9.08.2014

Lucy


Yazar/Yönetmen LUC BESSON, La Femme Nikita’dan The Professional’a ve The Fifth Element’a kadar yakın sinema tarihinin en sert, en unutulmaz kadın, aksiyon kahramanlarından bazılarını yaratmıştır.

Besson şimdi de Lucy filminde SCARLETT JOHANSSON ve MORGAN FREEMAN’ı yönetiyor.

Film, bir insanın beyin kapasitesinin %100’ünün kilidini açtığında ve zihninin en uzak noktalarına erişim sağladığında gerçekten neler yapabileceği olasılığını inceleyen bir aksiyon gerilim.

İnsanların belirli bir zamanda beyin kapasitesinin çok küçük bir yüzdesini kullandığı hipotezi uzun zamandır var.
Spekülatif bilim, yüzyıllardır insanın o sınırı aşması halinde neler olacağı konusunda tahminler yürütüyor.


Aslında beynin bütün bölgeleri aynı anda etkin olsaydı bilincimize ve yeni keşfedilen yeteneklerimize ne olurdu?
İnsan beyninde yoğun bir şekilde bulunan 86 milyon nöronun her biri aynı anda ateşlense o insan gerçekten süper insan olabilir miydi?


Besson’ın hikâyesinde Tayvan’da yaşayan tasasız, genç bir öğrenci olan Lucy (Johansson) ile tanışıyoruz.
Erkek arkadaşı tarafından bir çantayı, bir iş bağlantısına teslim etmesi için kandırılıyor.
Lucy, daha içine düştüğü durumu bile anlayamadan yakalanıyor ve acımasız Bay Jang (CHOI MIN SIK - Oldboy, Lady Vengeance) tarafından rehin alınıyor. Adamları, sızıntı yapma durumunda Lucy’yi öldürebilecek sentetik bir maddeyle yüklü bir paketi cerrahi yöntemle kahramanımızın karnına yerleştirirler ve kendisini kaçıranlar için paha biçilmez olan maddenin nakil aracı olarak, dünyanın diğer ucuna uçma amacıyla havaalanına gönderilir.

Kimyasal kazara serbest kalıp Lucy’nin vücudu tarafından emildiğinde, vücudu hayal edilemez bir şey yapmaya başlar; beyinsel kapasitesi çözülerek şaşırtıcı ve daha önce varsayımlara dayanan düzeylere ulaşır.
Lucy, zihnindeki ve vücudundaki olağanüstü değişiklikleri anlamaya ve benimsemeye çalışırken etrafındaki her şeyi –boşluk, hava, titreşimler, insanlar ve hatta yer çekimini- hissetmeye başlar ve telepati, telekinezi, genişletilmiş bilgi ve nefes kesen maddeyi kontrol etme gibi süper insan özellikleri geliştirmeye başlar.

Madde zihnini uyandırmaya ve hareketsiz olan tüm köşelerini açmaya devam ederken Lucy, beyin potansiyeli üzerinde uzun yıllar boyunca yaptığı araştırmalarla alanında eşsiz olan ve yeryüzünde bunun sonuçlarının neler olabileceğini görme yeteneğine sahip tek kişi olan Profesör Samuel Norman (Freeman)’ın yardımını almak üzere gezegenin öbür ucuna ulaşmaya çalışır.

Dr. Norman’ı arayışında Lucy’ye yardım eden kişi, sakin Fransız polisi komiser, Pierre Del Rio (AMR WAKED - Syriana, TV’deki House of Saddam)’dur.
Del Rio, Lucy’nin görünüşte insanlık dışı olan –her dakika gelişen- güçlerinden rahatsız olsa da insanlığının son kalıntılarını yeniden ele geçirmek için kendisine yönelen genç kadını korumak için hayatını feda edecektir.
En büyük düşmanlarına dönüşen kadından maddelerini ele geçirmek için herkesi öldürecek olan çetenin amansız takibi altında olan Lucy, durumu değiştirmeye ve insan mantığının ötesinde gelişmiş bir savaşçıya dönüşmeye başlar.

Besson’ın hikâyesini beyaz perdeye taşıyan ekip, uzun zamandır kamera arkasında işbirliği yapan bir ekiptir.
Başta yapımcı VIRGINIE BESSON-SILLA (The Family, The Lady), görüntü yönetmeni THIERRY ARBOGAST (The Professional, The Fifth Element), yapım tasarımcı HUGUES TISSANDIER (The Transporter, Taken), kurgu JULIEN REY (The Family, The Lady), kostüm tasarımcı OLIVIER BERIOT (Arthur and the Great Adventure, The Family) ve besteci ERIC SERRA (The Fifth Element, The Messenger: The Story of Joan of Arc).
Lucy’nin sorumlu yapımcısı MARC SHMUGER (The Spectacular Now, We Steal Secrets: The Story of WikiLeaks)’dir.



Evrenin Sırları: Bilim ve Kurgu Lucy’de Birleşiyor

İnsan beyni ve yapabilecekleri en başarılı bilim adamlarını uzun süredir şaşırtmış ve derin ilgilerini çekmiştir.
Genelde zihnimizin çok azını kullandığımız bilinse de kesin yüzde belirsizliğini korur ve hep değişir.
Yazar/Yönetmen Luc Besson aklındaki bu düşünceyle bu hipotezi yeni filminin hikâyesi için bir başlangıç noktası olarak almış.
Beynimizin derinliklerine ulaşırsak ne olacağını hayal etmiş ve kendisine bunun hayatı ve içindeki rolümüzü anlamamıza nasıl etkisi olacağını sormuş. “Kendimiz ve başkaları üzerinde kontrolümüz daha mı çok olurdu?” diye düşünmüş.

Besson, kendi deyimiyle “ortalama bir kız”ın zihninin kilidi açıldığında zihinsel ve fiziksel olarak süper insan yetenekleri geliştirmesi düşüncesindeydi.
Şöyle anlatıyor; “Lucy’nin herkes gibi sorunları var ve hayatında ne yapacağını bilmiyor. Yine de evrenin en iyi bilgisine ulaşacak.”

Yapımcı Virginie Besson-Silla, önceki üç filminde Besson’la çalışmış (The Family, The Lady ve The Extraordinary Adventures of Adèle Blanc-Sec) ve yazar/yönetmenin bu fikri aslında 10 yıl önce bulduğunu söylüyor.
“Hikayenin temeli oradaydı ama Luc’un tam olarak hazır olduğunu sanmıyorum. Sanırım olgunlaşmasını bekledi. Bu yüzden sonunda yine bu fikre dönmek üzere o kadar yıl bekledi.”

Besson, bir insanın beyin kapasitesini genişletme fikrinin muazzam bir aksiyon gerilim malzemesi olduğunu düşünse de Lucy’yi en azından kısmi olarak bilimsel gerçeğe dayandırmak istemiş.
Yapımcı şunları söylüyor; “Birkaç bilim adamıyla görüştükten sonra bana kanser, hücreler, birbirimizle iletişim kurmak için milyonlarca hücremiz olduğu gerçeği hakkında söylediklerine hayret ettim. Her hücre, saniyede bin kadar sinyal iletiyor. Web bununla kıyaslanamaz bile. Gerçekle hayalin ne olduğu arasındaki doğru dengeyi kurmam için birkaç yıl geçmesi gerekti.”

Besson konseptin içine girdikçe Besson’un da kurucu üyelerinden olduğu, Paris’te bulunan Pitié-Salpêtrière Hastanesi’ndeki Brain & Spine Institiute (ICM)’ün kurucusu, dünyaca ünlü nörolog YVES AGID gibi birçok bilim adamına ulaşmış.
Agid, Besson’la “kurgu ve gerçeğin birleşimi olan bir hikâye”den söz ettiklerini hatırlıyor.
Şunları söylüyor; “Luc senaryoyu bana anlattığında sıra dışı bulmuştum. Yine de yaratıcılığını gerçeklerle bir az zaptetmek zorunda kaldım. Sonunda kolay oldu, çünkü her şeyi çok hızlı anlıyor.”


Nörolog, Besson’ın kuramsal gerçek ile hayal gücü arasındaki çizgide yürümesine yardım ederken Besson bir film yapımcısı için yaratıcılığın, bir bilim adamı olarak çalışmak için gereken yeteneklere benzemediğini görmeye başlamış.
Agid şöyle anlatıyor; “Filmde muhteşem bulduğum bu; gerçek bilgiler var. Örneğin Lucy'nin beynindeki hücre sayısıyla, bir hücrenin bir saniyede gönderdiği sinyal sayısıyla ilgileniyor gibi. Luc, tüm bu sayılardan yararlanarak film boyunca inanılmaz bir dinamik oluşturuyor. Elbette Lucy filmde ilerledikçe hikâye de giderek kurgusallaşıyor. Bence bu çok güçlü. Filmi izlediğinizde inanıyorsunuz. Sizi içine çekiyor çünkü bir dereceye kadar gerçeğin içinde yere sağlam basıyor.”

Besson bize büyük hikâyesine bilgi sağlayan araştırmayı anlatıyor; “Bunu mümkün kılan bir dizi öğeler kombinasyonu var. Bunlara kötü insanlar ve yeni bir ilaç türü dâhildir. Aslında tam olarak ilaç da değil. Hamile kadınların altıncı haftada ürettiği CPH4 denen doğal bir madde. Bazı doktorlara göre tümüyle mantıksız olmayan bu fikri buldum. Bir noktada beyninizin kapasitesini artırırsanız, yüzde 20’ye erişebilirseniz yüzde 30’u açabilirsiniz. Yüzde 30’a ulaşınca yüzde 40’ı açabilirsiniz ve böyle devam eder. Bir tür domino etkisi. Yani Lucy kendi beynini düzenliyor ve durduramıyor. Bunu istemiyor ve onunla ne yapacağını bile bilmiyor.”



Dünyanın Yeni İlk Kadını:Lucy Yeniden Doğuyor


Besson, La Femme Nikita’nın baş karakteri, The Professional’daki Mathilda ve The Fifth Element’daki Leeloo gibi güçlü ve benzersiz kadın karakterlerle modern sinemanın en acımasız, en sert kadın aksiyon kahramanlarından bazılarını yaratmıştır.
Son filmindeki baş rolü canlandırması için son derece hassas, ama aynı zamanda yasa dışı maddeye yanlışlıkla maruz kalınca inanılmaz yetenekler elde etmesine neden olduğunda, süper güçlü olduğuna inandırabilecek bir oyuncu bulması gerekiyordu.

Besson-Silla, bu hikâyenin benzersiz kadın kahramanını şöyle tarif ediyor; “Lucy Asya’da arkadaşlarıyla eğlenen sıradan bir kız. Çok fazla âlem yapıyorlar. Hayatı keşfediyor ama zor yoldan keşfediyor ve beklediğinden çok daha fazla ileri gidiyor.”
Besson ve yapımcısı rol için Lost in Translation ve Her gibi romantik filmlerin yanı sıra Iron Man 2, The Avengers ve son olarak Captain America: The Winter Soldier filmlerinde rol alan Scarlett Johansson’a gitmiş.
Besson, oyuncunun disiplininden etkilenmiş.
Besson onun en başından itibaren titiz ve profesyonel olduğunu söylüyor; “İlk buluşmamızda Scarlett senaryoyu okumuştu ve senaryodan söz etme tarzı hoşuma gitti. Doğru nedenden dolayı, yani hikâyeden dolayı heyecanlıydı. O anda anlaşma benim için olmuştu. Aradığım oyuncu kesinlikle oydu.”

Johansson, Lucy’yi canlandırma konusunda ilgisini çekenlerden bir şeyin de karakterin “onu bulduğumuzda hayatının bir geçiş döneminde olması, kim olduğunu çözüyor olması ve hayatını rayına oturtması gerektiğini düşünmesi” olduğunu söylüyor.
Oyuncuyu çeken sadece malzemeye değil, Besson’ın vizyonu da olmuş.
Şunları söylüyor; “Filmde bazı karmaşık varoluşçu sorular var. Senaryonun nasıl gelişeceğini hayal etmek zordu, çünkü bunların büyük çoğunluğu Luc’un vizyonu. Sadece senaryodaki açıklamaları okuyarak hayal edebildiğim her şey, Luc’un bu projeye kattığı gerçek hayatın yanında soluk kalıyor.”

Johansson, işin başında senaryonun doğrusal olmayan yapısından dolayı kafası karışmış olsa da, yönetmene güvenebileceğini bildiğini söylüyor.
Besson’ın eserlerine oldukça aşina olduğu için uyarıları bir kenara bırakmış ve filme imza atmış.
“Aslında beni projeye çeken de bu oldu. Luc’un vizyonuna güvenmem gerekiyordu. Onunla buluştuğumuzu hatırlıyorum; ‘Bunun ne olduğunu bildiğime güvenmelisin. Çünkü bazen belirsiz olabilir. Ama benim gördüklerimi görürsen inanacaksın.’ Dedi. Ben de inandım. Zihninde ne gördüğünü bilen ve vizyonun kusursuz bir biçimde sergilenmesini isteyen güçlü biri.”

Yapıma dâhil olan herkes Lucy’nin çok talepkâr bir rol olduğunu kabul ediyor. Yine de Johansson, herkesin beklentilerinin ötesine geçmiş.
Besson-Silla şunları söylüyor; “Lucy’nin sıradan bir kız olarak başlaması ve süper kahramana dönüşmesi; her şey çok zordu. Çok şey yaşıyor. Scarlett bu yolculuğu kolaylıkla yapmayı başardı.”


Besson, başrol oyuncuyla ilgili olarak böyle net bir görüşle başrol oyuncusunun karaktere bürünmesi için bir yöntem geliştirmeyi başarmış.
Şunları söylüyor; “Scarlett’in duvarında çok komik bir şey oluşturduk. Böylece ondan beyin gücünün %25’ini, %50’sini ya da %70’ini oynamasını istediğimde hangi tepkileri istediğimi anlayabilecekti.”

Besson “Her %10’luk dilim için o yüzdeyle yapabileceklerini, bilgi düzeyini ve olasılıkları gösteren tablolar yaptık.” Diye devam ediyor. ,
“Çok güzel bir kılavuzdu. Her sabah tabloya bakıp hangi kızı oynaması gerektiğini görüyordu. Başındaki ve sonundaki Lucy’ye bakarsanız çok az ortak noktaları vardır. Sete geldiğimizde Scarlett olağanüstüydü. Ne isterseniz söyleyebilirsiniz ve kabul eder. Her zaman denemeye isteklidir.”

Oyuncu işin en zor kısmının, Lucy’yi yaşadığı psikolojik ve fiziksel değişimlere rağmen gerçekten bağ kurulabilecek bir karakter olarak resmetmek olduğunu kabul ediyor.
“İlaç etkisini gösterdikçe Lucy yavaş yavaş empati kurma ve acıyı hissetme yeteneğini kaybediyor. Birinin zihnine derinlemesine girebilmesine ve sonunda kişiyi fiziksel olarak kontrol edemese de hiçbir seçeneği yok. Diğer kişi hakkında daha önceden oluşan düşüncelerini ve yargılarını kaybediyor. Performansımı düz ve monoton yapmak zordu. İçinde bulunduğu şartların ardındaki insanlığı görmeniz gerekiyor.”



Evrimden Devrime: Aksiyon Gerilim’in Yardımcı Oyuncuları


Lucy, yetenekleri gelişirken kendisine neler olduğunu anlamaya çalışırken insan beyni konusunda uzman olan Profesör Samuel Norman’a ulaşır.
Süper güce ulaştıktan kısa bir süre sonra bir saatte Çince öğrenmekten, zamanı ve mekânı kontrol etmeye kadar her şeyi yapabildiğini görür.
Yapım, ekibe hayatı boyunca beynimizde depolanan bilgilere nasıl eriştiğimize odaklanan dünyaca ünlü nörolog rolünde Oscar ödüllü Morgan Freeman’ın katıldığı için şanslıymış.
Freeman, oldukça bilimsel biri olduğu ve özellikle zihnin kapasitesi konusuyla ilgili olduğu için, oyuncu doğal bir tercih olmuş.
Besson şunları söylüyor; “Morgan Freeman iki nedenden dolayı iyi profesördür. Öncelikle filmde geliştirdiğim teoriyle büyülendi, çünkü bu teoriye çok aşina. Bunu film için onunla bir araya gelmeden önce bilmiyordum. Bu konuda konuşmak bile onun için bir zevkti. İkinci olarak da o kadar iyi bir oyuncu ki söylediği her şeye inanıyorsunuz.”

Besson-Silla da Freeman’ın ekibe katılmasından heyecan duymuş.
Şunları söylüyor; “Morgan, tanrı’yı canlandırabilen ender insanlardan biri. Bu yüzden filmde bilge karakteri oynamak için kusursuz oyuncu olduğu çok açıktı.”
Freeman da kadroya dâhil olduğu için aynı derecede heyecan duymuş. Karakterine büyük bir hayranlık duyduğunu kabul ediyor.
Profesör Norman yıllarca beyin hakkında yazmış. Tüm dünyada konferanslar veriyor ve birkaç yıl Paris’te Sorbonne’da bulunmuş. Alanında rakipsiz olduğu için beynine neler olduğunu anlamaya çalışan Lucy tarafından bulunuyor.”


Tecrübeli oyuncu, Profesör Norman’ın Lucy’nin kendisine başvurmasıyla gurur duyduğunu söylüyor.
“Kendisini arayıp ‘yazdığınız her şeyi okudum’ dediğinde ‘okumuş olamazsın’ diyor. Lucy yazdıklarından alıntı yapmaya başladığında ‘Buluşmamız gerek’ diyor.”
Lucy’nin fiziksel ve zihinsel yetenekleri bir anda artınca kendisini bu yolculuğa sokan çete için, özellikle de Güney Koreli oyuncu Choi Min Sik’in canlandırdığı Bay Jang için en değerli av haline dönüşüyor.
Yazar/yönetmen şunları söylüyor; “Bay Jang, Gary Oldman’ın The Proffessional’daki karakterinden bu yana gördüğüm en iyi kötü adam. Lucy en iyi zekâ iken, Bay Jang de en iyi kötü.”
Aslında Besson, Lucy’nin düşmanını yaratırken sınırları zorlamak istemiş. Şunları söylüyor: “Film işinde kötü adamlar konusunda her zaman biraz çekiniriz. Haberlerdeki gerçeklere baktığımızda insanlar, hayal edebileceğimizden çok daha zalimdir. Bundan dolayı kötü karakter üzerinde çalışırken çok geniş bir alanımız var. Bay Jang sadece tümüyle kötü olan bir iş adamı. Bu gece ölme ihtimalinin %50 olduğunu biliyor ve bu yüzden fazla umursamıyor.“

Yapımcı, Bay Jang’in kötülüğün ta kendisi olduğunu kabul ediyor.
Besson-Silla şunları söylüyor; “Hiç sınırı yok. İnsanlığın en kötüsü. Hiçbir değeri, sevgisi ve acıması yok. Sadece iş için yapıyor. Hiçbir duygusu olduğunu sanmıyorum. Etrafındaki her şey sadece birer obje.”

Oldboy filmindeki rolüyle bilinen Güney Koreli oyuncu tek kelime İngilizce ya da Fransızca konuşmasa da Besson role çok iyi uyacağına inanmış.
Yönetmen şunları söylüyor; “Çok tuhaf, çünkü iletişim sistemimiz beden dilimizdi. Ben sahneyi oynuyordum ve o bana kendi çıkarımını gösteriyordu. Başta neredeyse maymunlar gibi iletişim kuruyorduk!” yine de Besson oyuncuyu övmekle bitiremiyor; “Choi’den büyülendim. Tanıdığım en iyi oyunculardan biri. Çok sevimli ve şirin.”


Besson-Silla, oyuncuyu ekibe katılması için ikna etmenin biraz zaman aldığını hatırlıyor.
Aslında Lucy, Min Sik’in yer almayı kabul ettiği ilk uluslararası filmmiş.
Besson-Silla şunları söylüyor; “Başlangıçta filmde rol alacağı kesin değildi. Kore’ye gidip onunla görüşmemiz ve hikâyeyi konuşmamız gerekti. Ondan sonra “Tamam, ilgileniyorum. Yer almak istiyorum.” Dedi.
Min Sik, Besson’ın kendisiyle görüşmek istediğini ilk duyduğunda şaşırmış. Bunun reddedemeyeceği bir teklif olduğunu söylemek gereksiz.
Şöyle anlatıyor; “Genç bir oyuncuyken Luc’un filmlerini izlemiştim. Benim için her zaman büyük bir ilham kaynağı olmuşlardır. Bundan dolayı ‘Bunca yıldır oyunculuk yaptıktan sonunda nihayet bu büyük yönetmenle tanışacağım, dedim.’ Sanırım her şey büyük bir merak yüzünden oldu. Sette nasıl çalıştığını, insanların nasıl bir ruh halinde olduğunu, mekânların nasıl olacağını merak ettim.”

Johansson, karakteri Bay Jang ve adamlarının işkencelerine maruz kalsa da beyaz perdedeki ortağından övgüyle söz ediyor; “Chio ile çalışmak harikaydı. Aynı dili konuşmuyorduk ama ifadelerimizle çok iyi anlaşıyorduk. Yani şiddet dolu, soğuk ve acımasız sahneler çekiyor olsak da onun varlığı öyle esrarengizdi ki adeta manevi bir yoldan iletişim kuruyorduk. Ama sevimli, sıcakkanlı ve sette olduğu için her zaman mutluydu. Onu izlemek çok güzeldi çünkü ifadeleri inanılmaz güzeldi. Bay Jang kolaylıkla şeytan ya da kötü olarak görülebilse de Choi, bu karakteri dolduruyor ve çok yönlü bir hale getiriyor.”


Lucy, çeteden kaçarken Fransız komiser Pierre Del Rio ile temas kurar.
Ona havaalanı güvenliğinden kaçmaya çalışan kaçakçılarla ilgili bir ipucu verir. Mısırlı oyuncu Amr Waked tarafından canlandırılan Del Rio, genç kadının kendisini aramasıyla şaşırır ve anlattıklarına pek inanmaz.
Stephen Gahan’ın övgüler alan Syriana filmiyle tanınan Waked şunları söylüyor; “Telefon şakası olduğunu veya birinin onunla dalga geçtiğini düşünüyor. Sonunda Lucy’ye yolculuğunda katılıyor ve nereden geldiklerini bilmese de bazı süper güçlere sahip olduğunu öğreniyor. Yeteneklerinden etkileniyor ve sonunda yakınlaşıyorlar.”

Besson, Del Rio’nun saflık taşıdığını ve onun gibi sıradan bir hayat süren biri için Lucy’nin dünya dışından gibi göründüğünü açıklıyor.
“O Voltaire’in Candide’i. Lucy’nin güçlerinin çok büyük olduğunu ve yapabileceği bir şey olmadığını fark ediyor. Del Rio, izleyicilere; sizin, benim gibi biri olduğunu gösteriyor.”

Yapımcı, polisin, Bay Jang’in antitezi olduğunu gözlemliyor.
“Lucy’nin deyişiyle, Del Rio ona insanlığı hatırlatıyor. Çünkü iyiliği temsil ediyor. Sonuna kadar yanında olacak ve bir anlamda onu koruyacak olan o. Lucy, ilaca maruz kaldığı için bütün duygularını kaybediyor ama Del Rio’yla birlikteyken orada hâlâ küçük bir duygu kıvılcımı bulunuyor.”

Menajeri kendisini arayıp da Besson’ın onunla görüşmek istediğini ve yeni projesi için bir rol teklif etmek istediğini düşündüğünü söylediğinde Waked heyecanlanmış.
“Ben onu aradım. Gerçekten Luc’un senaryoyu yazmış olması ve beni yönetecek olması, filmde yer almayı istemem için yeterliydi. Senaryoyu okuduğunuzda Luc’un neden böyle önemli bir yönetmen, yazar ve yapımcı olduğunu anlıyorsunuz.”

Besson-Silla, Batılı izleyicilerin Mısırlı oyuncuyu pek tanımıyor olmasından hoşlanmış.
“Onunla ilgili hoşuma giden, muhteşem bir oyuncu olması ve onu çok fazla filmde izlememiş olmamız. Bence beyaz perdede yeni yüzler görmek önemli.” diyor.
Yapımcı, kadro hazır olunca, Besson’ın filmi çevremizle sosyal olarak da etkileşime girmemizi ele alacak şekilde yapmak istediğini ifade ediyor.
“Luc bu gezegendeki çeşitliliği ve tüm o farklı kültürlerin karışımını göstermek istedi. Bu yüzden beyaz ırktan Scarlett Johansson, Afro-Amerikan Morgan Freeman, Kore’den Min Sik Choi ve Mısır’dan Amr Wlaked yer alıyor.”



Zaman Ahenktir: Lucy için Mekânda


Besson, 10 yıl önce Lucy için senaryonun ilk versiyonu yazdığında, aksiyonun Tiapei, Tayvan’da geçmesini hedeflemiş.
The Fifth Element’in tanıtım turu sırasında orayı ziyaret etmiş, halkını ve şehrin verdiği duyguyu sevmiş.
Sıra bu aksiyon gerilim için mekân aramaya geldiğinde film yapımcıları filmi çekmek üzere, bütçe ve lojistik amaçlarla birkaç farklı Asya şehrini düşünmüş. Besson şunları söylüyor; “Tuhaf olan, sonunda Taipei de çektik ve 20 yıl önce kaldığım oteli seçtik. O yıllarda aklımda olandan daha iyisini bulamadım.”

Besson-Silla, Taipei’in başka bir yerde yeniden yaratılmasının mümkün olmadığını onaylıyor.
“En başından itibaren filmi hep Taipei’de çekmeyi düşünmüştü. Çünkü Luc, her şeyin çok hızlı aktığı bir Asya şehrinde geçmesini istiyordu. Taipei bu açıdan kusursuzdu. Ayrıca orada çok Avrupa ve Amerikan filmi çekilmedi.”

Yönetmen, Tayvan’daki çekim şartlarını da beğenmiş ve başka yapımcıları da orada film çekmeleri için yüreklendiriyor.
”Taipei’de yaşayanlar gördüğüm en kibar insanlar. Yetkililer güvenilir ve film ekiplerine yardımcı. Ayrıca 150 km içinde her türlü gerçek mekân var; şehir binaları, deniz manzarası, plajlar, ormanlar, dağlar. Üstelik burası tüm dünyadaki en iyi hamur köftesine sahip.”

Lucy, Johansson için Taipei’de ilk kez çekim yaptığı film olmuş.
“Şehri keşfedebilmek çok hoşuma gitti. Çok hoş karşılandık. Bazı yönlerden hepimizin yorgun olması, uçak sersemi olması ve eğitimsiz olmamız, karakterimin uyumsuzluğuna ve ilaca maruz kalmaya başladığımda bu duruma katkıda bulundu.”

Tayvan’da her türlü film yapımına başlarken dua etmek ve ruhlara hediyeler sunmak bir gelenek.
Yapımcı Besson-Silla şöyle anlatıyor; “İlk gün yiyecekler ve içeceklerle dolu bir masa hazırlanmıştı. Sete gittiğimde ‘Setin ortasındaki bu masa de ne?’ dedim. Biri ‘Ruhlar için’ dedi. Muhteşem bir tecrübeydi. Başka bir ülkede olmayı ve yerel kültürü incelemeyi çok sevdim. Ekibe ve filme çok şey kattığına inanıyorum.”
Besson da ülkenin geleneklerinin büyüsüne kapılmış ve yapımın ilk gününü şöyle hatırlıyor; “Herkes ellerinde tütsü çubukları tutuyordu ve Çince bir dua ediyordu. Sonra setteki bütün kötülükleri kovmak için kuzeye, batıya, güneye ve doğuya selam verdiler. İşe de yaradı. Çünkü tüm yapım boyunca tek bir kötü ruhla karşılaşmadık. Bunu görmek çok hoş ve etkileyiciydi. Dininiz ne olursa olsun paylaşım herkes için ortaktır.



Paris'te

Lucy, Tayvan’dan kaçtıktan sonra yapımın en heyecan verici aksiyon sahnelerinden bazılarının çekildiği Paris’e gidiyor.
Başlıca mekânlar arasında Louvre Müzesinin hemen yanındaki Rue de Rivoli, Tuileries bahçesi, dünyaca ünlü Sorbonne Üniversitesi, üst düzey Fransız subaylarının bakıldığı Val-de-Grâce askeri hastanesi ve hareketli bir bitpazarı bulunuyor.
Besson-Silla, filmin en yoğun araba kovalamacasının çekiminde ekibin, Paris’te daha az kişinin bulunduğu yazın ortasında çekim yapmaya karar verdiğini söylüyor.
“Luc’un çılgın bir fikri vardı. Lucy’nin Louvre ile Concorde Maydanı arasındaki çok yoğun, dört şeritli, tek yön bir yol olan Rue de Rivoli’de arabasını ters yönde sürmesini istiyordu. Orada, gün ortasında tam gaz gidiyordu. Oldukça şaşırtıcıydı.”

Yönetmen yapımdaki en zorlu aksiyon sahnelerinden birini Paris’teki bir bitpazarında çekmeye kadar vermiş.
“İnsanlarla dolu bir bitpazarındaydık. Saat öğleden sonra 2 gibiydi ve her yerde arabalar uçuşuyor, meyvelerin ve sebzelerin üstüne iniyorlardı. Çok fazla güvenlik vardı ve üç günlük çekimden sonra oldukça iyi bir tehlikeli sahnemiz oldu.”
Min Sik de Paris’te çalışmaktan hoşlanmış.
“Paris’te benim için reddetmesi çok zor olan Fransız mutfağından müthiş yemekler var. Sanırım biraz kilo aldım. Yani bana hiç faydası olmadı.” Diyor.



Cité du Cinéma


Yapım ekibi Paris’te mekân çekimlerinin dışında filmin bazı bölümlerini Paris’in hemen dışında yer alan, Besson’ın dokuz stüdyoluk tesisi olan yeni Cité du Cinéma’ya ait stüdyolarda gerçekleştirmiş.
9500 metre karelik son teknoloji stüdyo o güne kadar 3 Days to Kill, The Family, Taken 2 ve The Hundred-Foot Journey gibi birkaç büyük yapıma ev sahipliği yapmış.

Otel odası, Sorbonne Üniversitesi’nin bölümleri gibi iç mekânların çoğu, stüdyoda yeninden yaratılmış.
Besson-Silla şöyle anlatıyor; “Stüdyoda çalışmak çok daha rahattır, çünkü daha kontrollü bir ortamdır. Sette olmanın düzenlemeyi daha kolaylaştırdığı çok fazla görsel efektimiz vardı.”
Yönetmen Sorbonne setini şöyle anlatıyor; “Dünyanın en eski üniversitelerinden biridir ve her yerde duvarlara 2 binden fazla mermi yerleştirdik. Yani ilk gün temizdi. Her yer temizdi. Sonra gün geçtikçe her yeri mahvettik. Sonunda o kadar duman olmuştu ki hiçbir şey göremiyorduk. İlk günden her yerin tertemiz olduğu görüntüyü aklımda tutacağım ve son gün Sorbonne olduğunu anlayamazdınız. Komik olan, Sorbonne tamamen bilgiyle ilgilidir ama ben film yapmak için küçük yaşta okulu bıraktım. Şimdi burada, bilgi ve zekâ hakkında bir film yapıyorum ve bilginin kendisini yok ediyorum.”

Cité du Cinéma’da yapılan setler Johansson’u hayrete düşürmüş.
“Setler çok büyük ve gerçekten detaylı. Bir apartman dairesinde ya da Taipei’deki lüks bir otel odasında ya da başka bir yerde olabiliyorduk. Sadece stüdyo içinde bulunarak farklı evrenlerde yolculuk yapabiliyordum.”



Özel Efektler ve Sesler San Francisco’dan Presidio’dan


Bir Besson yapımı, daha önce hiç bu kadar görsel ve özel efekt içermemiş olsa da yönetmen, 17 yıl önce, The Fifth Element’dan bu yana efektlerle çalıştığını kabul ediyor.
Onun deyişiyle; ”Bu işe yeni başlayan ve her yerde yeşil ekranlar olduğu için kaybolan bir acemi değil.”
Şimdi Lucy’de binin üzerinde özel efekt çekimi olunca yapımcılar San Fracisco’daki Presidio’daki Industrial Light & Magic (ILM)’de bulunan uzmanlara başvurmaya karar vermiş.
What Dreams May Come’daki çalışmalarıyla Oscar kazanan ve son olarak Now You See Me’de aynı kapasiteyle hizmet veren NICHOLAS BROOKS, kıdemli görsel efektler süpervizörü olarak süreci denetlemiş.

Yönetmen şunları söylüyor; “Görsel efektlerin merkezi burasıdır. Bay Lucas bir usta. Bu yüzden onlara gittik. Senaryoyu okudular ve ilgilendiler. Onlarla çalışmak gerçekten bir şanstı, çünkü iyi oldukları kadar sevecenler de. Ayrıca bu tür bir projede fikirleri paylaşmayı severim. Yapımcılar genelde “Biz böyle yaparız, öyle yapmayız” derler. Ama ben “İşte benim fikrim bu. Ama siz daha iyi bir fikir bulursanız fikrimi değiştirebilirim.” Dedim. Gerçekten işbirlikçi bir çaba ve çok iyi bir ekip çalışması oldu.”

Waked, yapımda özel efektler ve görsel efektler hakkında çok şey öğrendikleri konusunda kadro adına şunları söylüyor; “Bir filmde ilk kez bu kadar çok yeşil ekran ve stüdyo çekiminde bulundum. Her zaman merak ettiğim yeni bir teknik öğreniyorum. Mısır’dan geldiğim için bir tek bir filmde bu kadar çok özel efekti pek kullanmayız. Bu yüzden benim için çok eğitici oldu. Tabii ki bu da dış mekanda olduğunuzdan çok daha fazla odaklanma ve konsantrasyon gerektiriyor. Çünkü her şeyi hayal gücünüzle yerine koyuyorsunuz. Bundan dolayı tek bir karaktere ve oynadığınız ana odaklanmak yerine aynı zamanda içinde bulunduğunuz yere de odaklanıyorsunuz.”

Lucy’deki göz alıcı efektleri özel seslerle tamamlayan Skywalker Sound’dan SHANNON J. MILLS yapımda ses editörü süpervizörü ve ses tasarımcısı olarak görev almış.
Avatar, Cars, Atlantis: The Lost Empire ve Titanic filmleriyle en iyi ses kurgusu dalında dört MPSE Golde Reel ödülü olan Mills, Lucy için Besson’ın ses editörü GUILLAUME BOUCHATEAU’nun girift ses tasarımı ve iki kez Oscar ödül alan David Parker’ın eşsiz ses miksajı ile tamamladığı özel seslerini yaratmasına yardımcı olmuş.

Son olarak César ödüllü besteci Eric Serra, filmin büyüleyici, nabız artırıcı müziğini yaratırken Blur and Gorillaz’dan İngiliz müzisyen ve besteci DAMON ALBARN, Lucy için “Sister Rust” isimli yeni bir şarkı yazmış.
Filmi bu güzel, melodik balat kapatıyor.
Besson’la birlikte çalışmak konusunda Albarn şunları söylüyor; “Luc’un film yapımına çok özel bir tarzı ve yaklaşımı var. Bu da çok farklı ve sinematik bir iş yapmak istememe neden oldu.”



Yeteneğe Yakın Olmak: Besson’in Özel Tarzı


Bir Besson yapımı hiçbir şeye benzemez.
Bunun kesinlikle yazar/yönetmenin, çekimin her yönünde yer almasıyla ilgisi vardır.
Besson-Silla, Besson’ın tam donanımlı bir yönetmen olmadan önce her bölümde çalıştığını belirtiyor.
Oyuncular ve ekip için, Besson’ın, bazı figüranlara sahte kan eklediğini veya Johansson’ın makyajının rötuşlarını yaptığını görmek hiç şaşırtıcı olmamış.
Yapımcı, yönetmenin sürecini şöyle anlatıyor; “Luc her konuya katılır. Onun için bir sahnenin tekniği ile çekimi arasında hiçbir duvar yoktur. Bir şeylerin yapılmasını istediğinde kendisi gidip yapar. Sahnelerdeki ve oyuncularda derinliği böyle ortaya çıkarır. Setteyken en önemli şey, tüm önemi oyunculara vermek ve işlerin teknik yanıyla ilgilenmemektir. Oyuncular, kendilerine yakın oluşundan, kamerayı tutmasından ve çekim yaparken onlarla konuşmasından memnun oluyorlar.”

Besson,  ulaşmaya çalıştığı görüntünün çok net bir vizyonuna sahip olduğunu ve bu yüzden çoğu zaman kameranın yanında olmak istediğini söylüyor.
“Ya kameranın başındayımdır ya da kamera omzumdadır. Oyunculara çok yakın olmayı isterim. “Kamera” dediğinizde bir oyuncunun koluna bir şırınga saplamak gibi olduğunu fark ettim. Anestezi gibidir; “kamera” ve “kes” dediğiniz anlarda anestezinin etkisi altında olur. Başka biri olur. Bundan dolayı bunu bozmak istemem. Bazen bir repliğin orta yerinde “Tamam, nefes al. Tekrar yap. Tekrar söyle. En başa dön” diyebilirim. Oyuncunun bulunduğu durumdan en iyi şekilde yararlanmaya çalışırım. Bundan memnun olurlar, çünkü onları için zor olan “Kamera” komutu için gereken o baskıyı oluşturmaktır.

Oyuncular, yönetmenin yaklaşımını hem ödüllendirici hem de talepkâr buluyor. Özellikle Johansson, Besson’ın yönetmenlik tarzından etkilenmiş; “Luc’un bir sahnenin nasıl görünmesini istediği konusunda çok özel bir vizyonu var. Bu zor olabiliyor. Ama bir yönetmende bunu takdir ediyorum. Detaylara verilen dikkati, daha azına razı olmama isteğini takdir ediyorum. Yorucu olabiliyor, ama sonunda setten hiçbir zaman “Bunu gerçekten hallettik mi bilmiyorum” duygusuyla ayrılmadım. Mükemmelden daha azına razı olmamak konusunda çok ısrarcıdır. Ve bu harika bir şey!"

Waked de başrol oyuncusuyla aynı fikirde; “Luc’la çalışmanın en ilginç yanı Luc’un bir kameraman olmasıdır. İşte o benim ilk izleyicim. Yönetmen “Dur” ya da “Kes” dediğinde hemen kameramanın yüzüne bakarım. İfadesine göre “Tamam, bu iyi gitti” veya “bu iyi gitmedi” derim. Bu yüzden Luc’un yüzünde belli bir ifadeyi ne zaman görseniz doğru şeyi yaptığınızdan emin olursunuz. Aynı zamanda zaman harcamaz, çünkü kareyi kurgulayan odur, kamerayı hareket ettiren odur. Yanlış yaptığınız şeyle doğru yaptığınız arasında fazla zaman kaybedilmez. Karesinde yer alan bütün küçük atomları, nerede olmasını istediğini ve nasıl istediğini tam olarak bilen bir yönetmendir. Benim için onunla çalışmak çok eğitici oldu”


Min Sik, setteki sıcak ortamı övüyor.
Hem oyuncuların, hem de ekip üyelerinin ne Fransızca ne de İngilizce konuşmasalar da, çok katılımcı olduklarını belirtiyor.
“Kültürler ve diller farklı olsa da hepimiz aynı amaç için çalışıyorduk. Herkes çok profesyoneldi ve bana çok iyi davrandılar. Onlardan çok etkilendim. Her zaman gülüyor ve şakalaşıyorduk. Çekimin tamamı hakkında sadece çok harika hatıralarım var.”

Yönetmenin projeyi geliştirmesine yardım eden Profesör Agid de filmle ve yaşattığı deneyimle heyecanlanmış; Lucy, beynin bilgisine bir katkıdır. İlginç olan sokaktaki insanlarla konuşursanız bazen duyguların kalpte yer aldığını düşünseler de kalp nedir, bağırsak nedir bilirler. Ama beynin ne olduğunu bilmiyorlar. İnanılmaz.”

Besson, Lucy’nin orijinal senaryosunu yazdıktan on yıl sonra nihayet dünyanın yıllar süren emeklerini dünyanın görmesi için hazır.
Şöyle ifade ediyor; “İnsanların filmden çıktığında ‘Aman Tanrım! Beyin ve zekâ konusunda çok daha fazlasını öğrenmek istiyorum’ demelerini ve internete girip daha fazlasını öğrenmelerini istiyorum.”


Universal Pictures sunar, bir EuropaCorp yapımı— TF1 Films productions ortak yapımıyla— Canal+, Cine+ ve TF1’ın katılımlarıyla: Lucy.
Oyuncular Scarlett Johansson, Morgan Freeman, Choi Min Sik, Amr Waked. Film müziği Eric Serra, kostüm tasarımı Olivier Beriot’a ait.
Kurgu Julien Rey, yapım tasarımı Hugues Tissandier’e ait.
Görüntü yönetmeni Thierry Arbogast, AFC, ve sorumlu yapımcı Marc Shmuger.
Lucy’nin yapımını Virginie Besson-Silla gerçekleştirmiştir.
Filmin yazarı ve yönetmeni Luc Besson’dır.
© 2014 Universal Studios.



Filmin mümkünmertebe notu:

"İnsanoğlu beynini ne kadar az kullanırsa, o denli insani özelliklere sahip olur; ne kadar çok kullanırsa da o denli vahşilikte bir hayvana dönüşür."
Görüldüğü üzre 'Salaklığa övgü'yü ana fikir olarak oluşturan film, doğrusu her türlü övgüyü hak ediyor..

Öte yandan, dayak için "Cennetten çıkmadır" deyu boşuna dememişler..
Lucy kızımız karnına yediği tekme neticesinde belki insanlıktan çıkar ama, sonuçta insanlık için dev bir bilimsel gelişmenin de 'güzeller güzeli' kobayı olur..
Ve en sonunda da atomlarına ayrılarak, '%100'lükler Cenneti'ne doğru yola çıkar..

Fasaryadan bir 'bilimsel' teoriyi, fasulyeden bir suç ve aksiyon öyküsüyle süsleyerek filmini kotaran -araba kovalamaca sekansı bile var olm!- Luc Besson, amacına ulaşmış görünüyor..

İşin ilginç yanı, yönetmen efendi kimseden bi şey de gizlemiyor:
"Sorbonne tamamen bilgiyle ilgilidir ama ben film yapmak için küçük yaşta okulu bıraktım. Şimdi burada, bilgi ve zekâ hakkında bir film yapıyorum ve bilginin kendisini yok ediyorum."

İlahi Luc!.


  2.5/5


Hiç yorum yok: