9.05.2014

Ayça Şen: İnsanlar gülmek istemiyor


Ayça Şen, nam-ı diğer Ayça Şenbaşkan, ilk kişisel resim sergisini açıyor.

Kendisiyle sergiyi, internet olanaklarının yarattığı fırsatları ve insanların neden az gülümsediklerini konuştuk.

Ayça Şen’i önce radyocu olarak tanıdık.
1990’ların ortasından itibaren sesiyle ve kendine özgü anlatım şekliyle çok sevildi, büyük bir dinleyici kitlesine ulaştı.

Medyanın yeni yapılanmasında, sistemin dışarısında kaldı ve uzun bir süre bir daha hiçbir zaman radyoculuk yapamayacağını düşündü.

Bu arada hayatında, bir yandan edebiyat ve yazı – ki bu güne dek beş kitap yayımladı- diğer yandan da resim daha fazla yer kaplamaya başladı.

O aslında Mimar Sinan Üniversitesi’nde seramik okudu ve şimdi ‘Badaleris’ adını verdiği ilk kişisel sergisinde Merkür Art Gallery’de onu merak edenlerle resimlerini paylaşacak.

Sergiye gidenlerin fark edeceği şey ise Ayça Şen resimlerinin, tıpkı romanlarındaki gibi akıl tutulmasına sebep olabilecek detaylarla dolu olması.
Bunun yanında içsel bir yolculuğun ortaya çıkardığı özgün resimler, Ayça Şen’e dair bir ahengi tutturuyor.

[Fotoğraflar: Bedia Ceylan Güzelce]

Serginin adı Badaleris nereden geliyor?

Badaleris, var olan bir yer. Benim de keşfetmek istediğim bir yer. Geçmiş, gelecek ve şimdiyle ilgili bir yer aslında.
Badaleris, en beylik söylemiyle benim dünyam aslında. Aslında resimde süreklilik, bir meselenizin olması önemli. İşte o meseleyi iyi bilmek, sonrasında soyutlayabilmek için gerekli. Ben biraz fazla içine yönelen biri olduğum için, öznelliği fazlasıyla barındıran bir sergi. Ayıp da olabilir belki bu ama... Tabii kendi üzerimden insana bakıyorum bir yandan da.

Kaç çalışman olacak bu sergide ve ne kadar zamanda hazırlandın?

Yaklaşık sekiz aylık bir çalışma sonunda çıktı bu sergi ve içerisinde 11 iş yer alıyor. Ancak ben 20 seneden fazladır resim yapıyorum zaten. Hepsi kağıt. Ayşegül Sönmez serginin sanat yönetmenliğini yaptı ve Sabiha Kurtulmuş da Merkür Art Gallery’nin kapılarını bu sergi için açtı.

Seramik okudun ama sergide hiç heykel yok...

Seramik okurken de elimle üç boyutlu bir şeyler yapmayı sevmiyordum. Hep çizgiyle haşır neşir oldum, dolayısıyla hep resim yapacağımı da biliyordum zaten. Bir dönem çizgi romanlar yapmaya başladım ama ben tek bir anla ilgilendiğim için çizgi romandaki o hikaye devamlılığı beni çok sarmadı. Bütün bir hikayeyi değil de tek bir sahneyi anlatmayı daha çok seviyordum hep.

Resim, edebiyat ve radyodan nasıl ayrılıyor senin için?

Radyolarda bir daha iş bulamayacağımı düşündüğüm zaman resim yapmak benim için bir çıkış noktasıydı. Yazı da var ama bir kitabı bitirdiğin zaman yabancılaşma başlıyor. Kendimi yaşlanmış, çocuklarım evden gitmiş gibi hissediyorum. Dolayısıyla resim bu noktada daha farklı bir süreç gerektirdiği için benim için önemli. Resim de yoğun bir çalışma gerektiren bir iş. Ben resim yapma sürecini bir çimento karma makinasına benzetiyorum. Kendimi de resim yaparken ya da bir seri üzerine çalışırken o karma makinasının içinde, dört dönüyor gibi hissediyorum.

'Tesadüf' adlı çalışma, Badaleris sergisi kapsamında görülebilecek resimlerden biri.

'SİSTEM KENDİ YILDIZLARINI YARATIYOR'


Bir dönem radyoculuğun dışında kaldın, neden sence?

Şarkı çal, az konuş sistemi bana göre değil. Bir de kurumsal bir yere girdiğin zaman kurallar başlıyor ve o kurallardan çoğu yönetici egosunu tatmin etmeye yönelik oluyor. Son dönemde yaşadıklarımda hep yönetici egolarıyla karşı karşıya kaldım. Zaten sistem ve dil şu an değişti. Sistem kendi ‘persona’larını yaratmaya çalışıyor. Aslında sistem dediğimiz şey de kendini tanıma sürecinde, sonunda nasıl çıkacak, ne çıkacak bence onlar da bilmiyor. Kullanılan dil ne olacak, kimler var olacak, alıştığımız medya insanları patladı, onların yerine kim ya da kimler konacak henüz belirsiz.

Popülerlik de böylece sık el değiştirebilir hale mi gelecek?

Elbette. Zaten dediğim gibi sistem kendi yıldızlarını üretme sürecinde. Ama, artık eski bildiğimiz, randevularına geç kalan, fazla hassas, içine kapanık, herkesten üstün duran insanlar mı olacak o yıldızlar, bunu bilmiyorum. Bir geçiş dönemindeyiz. Artık birilerini kovalayarak, ona kendini göstermeye, yaptığın işi izletmeye çalışarak vakit kaybetmene gerek yok. O tek tek kişilerin sahip olduğu güç de böylelikle herkeste aslında.

İnternet bu süreçte nasıl bir rol oynuyor sence?

Bence insanlar ‘idol’ diye bir şeyin olmadığını kavradı. İdol diye bir şey yok. Artık herkes eşit olduğunu düşünmeye başladı.

‘İdol’ kavramı hiç yok muydu sence?

Aslında hiç yoktu ama insanlar olmadığına uyandı. Çünkü düzgün bir şey söylediğin anda bir sürü takipçiye ulaşıp kendini gösterme şansın var. Ben de belki radyoculuk yapmasam, ağzı laf yapan bir tezgahtar ya da bir bankacı olacaktım. Evde herkes kendi radyosunu, kendi televizyonunu kurabilir, kendi gazetesini çıkarabilir; bu da fırsat eşitliği yaratıyor. Yani kullanılan dil her anlamda değişiyor.

Türkiye’de gözle görülür bir kutuplaşma var. Sence bu kutuplaşmadan ortak bir dil çıkabilir mi?

Çıkabilir tabii ama herkese aynı oranda söz hakkı, fikir beyan etme şansı vermek lazım. Hani haber programlarında moderatörlük yapıyorlar ya onun gibi. İnsan sayısı kadar göz ve bakış açısı var. Her kutuptan gelen sesleri dinlemek gerek. Bir de ifade özgürlüğü dediğimiz şeyi kimsenin tam olarak anladığını sanmıyorum ben. İnsanlarda şöyle farklı bakış açıları var, ‘Ya topraklarımız gidecek ya da kara çarşafa gireceğiz’ veya ‘Herkes fikrini söyleyecek ve hepimiz öleceğiz.’ Halbuki ifade özgürlüğü, anlatımındaki coşkundan tut, düşüncelerini edepli ve başkalarına saygı duyarak anlatmandır.

İnsanlar eskiye göre daha mı az gülüyor?

Daha az gülüyorlar diyemeyiz ama isteksizlik çok arttı. İnsanlar gülmek istemiyor artık. Umutlar kırıldı, hevesler kaçtı, birçok hayal kırıklığı yaşandı. Ee tüm bunların sonunda suratlar asıldı tabii ki. En değerli şey heves, istek ama o kalmadı. İnsan ilişkileri çok kirlendi. Arkadaşlar arasında politik görüşler sebebiyle kutuplaşmalar çok arttı. Fikir ayrılıkları çok derinleşti ve herkes kendi fikrini doğru buluyor. Sabit fikirler iyice sabitlendi. E sen kendi düşüncesine saplanmış birinin dikkatini dağıtmak için çok fazla enerji harcamak zorundasın. Bir uğraşırsın, iki, üç... Ama sonra senin de hevesin biter. Saplandıkları yerlerden insanları almak için gerekli olan motivasyon kırıldı galiba.

Yeni bir program yapıyorsun şimdi, ama evinden...

Evet, dünyanın en güzel yayıncılığı. Alem FM’de bir program yapıyorum şimdi, bazen annem yayına giriyor, bazen eşim Toni, bazen gay bir arkadaşım, bazen de bir başkası. Teknoloji bu anlamda benim avantajıma evrildi ki ben o büyük kurumların içerisine girmeden, evimden de yayın yapabiliyorum.




Röportaj: Bedia Ceylan Güzelce





(İşbu röportaj 'Al Jazeera Turk' için yapılmıştır)


Hiç yorum yok: