11.04.2014

Ozan Açıktan: Her ilişki biçimi aslen sınıfsaldır


33.İstanbul Film Festivali'nin Ulusal yarışmasında Altın Lale için yarışan filmin yönetmeni Ozan Açıktan, sorularımızı yanıtladı.

Silsile’yi 14.04.2014 Pazartesi 13.30 Atlas’ta izleyebilirsiniz.

Filminizin hikâyesi Cem Akaş’a ait. Senaryoyu üç kişi birlikte yazdınız. Bu hikâyenin çıkış noktası neydi? Senaryo yazım sürecinde nasıl bir işbirliğiniz oldu?

2003 yılında Polonya’da okurken, Cem Akaş’ın Yedi isimli romanını okumuştum. Aslında onu film yapmak istiyordum. Onunla başladık. Yolda, Yedi’den vazgeçtik. Cem, kısa bir hikâye yazdı. O hikâye, bizi çok heyecanlandırdı. Ancak bu hikâyenin finalini bulmak, altı-yedi yılımızı aldı. Ben de o süre zarfında iki film yaptım. Amacım, Silsile’yi daha önce çekmekti, ancak senaryo çalışmaları çok uzun sürdü.

Sonrasında hikâyeyi dört kişi yazdık. Keith Cunningham, senaryo doktorumuz projeye dahil oldu. Yaklaşık beş yıl kadar Cem, Keith ve ben beraber çalıştık. Faruk Özerten de son yıl projeye senarist olarak dahil oldu.

Yedi yıl süresince hikâyenin sizin için güncelliğini koruması ve heyecanınızı yitirmemeniz de ilginç. Hikâyede yer alan sınıfsal çatışmaların, sınıfsal anlamda üstünlük kurma çabalarının sizin kişisel dünyanızda nasıl bir karşılığı var?



Senaryoya başladığımızda aslında tam bir sözüm yoktu ama bu hikâyenin bir sözü olacağını ve bu sözün de benimle ilgili bir şey olacağını bildiğim için yedi yıl peşinde koştum. Her yeni sahne yazıldıkça ben de karakterle ilgili bir şeyi keşfediyordum. Bu sayede de kendimle ilgili bir şeyler keşfettim elbette. Sadece son yıl, yirmi beşinci taslakta, bu film bir şey söylüyor ve benle ilgili bir şey de söylüyor, bu önemli, diyebildim.

Sınıfsal meseleye gelirsek, ben hayatta her ilişkinin öncelikle sınıfsal bir ilişki olduğuna inanıyorum. Sokağa çıktığımızda karşılaştığımız ilişkiler, ailevi ve arkadaş çevremizdeki tüm ilişkiler, öncelikle sınıfsal bir tabandan okunabilir. Elbette, kültürel, tarihsel ve psikolojik boyutları var ama aslen sınıfsaldır.

Ben, çocukluktan beri, bu filmdeki karakterlerin bir bölümünden korkuyordum. Büyük problemler yaşadım küçükken. Barış ihtimali; korkunun olmadığı diyalogun olduğu bir dünya kurulabileceğinin hayali beni bu hikâyeye itti. Farklı sınıflardan gelen insanlar arasındaki diyalog, dünya için mühimdir.

Silsile teknik anlamda parlıyor. Polonya’da Lodz’da görüntü yönetmenliği okudunuz. Neden yönetmenliği tercih ettiniz? Bu eğitimin, görüntü yönetmenlerinizle ilişkinize nasıl bir katkısı oluyor?

Görüntü yönetmenliğini okumama, Roman Polanski ile tanışmam vesile oldu. Polanski “Yönetmenlik okuyup ne yapacaksın, ya yönetmensindir ya değilsindir. Bu işin kitabı yok. Ancak ülkene döndüğünde bir diploma ile para kazanmak istiyorsan görüntü yönetmenliği oku. Bu okulun (Lodz) görüntü yönetmenliği efsanedir” dedi. Onu dinledim. Sonradan anladım ki meğerse o, aslında kendi yönetmenlik tarzını bana anlatıyormuş.

Üç filmimde de görüntü yönetmeni olarak Ahmet Sesigürgil ile çalıştım. Ahmet, benim ilkokuldan beri, 28 yıllık yakın arkadaşım. O, New York Film Academy’de eğitim aldı. Dolayısıyla biz aslında iki farklı ekolüz. Ancak birlikte çok çalıştığımız için, neredeyse konuşmadan anlaştığımız bir yöntemimiz var. Ben kamera da kullanıyorum. Silsile’yi de iki kamerayla çektik.

Daha önceki filmlerin hepsinde, önce kameranın yerini bulup, insanları onun içine yerleştiriyorduk. Bu filmde, Ahmet’le olan ilişkimizden dolayı kendimize o kadar güveniyorduk ki oyuncuları serbest bıraktık. Bu da bugüne kadar yaptığımız her şeyi unutmak anlamına geliyordu. Storyboard yoktu. Ön hazırlıkta kameranın pozisyonuna karar vermedik. Son 15 gündeki set provalarında, çalışan mizansenleri izleyip, mizansenlerin gerçek hayatta böyle olabileceğine inandıktan sonra kamerayı yerleştirdik. İkinci izleğimiz de hep, hikâyedeki üç karakterden birinin bakış açısından bakmaktı. Mümkün olduğunca öbür mahalleye fiziksel olarak yaklaşmamak gibi bir kuralımız vardı.


İstanbul Film Festivali’nde ilk defa yarışıyorsunuz. Bu festivalde yarışmak nasıl bir duygu?

Bu, benim için çok önemli çünkü günde dört-beş film izlediğimiz, Beyoğlu’nda bütün günü geçirdiğimiz, Ankara’dan gelip arkadaş evlerinde kalıp tekrar tekrar filme gittiğimiz bir öğrencilik dönemini hatırlatıyor. Yıllar sonra bir film çekiyorum ve filmin yarıştığı festivalin İstanbul Film Festivali olması, sanki bütün o yolculuğun parantezinin kapanması gibi bir şey. Çok heyecanlıyım.

Silsile’yi izledikten sonra Inarritu ve Haneke sevdiğinizi öğrendim. Filminizden yola çıkarak bu yönetmenleri sevmeniz çok şaşırtıcı gelmedi.

Öncelikle tekst, sonra oyuncular ve mekân bize bir film tekniğini dikte etti. Filmi yazarken nasıl çekeceğimi hiç hayal etmedim. Bunu özellikle düşünmemeye çalıştım.10 yılda yazıyoruz senaryoyu ama film “o çarşamba” çekiliyor. O çarşamba dikte ediyor bizim o filmde ne yapacağımızı. Bu, Tarantino’nun film üzerine söylediği en derin laflardan biri bence. O çarşambaya izin verebilmek adına, ne kadar çok film izlemiş olursak, ne kadar iyi bilirsek yapacağımız işi, o sayede tematik ekseni koruyoruz. Yönetmenin görevi de bu bence: Filmin manasına gardiyanlık yapmak. İşte Silsile’de de bunu yapmak için Inarritu, Haneke, Coenler, Scorsese referansları daha ortaya çıktı diye düşünüyorum. Ne kadar dağınık bir referans kutusu değil mi? Ama esasen bilinçli bir şekilde tek bir hareket noktamız oldu diyebilirim o da Cassavetes.


Röportaj: Ceyda Aşar


(İşbu röportaj İKSV için yapılmıştır)



mümkünmertebe'nin Silsile'ye verdiği not: 4/5



Hiç yorum yok: