28.04.2014

Maria Binder: Kentsel dönüşüm 'Trans' toplumuyla yakından bağlantılı


"Türkiye’nin büyük kentlerinde birçok trans kadın yaşıyor. 2009’dan bu yana cinayete kurban giden transların sayısında bir artış görülmesine rağmen bu cinayetlerin failleri, çoğu zaman cezalandırılmayacaklarına güveniyorlar. 

İstanbullu trans kadın Ebru K., dostlarının sürülmesi ve öldürülmesine karşı mücadele veriyor. 
Yirmi beş yıldır insan haklarının ve özelde LGBTIQ bireylerin haklarının etkin savunucularından biri; Trans X İstanbul ile, nüktedanlık, kendiyle dalga geçme ve siyasal dirayet yoluyla Türkiye toplumunu değiştirmek istiyor. 
Belgeselin yönetmeni Maria Binder sorularımızı yanıtladı."


Sizin hikâyenizle başlayalım. Türkiye’deki trans kadınların dünyasına dair bu filme giden yola nasıl ve neden çıktınız?

Türkiye’ye ilk defa, polis ve asker tarafından cinsel saldırıya uğrayan, sonra da bu konuda konuştukları için devlet tarafından cezalandırılan kadınlarla ilgili bir film çekmek üzere 2001 yılında gelmiştim.

Böylece, meslektaşım Verena Franke ile Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kadınlara özel mültecilik hakkı arayanlar adına bir farkındalık yaratmak amacıyla bu kadınların kendi ülkelerindeki durumlarıyla ilgili bir film yapmak istedik.
Bu çekimler sırasında Ebru’yla tanıştım. Onun yaşadıklarını, Türkiye’deki transların yaşadıklarını, filmimizin kavramsal çatısının toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsiyet inşasıyla nasıl bağlantılı olduğunu ve devletin, devlet kurumlarının bunları kadınlara ve translara karşı nasıl kullandığını öğrendim.
Ebru’yla yakın arkadaş, sevgili olduk.
Bir gün Ebru’nun öldürüldüğüne dair çok sayıda e-posta aldım. Haberle birlikte çok sayıda internet sitesinde fotoğraflar da yer alıyordu. Ama soyadında bir hata vardı. Yine de sonuçta trans bir arkadaşımız boğazı kesilerek öldürülmüştü.
Nasıl bir cinayet şekli bu? Bu konuyla ilgili bir film çekmek ve farkındalığı artırmak en iyi fikir gibi göründü.

Bütçe konusunda çok sıkıntı çektiniz mi?

Bu proje için para bulmak çok vakit aldı. Translar kimsenin umurunda değil. Sadece filmi çekip konuyu kapatmak da istemedim. İstanbul LGBTT örgütüyle bağlantılı bir crossmedia ve eğitim projesi de başlattım. İKGV’nin de desteğiyle Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Aracı’ndan film için fon aldık. Filmi çekmek ve Ebru’yla projeyi uygulamak için Türkiye’ye taşındım. Annem de bana katıldı.

Tarlabaşı’ndan başlayıp Gezi’ye vararak kentsel dönüşüm meselesine de bayağı vurgu yapıyorsunuz. Kentsel dönüşüm, hayat şartlarını değiştiriyor, nefret cinayetlerini arttıracak bir şehir dışına sürgüne yol açıyor. Tüm bunların yanı sıra kentsel dönüşüm sizin için ne ifade ediyordu?

Kentsel dönüşüm trans toplumuyla yakından bağlantılı. 1990’larda büyük bir topluluk halinde Cihangir’de yaşıyorlardı. Hortum lakaplı polis komiseri transları kendince cezalandırıp işkence ediyordu.
Translar kendi mahallelerinden komşuları tarafından kovuldular. Bundan önce de Pürtelaş’ta ve Kazancı Yokuşu’nda aynı şeyleri yaşamışlardı. Aynı şey bugün Tarlabaşı ve Avcılar’da oluyor. Ekonomik kazançlar ve önyargılar kol kola ilerliyor.
Nefret suçlarından bahsediyoruz. Filmde, aile, medya, mahkeme, polis, hastane, doktor, önyargılar, ekonomik çıkarlar, toplumsal cinsiyet gibi tüm yapıların bir sistem halinde nasıl işlediğini ve bunların birbirini üreten, yeniden üreten, besleyen ve kullanan farklı bileşenlerden oluşan bir yapı olduğunu göstermek istedim. Toplumsal cinsiyet rolleri ile yapısal şiddet arasındaki bağı göstermek istedim. Kentsel dönüşüm de bunun bir parçası.



Belgesele başladığınızda Gezi protestoları henüz gündemde değildi. Sosyal değişimler belgesel senaryonuzu, planlarınızı nasıl etkiledi?

Nasıl olacağını bilmiyorduk tabii ki. En başından beri Gezi’deydik: Daha 40 çadır varken, ortada bizden başka kamera yokken. Daha basında bu konuya yer verilmiyordu.
Gezi Parkı, hem çarka çıkma hem de iş bulma amacıyla trans ve geyler için her zaman önemli bir yer oldu. Ebru oraya gidip filme çekmeyi teklif etti. Daha sonra herkes gibi biz de Gezi’ye dahil olduk.

Belgeselin büyük bir bölümünde Ebru’yu ve İstanbul’daki arkadaşlarını takip ediyoruz. Ancak farklı bir ritme ve duyguya sahip olan bir bölümde Ebru’nun Zonguldak’taki evine gidiyoruz. Karakterinizin özeline bu kadar çok yaklaşmayı neden tercih ettiniz?

Ebru’nun ailesiyle olan hikâyesini ve üzerinden uzun zaman geçmiş olsa da onlar tarafından yalnız bırakılmak konusunda hâlâ ne kadar acı çektiğini biliyordum.
Sanıyorum ki onu Zonguldak’a gitmeye biraz da ben zorladım.
Filmde, dışlanmanın ne demek olduğunu anlamak önemliydi. Devlet tarafından, toplum tarafından dışlanmak bir şey, kendi aileniz tarafından dışlanmak başka bir şey. Kabullenmesi zor.
Filmde, baştan itibaren Ebru’yu güçlü, kendine güveni tam, cesur bir kadın olarak görüyoruz. Arkadaşlarının dertlerini dinliyor, onları destekliyor; ayrımcılıkla nasıl mücadele edeceklerini, nasıl savaşacaklarını gösteriyor. Ama bu güçlü kadının da kendi yaraları var.
Zonguldak’ta gördüğümüz ve hissettiğimiz işte bu.

Belgeselde tanıştığımız kişilerin, daha sonra ölüm haberini de alıyoruz. Ne kadar acı olsa da bu kayıplar, belgesele hayat kadar canlı ve değişken bir etki katıyor.
Filmin çekilme sebebi, öldürülen trans bireylerin sayısının artması. Ben de bu yüzden nefret suçları ve bu suçların nasıl geliştiğini anlatmak istedim. Araştırmanızı yapıyorsunuz, nefret suçlarının, cinayetlerin nasıl geliştiğini analiz ediyorsunuz; sonra her şey transların en başta söylediği gibi gelişiyor. Bence bu çok ilginç. Düzmece bir linç olayı sahneliyorsunuz, nefret suçlarını konuşmanızda işliyorsunuz. Sonra bunlar gerçekten de oluyor.

Bu film, çoklu platform projesinin bir parçası. Diğer projeler neler?

Ben lezbiyenim. Filmin, toplumumuz ve sosyal yardım kampanyamıza katkıda bulunmasını istedim hep. Daha sonraki etkinliklerle ilgili projelerimize web sitesinden ve Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz.

Sinemada İnsan Hakları Yarışması’na katılmak size neler hissettiriyor?

Filmin dünya prömiyeri burada yapıldı. Konunun doğru yerde ele alınması beni mutlu ediyor.


Röportaj: Ceyda Aşar


(İşbu röportaj İKSV için yapılmıştır)


mümkünmertebe'nin 'Trans X İstanbul'a verdiği not: 35



Hiç yorum yok: