26.05.2014

Lee Daniels: The Butler sinema kariyerimde yaptığım en önemli şey


Precious (2009) şaheseri ve The Paperboy (2012) güzelliğiyle hatırladığımız yönetmen Lee Daniels, son filmi The Butler hakkında acar muhabirimiz Muhabbet Acar'ın -muhabbetten yoksun- kısa ve öz sorularını, hiç kasmadan, keyfince -hatta laf aramızda, gereksiz ayrıntılara da girerek- yaya yaya yanıtladı..
Buyurun efenim, buyrun.. Aile salonumuz da var!.

Bize biraz filmin çıkış noktasından ve Lauren Ziskin ile çalışmaktan bahseder misin?

Çok önem verdiğim bir yapımcı olan Laura Ziskin'den elime bir senaryo geçti ki şu an kendisi vefat etti.
Onu çok severdim ve Will'in Washington’da ki yazısından aldığı fikri de çok sevdim.
Sony'den Amy Pascal’da yazının haklarını almıştı.
Çok heyecanlandım, Laura’yla çalışmayı çok seviyordum.
Filmin yönetmenliği benim ve başka bir ünlü yönetmen arasındaydı ama o beni istedi, beni anladı..
Bir çok kişi beni anlamaz ama o anladı ve ben gerçekten ona aşık oldum.


Laura beni sabahın üçünde arar, senaryo üstüne notlar verirdi.
O zamanlar hikayeyi Sony için yazıyorduk.
Hatta hikayeyi Denzel için yarattığımızı bile düşündüm.
Ama sonuçta başrol teklifini pas geçti, aynı şekilde Will Smith de pas geçti. Senaryoyu Amy Pascal'a götürdüğümüzde bayıldı.
Film konusunda tutkulu olduğunu görebiliyordum ama günün sonunda oradaki bütçe bir türlü uymadı.
Laura hiç dünyaya açılıp bir film için para toplamaya çalışmamıştı..
Hep stüdyolarda çalıştığı için ben de dedim ki ''Ben indie dünyasından geliyorum sana nasıl yapıldığını gösteriyim''.
Biz de film için mali destek aramaya başladık.
O zamanlar Laura hastalandı.
İleri geri uçup, hem bana yaratıcı yönden, hem de para toplamada yardımcı oluyordu.
Bir hafta benle buluşmaya New York'a uçtu.
Onun otel odasında çalıştık, çünkü hiç bir yere gidemeyecek kadar hastaydı ve gelecek Salı da Santa Monica'da evindeydi.
Piyangoyu yeni kazanmış olan ve filme yatırım yapmak isteyen siyahi bir kadın bulmuştu.
Bende o gün Laura'ya dedim ki ''Bunu nasıl yapıyorsun? daha bir kaç gün önce burada benimleydin, şimdiden yatırımcı bulmuşsun. Tam bir gangstersin''
O da bana, benden öğrendiğini söyledi.
Bir kaç gün sonra da komaya girdi ve pazar akşam üzeri öldü.
Bu film onun için.
Bana, benim kendime inandığımdan daha çok inandı.
Ben bu kadarını yapabileceğimi hiç düşünmemiştim.
Bu çok büyük bir film.
Sivil haklar hareketinin birden fazla jenerasyonunu anlatıyor.
Hiç bir stüdyo bu filmi yapmak istemedi, ''Precious'' filminin başarısından sonra bile.
Ama Laura bunu başarabileceğimizi gerçekten biliyordu.
Laura'nın şirketinin yöneticisi Pam Williams, bana kalan parayı toplamamda yardımcı oldu.



Bu filmi neden yapmak istedin? Hikayeyi senin için ne önemli kıldı?

Hikaye benim için önemliydi, çünkü daha önce sivil haklar hareketini zaman tüneline koyan hiç bir film görmedim.
Bir baba ve oğlun gözünden, başlangıçtan Obama yönetimine kadar.
Bu film insanların yaşamak zorunda kaldıkları şeyleri perspektife koyuyor. Benim bile yaşam sürecimde bu sayede oy verebilmeye başladık.
Film siyah-beyazın ötesine gidiyor; bu benim için önemliydi çünkü insan hakları hikayesi olmasının üzerine bir de baba-oğul hikayesi Amerika’dan ve ırktan çok daha büyük bir şey.
Evrensel, sadece bir tarih dersi değil aynı zamanda bir ailenin hikayesi.

Hikayeyle ilgili sevdiğim başka bir şey de, “Baba”nın benim babama çok benziyor olmasıydı.
Cecil kendi babasının kölelik sonrası bir tarlada vurulduğunu görüyor, onun beyaz insanlarla nasıl iletişim kurulacağına dair bambaşka bir anlayışı var, aynı babamın da olduğu gibi.
Beyaz Saraya uşak olarak çalışmaya gidiyor, çünkü o şekilde ülkesine hizmet edebileceğine inanıyor.
İşinden ve ailesine bakabilmesinden dolayı işiyle çok gurur duyuyor; ama oğlu bundan utanç duyuyor.
Bu uşak, babasının bir beyaz adamla konuştuğundan öldürüldüğünü görmüş, bu sebeple kafasını aşağıda tutup söz dinlemekten başka bir şey bilmiyor. Ama diğer taraftan oğlu, yaşamanın başka yolları olduğunu düşünüyor.
Önce Marthin Luther King'le oy verme hakları için yürüyüşe çıkarak pasif olarak başlıyor; ama MLK öldürüldükten sonra, pasif olmanın yeterli olmadığını görüyor ve militan olmaya karar veriyor.
Önce Malcom X'e, sonra da Black Panthers'a gidiyor.
Babası bunları hiç doğru bulmuyor, çünkü o sadece beyaz adam için değil, beyaz sarayla birleşmiş devletlerin başkanı için çalışıyor.

Soru şu: Kim haklı, kim haksız?
Başkana hizmet etmek mi? Yoksa pasif bir şekilde olaylara katılmak mı? Beyazların seni sevip aralarına almasına çalışmak mı?
Yoksa farklı renkte insanları ilerletmeye çalışmak mı? ya da doğru olan sokaklara çıkmak, sesini yükseltmek ve inandığın şey uğruna ölmeye meyilli olmak mı?
Baba oğulu karşı karşıya getiren bu sorular, benim filmi yapma isteğimi arttırdı.


İzleyicinin bu filmde ne bulacağını umuyorsunuz?

Bu filmi yönetmek, sinema kariyerimde yaptığım en önemli şeylerden biri. Üstüne alabileceğin en güzel ve korkutucu görev..
Böyle bir tarihsel olayı yönetmek ve bunu doğru olarak yapmak.
Umarım insanlar olanları unutmama hissiyle çıkarlar bu filmden.
Hatırlamalıyız ki, insanlar bu ülke için öldü ve okullarda anlatılmayan bir çok kahraman var.
O insanlar şu an Obama'nın başta olmasının da sebebidir.


(Hamiş: Okuduğunuz bu şey, önüme gelen yazının düzeltilmiş halidir.. Tahmin edeceğiniz üzre, M.Acar ve röportajı çözen stajyer arkadaştan bu rezaletin hesabı soruldu.. Müsterih uyuyunuz. n.s.)


Hiç yorum yok: