetmen: Wes Anderson

Bu yıl Berlinale’nin açılışını yapan Wes Anderson’ın yeni filmi, bizi 20. yüzyıl tarihinden referanslarla dolu hayali bir dünyaya sokuyor ve Orta Avrupa’da efsane bir otelin hikâyesini anlatıyor. Büyük Budapeşte Oteli’ne yıllar önce belboyluk göreviyle giren ve daha sonra otelin sahibi olan Zero Mustafa bu süreci anlatırken, son derece eğlenceli bir polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi. İrili ufaklı rollerde sayısız ünlünün gözüktüğü bu benzersiz masal, belki de Wes Anderson’ın şu güne kadarki en görkemli ve en iddialı filmi. Üstelik Anderson daha büyük bir projeye kalkışmış olsa da bildik tarzından ödün vermemiş.



2 - UMUDUN PEŞİNDE / PHILOMENA

Yönetmen: Stephen Frears

Stephen Frears’ın bol ödüllü yeni filmi özellikle gerçek bir olaydan esinlenen senaryosu ve Judi Dench’in Oscar’a aday gösterilen performansıyla dikkat çekiyor. Philomena henüz bir genç kızken, evlilik dışı bir ilişki sonucu hamile kaldığında babası tarafından evlatlıktan reddedilmiş ve bir manastıra bırakılmıştır. Burada doğurduğu ve başka bir aileye evlatlık verilen oğlundan bir daha hiç haber alamamıştır ama elli yıl sonra bir gazeteciyle yollara düşerek çocuğunu aramaya başlar. Manastırın kirli sırları ortaya çıkarken, Philomena da izini kaybettiği oğlunun hayatına dair birleştireceği parçaları toplar.



3 - DÜŞMAN / ENEMY

Yönetmen: Denis Villeneuve

Denis Villeneuve ve Jake Gyllenhaal’ın bu yılki ve festivaldeki ikinci ortaklığı, José Saramago’nun bizde de yayımlanan Kopyalanmış Adam isimli romanının bir uyarlaması. Üstelik Gyllenhaal bu kez bir değil, iki karakter canlandırmakta. Tarih öğretmeni Adam, bir gün izlediği filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir adam görür. Bu oyuncunun izini sürmeye başladıkça da gizemli ve ürkütücü bir dünyanın içine çekilir. İlk gösterimi Toronto Film Festivali’nde gerçekleşen ve özellikle atmosferiyle beğeni toplayan Düşman'ı Cronenberg, Lynch, Nolan, De Palma gibi yönetmenlerin filmleriyle karşılaştıran eleştirmenler olmuştu.



4 - TUTSAK / PRISONERS

Yönetmen: Denis Villeneuve

Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve (Polytechnique, İçimdeki Yangın) ilk İngilizce filmi Tutsak'da yıldız oyuncularla çalıştı: Filmde Hugh Jackman küçük kızı kaçırılan bir baba, Jake Gyllenhaal ise bu davayı araştıran polis dedektifi rolünde. Öfkeli baba polisin çalışmalarını yetersiz bulunca, kanunu çiğnemek pahasına, kendine özgü sert yöntemlerle kızını bulmaya çalışıyor. Ancak olaylar geliştikçe bu dava giderek geçmişe uzanan bir bulmacaya dönüşüyor. Hem seyircilerin hem de eleştirmenlerin yüksek beğenisini kazanan Tutsak, soluk soluğa izlenen bir polisiye gerilim.



5 - YÜKSEK RİSK / STARRED UP

Yönetmen: David Mackenzie

Ödüllü psikoterapist Jonathan Asser’ın kaleminden beyaz perdeye uyarlanan Yüksek Risk, A Prophet / Yeraltı Peygamberi’nden sonra çekilen en iyi hapishane filmi olarak görülüyor. Sahiden de, insanın gözünü kırpmadan izlediği, sarsıcı ve hiç beklenmedik olayların ardı ardına geliştiği bu filmde, genç mahkûm Eric’in öyküsünü izliyoruz. Eric genç olmasına rağmen, aşırı şiddete eğiliminden dolayı, yetişkin hükümlülerin kaldığı bir hapishaneye nakledilir. Aynı zamanda babasının da gün doldurduğu bu hapishanede kendini gardiyanlardan koruması, diğer tutuklularla işbirliği yapması ve hatta babasıyla yüzleşmesi gerekecektir. Gelgelelim, onu yok etmeye yemin etmiş birtakım güçler de bu dört duvarın içindedir!



6- IDA

Yönetmen: Pawel Pawlikowski

Polonya’da Nazi işgali ve Holokost’un acı izlerini süren bir hikâye anlatan Pawel Pawlikowski’nin son filmi Ida, 1960’larda Polonya’da geçiyor. Dönemin atmosferini yansıtabilmek amacıyla siyah beyaz çekilen film, genç rahibe adayı Anna’yı takip ediyor. Anna, son yeminini etmeden hemen önce varlığından haberdar olduğu teyzesiyle görüşür ve ondan aslında Yahudi olduğunu, gerçek adının da Ida olduğunu öğrenir. İki kadın, birlikte gerçek köklerini ve ailelerinin sırlarını keşfetmeye çabalar. Özellikle görselliğiyle dikkat çeken Ida, Polonya asıllı İngiliz sinemacı Pawlikowski’nin ülkesinde çektiği ilk film.



7 - ELYAZMALARI YANMAZ / DAST-NEVESHTEHAA NEMISOOSAND

Yönetmen: Mohammad Rasoulof

İran rejiminin yirmi bir yazar ve gazeteciye suikast planladığı 1995 yılında yaşanan gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen bu filmde yönetmen Muhammed Rasulof, İran’da uygulanan sansürün, zulmün ve otoriter rejimin net bir resmini çiziyor. Filmde, İran’da bir aydın ve siyasi tutuklu olarak yattığı hapishanede anılarını gizlice kâğıda aktaran yazar Kasra’yı izliyoruz. Kasra yazdıklarını yayınlayıp hemen ardından ülkeyi terk etmek üzere ne gerekiyorsa hazırlamıştır. Gelgelelim emniyetten birileri bu planı fark eder. Kasra’nın yazılarını yok etmek için yapmayacakları şey yoktur. Bu arada, Hüsrev ile Murteza’ya bir suikast görevi verilir, fakat son anda, ikilinin planlarını değiştirmesi gerekir… Altı yıl hapis cezasına çarptırılan Muhammed Rasulof’un da tıpkı Cafer Panahi gibi film çekmesi yasaklandı. Yönetmene ayrıca, Ekim 2013’te yurtdışına çıkma yasağı getirildi. Can güvenlikleri açısından, film ekibinin isimleri gizli tutuluyor.



8 - İNCE BUZ, KARA KÖMÜR / BAI RI YA HUO

Yönetmen: Diao Yinan

1999 yılında, bir dizi parçalanmış cesedin bulunmasıyla başlayan bu polisiye, beş yıl sonrasına geçiş yapıyor. Söz konusu davayı çözüme ulaştıramayan iki polis, benzer cinayetlerin tekrar başlamasıyla dikkat kesiliyor. Deliller ise aynı genç kadına işaret ediyor. Parodi ile ciddiyet arasında, ilginç bir dengede seyreden İnce Buz, Kara Kömür, iyi bir kara filmin sahip olması gereken tüm bileşenlere sahip: yönlendirilmeye açık bir erkek karakter, bir vamp kadın, cinayet, entrika ve karanlık bir şehir.



9 - TOM ÇİFTLİKTE / TOM À LA FERME

Yönetmen: Xavier Dolan

Yazar, yönetmen ve oyuncu Xavier Dolan, yine programda yer alan trans hikâyesi Laurence Anyways ile Cannes’dan ödülle dönmüştü. Hitchcockvari bir psikolojik gerilim olan dördüncü uzun metrajlı filminde Dolan, yine farklı bir film türünü deniyor. Filmde(yönetmenin canlandırdığı)Tom,sevgilisi Guillaume’un cenazesi için Quebec kırsalına gidiyor. Orada, Guillaume’un annesi ve son derece maço abisi Francis ile tanışıyor. Kederli ailenin bu ilişkiden haberinin olmadığı açık olmasına açık da, Francis şaşırtıcı bir oyunun kurallarını birer birer koymaya başlayınca işler iyice karışıyor. Bu oyun Tom’u hem boğuyor hem de heyecanlandırıyor.
“İstemeden de olsa imkânsız aşkla ilgili bir üçleme çektikten sonra artık sağlam bir değişiklik yapmanın zamanı gelmişti. Önümde birkaç seçenek vardı. Çekmecemi açtım; üstünde yazı yazacak yer kalmamış bir sürü not kâğıdı ve peçete buldum. Bir dolu fikir, diyalog, hatta TV rehberinde bulacağın türden iki üç de konu özeti yazmışım. Bana şıpın işi çekebileceğim, yıldırım gibi bir konu lazımdı. O anda aklıma Tom Çiftlikte oyunu geldi. 2011 kışındaydık.” –Xavier Dolan



10 - KÖRLÜK / BLIND

Yönetmen: Eskil Vogt

Joachim Trier’in Reprise / Tekrar ve Oslo, 31 Ağustos gibi birçok ödüllü filminin senaryosunda imzası bulunan Norveçli yönetmen Eskil Vogt’un ilk uzun metrajlı filmi Körlük, görme duyusunu kaybedince eve kapanan bir kadın yazarın aklını da kaybetmemek için gerçekliğe sıkı sıkı sarılma mücadelesini işleyen, gerilimli olduğu kadar mizah unsurlarını da kullanan bir dram. Görüntü yönetmenliğini Dogtooth / Köpekdişi’nin de kameramanlığını üstlenen Thimios Bakatakis’in yaptığı ve yalnızca görme değil yazma ve yalnızlık üzerine de bir film olan Körlük, gerçeküstü atmosferi, seyrek diyalogları ve sürprizli mizahıyla son derece özgün. “Filmde körlük nasıl gösterilir? En bariz yöntem ekranı karartmak, izleyiciyi sesle yönlendirmek olacaktır. (…) Bense çokça, bir ayrıntıyı soyutlama ya da bir görüntüyü daha fazla tutma yoluyla görsel beslemeyi kısıtladım. Filmin biçimi ve biçeminin kilidi bu oldu. Ve körlük, çelişkili de olsa, çok sinemasal aslında; sinemanın en temel yanlarını içeriyor: görmek, görülmek, aydınlık, karanlık…” –Eskil Vogt




11 - BEN, KENDİM VE ANNEM / LES GARÇONS ET GUILLAUME À TABLE!

Yönetmen: Guillaume Gallienne

Başta anneniz olmak üzere çevrenizdeki herkes sizin eşcinsel olduğunuzu söylüyorsa, eşcinsel olmadan büyümek mümkün müdür? İşte Guillaume’un açmazı burada! Burjuva kökeninden tutun, sahne hayatına kadar, kadınları belki biraz fazlaca seven bir aktörün açılma komedisi bu… Ünlü Fransız sanatçı Guillaume Gallienne’in yıllardır sahneye koyduğu tek kişilik gösterisinin beyazperde uyarlamasında, sanatçının cinsel anlamda biraz karışık geçen gençlik günlerine dönüyoruz. Annesi hep kız çocuğu istemiş ama oğlu olmuş ve zamanla Guillaume’u kendi kendine eşcinsel varsaymış. Guillaume film boyunca eşcinsel film klişelerini ve büyüme öykülerini ti’ye alıyor; filmde hem kendi gençliğini hem de annesini canlandırıyor: “Annemle ilgili ilk anım dört beş yaşımdan. İki erkek kardeşimle beni masaya şöyle çağırıyordu: ‘Oğullarım, Guillaume, yemeğe!’ Yaptığımız en son telefon konuşmasında da annem telefonu şöyle kapattı: ‘Kendine iyi bak, benim kocaman kızım.’ Eh, haliyle bu iki anının arasında, epey bir yanlış anlaşılma da oldu.”




12 - METALCİ / MÁLMHAUS

Yönetmen: Ragnar Bragason

İzlanda sinemasının en ilgi çekici simalarından Ragnar Bragason, dram ile komedi arasında ustaca bir denge kurmasıyla tanınıyor. Bragason son filmini şöyle özetliyor: “Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var. Metalci dramatik bir film. Hem müşfik, hem haşin, arada da isyankârca komik. Filmde, korkunç bir kayıp yaşanıyor. Hayat boyunca çektiğimiz acılara nasıl katlandığımız, aile olgusu, hayaller, kâbuslar mercek altına alınıyor.” Heavy metal’e şapka çıkaran bu hem komik hem de duygusal film, gözlerden uzak bir çiftlikte büyüyen ve rock yıldızı olmayı çok ama çok isteyen bir genç kızın hikâyesini anlatıyor.
“İlk heavy metal albümümü aldığımda 10-11 yaşlarındaydım. Iron Maiden’ın The Number Of The Beast albümüydü. Neden aldın derseniz, İzlanda’da televizyonda bir şarkı dinledim. Daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamıştım. Bende olay böyle başladı. İlk gençlik yıllarımda sürekli metal albümleri topluyor, bayağı sağlam metal dinliyor ve bulduğum her metal dergisini satın alıyordum. Film İzlanda’da ve İzlandaca çekilmiş olsa da, bence hikâyesi evrensel. Filmin özünde bir aile var ve herkesin de bir ailesi var.” – Ragnar Bragason


Hiç yorum yok: