29.12.2014

The Water Diviner :: Oğullarını Toprağın Altında Arayan Adam



Avusturalyalı köylü bir ailenin reisi olan Joshua Connor'ın (Russell Crowe), Çanakkale Savaşı'na ANZAK olarak katılan, daha hayatlarının baharındaki üç oğlu, bir daha geriye dönmemiştir..

Aradan dört yıl geçer..
Babalarının her gece, Binbir Gece Masalları okuyarak uyuttuğu, analarının kuzusu o çocuklar, memleketlerinden on binlerce kilometre uzaklığa, olmaz olası o Kral'ları için, tuzu kuru politikacılar aracılığıyla gönderilmiş olup, ölmüş olmaları, neredeyse kesindir..

Acılı baba, bi şekilde dayanmaktadır; peki, resmen aklını yitirmiş anneleri ne yapsın, kendisini hangi denizlere atsın!?

Sonunda anne, kendini bir gölette boğacak; kilisenin papazı, oğulları dönmediğinden beri kiliseye hiç uğramamış Joshua'ya hesap sorarak, intihar etmiş karısına cenaze töreni yapmaktan kaçınacak, adamın at arabasını bağış / rüşvet olarak aldıktan sonra da gömmeyi kabul edecektir..


Tüm bunlar üzerine Joshua, kendi kendine söz verir; Gallipoli'ye gidecek, oğullarının izini bulacak, onlardan geriye kalanları toparlayarak yeniden memlekete dönecek ve çocuklarını, gözü açık giden anneleriyle buluşturacaktır..


Gelibolu'ya vasıl olmadan önce İstanbul'da konaklayan yakışıklı dostumuz, burada ilk önce, kocasının ölümünden sonra kendisine sulanan 'terbiyesiz' kayınbirader ve küçük oğluyla otel işletmekte olan Ayşe (Olga Kurylenko) ile tanışır..

Daha sonra da Çanakkale'ye giden ve burada, İngiliz askeri yetkililerle birlikte 'şehitlerin' yerlerini tespit etme çalışmaları yapan, Türk askerlerinden Hasan (Yılmaz Erdoğan) ve Cemal (Cem Yılmaz) ile karşılaşan Joshua Connor, bir süre sonra anlayacaktır ki bu iki Türk'le hem yolları, hem de kaderleri kesişmiştir..



Yunan'ın Kafasında Patlayan Kabak    

Russell Crowe, bizim bin yıldır dört gözle beklediğimiz, o 'Adil ve Tarafsız' Batılı'nın ta kendisi..

Bizimle olan her türlü ilişkiye sadece kendi çıkarları açısından ve tepeden bakan 'müstemleke valisi' kılıklı zihniyetin aksine, taraflara adil ve eşit davranıp, kendi ülkesinin yanı sıra Osmanlı / Türkiye'ye de günahları ve sevapları açısından bakan, bakabilen bir Batılı..


Yalnız, bu ihtiyacı tamamen gideremeyen ilginç bir durum, bir soru da var tabii burada; bir Avustralyalı / ANZAK, ne kadar Batılı sayılabilir?.

Tamam, devletler açısından bakarsak bir İngiliz kadar Batılı, ancak halklar açısından baktığımızda, anladığımız manada bir batılılıktan söz edemeyiz..
Sonuçta, emperyalist güçlerin emrinde hareket eden bir devletin buyruğuyla, sevgili evlatlarını, geçmişte -dost ya da düşman- hiçbir bağlantı içinde olmadıkları, çok çok uzak topraklara ölmeye gönderen insanlardan oluşuyor bu Anzaklar..


Biraz, Büyük Britanya Krallığı bağlantısı sebebiyle, biraz da Crowe'un haza bir Hollywood sakini olarak görünmesinden ötürü, 'Bizi ve hislerimizi anlayan bir Batılı' ihtiyacını, bu durum yine de karşılamaya yetti diyebiliriz..


Bu durumda, içi boş kahramanlıktan ve hamaset edebiyatının palavralarından asla kurtulamadığımızdan, bizim bir türlü beceremediğimizi, Russell Crowe başarmış demek mümkün..
İçinde 'tam anlamıyla' bizim de bulunduğumuz, her iki tarafı da anlamaya çalışan bir Çanakkale Savaşı filmi bu..
Hem de kuva-yı milliye takviyeli olarak; daha ne olsun?.


Bu arada kabak, biraz Yunan'ın kafasında patlamış sanki..
Anadolu'nun içlerine ilerleyen Palikarya, öyle çirkin ve barbar resmedilmiş ki, Türk askerleriyle dolu trene yaptıkları saldırıda adamlar, ABD malı bir kovboy filminde, posta arabasındaki masum beyazlara saldıran Kızılderililer'e benzetilmiş..
Yani, her an Yunanistan'dan bu filme karşı protesto sesleri yükselebilir..


Biz de meydanı onlara bırakacak değiliz elbet; yeni bir Türk-Yunan gerginliğine neden olsa da 'can dostumuz' Russell'ımızı korumak boynumuzun borcu olacak ve Yunan'a cevabımız net olacaktır: Ne yapalım yani, siz de otursaydınız oturduğunuz yerde, İngilizin gazına gelip de öyle coşmasa, Anadolu'yu kana ve ateşe bulamasaydınız..



Russell Crowe'un İnsani Kamerası

Savaşı asla kutsamayan, aksine bunun, dünyayı sadece acıya, acımasızlığa ve felakete sürükleyen, insanlık dışı bir olay olduğunun altını kalınca çizen filmin en 'sorunlu' tarafı, filmin esasına aykırı gibi durarak, türünü hafiften fantastiğe yaklaştıran, 'durugörü' özelliğiydi..


Filme orijinal adını da veren, iki çubuğun yardımıyla kuyu açılacak yeri bulma olayını anlayabilsek de, yine aynı yöntemle, toprak altında yatan binlerce ceset arasında, özellikle aranılanların yerini neredeyse milimetrik olarak bulma işini mantığa uydurmakta oldukça zorlandık..
Ayş'anımın baktığı kahve falından geleceği görmesi ve bundan kesin olarak emin olması da aynı şekilde, insanın aklını epeyce zorlayan hususlardandı..


Öte yandan tüm bunların,  baba Connor'a hafiften bir 'olağanüstü' özellik ekleyerek, filmin 'serüven' kısmına yakışan bir büyü kattığı da söylenebilir..

Hem bu durum, bizim dinci güruhun, 'gizemli bir bulutun içinden bir anda çıkarak kafirleri bozguna uğratan, atlı, kılıçlı ve yeşil sarıklı askerler' palavrasından daha masum, daha da akla yakın.. öyle değil mi?.
Yani, Sultanahmet Camii'nin 'turistik' görkemine; Joshua'nın, Blue Mosque'a hayran hayran bakarak, neredeyse Müslüman olma ihtimaline ve dönen dervişlerin üfürmeye çalıştığı o manevi yele, pek takılmayın derim ben..


Son tahlilde Russell dostumuz, başta savaş olmak üzere, romantizm ve macerayı da içeren 'dramatik' senaryolu The Water Diviner'ı, standart kalıplara epey yaslanarak kendini garantiye almış bir anlayış içinde, başarıyla yönetmiş..

Şahsen ben kendisinden, yönetmenliğini standartların üstüne çıkarmış, öncü cesaretine sahip 'avangart' bir Russell Crowe performansı, zaten beklemiyordum; ama, onda gördüğüm ve beni memnun eden şey, bir büyük savaşı, devletlerin, komutanların ve de Tanrı'nın -mümkün olabildiği kadar- perspektifinden çıkarması, kamerasını bizzat canlarını ortaya koymuş insanların seviyesine indirmesi idi..


İlk yönetmenlik sınavından 'geçer' not alan Russell Crowe'un her zamanki usta oyunculuğuna aynı seviyeden eşlik etmeyi başaran Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz'ı kutluyor; böylesine bir uluslararası projede yer almalarını önemsiyorum..
Mükemmel ve mükemmele yakın işleriyle yıllardan beridir Türk Sineması'na büyük katkılarda bulunan iki sinemacının, bu yükselişi çoktandır hak ettiklerini düşünüyorum..




The Water Diviner / Son Umut

Yönetmen: Russell Crowe
Senaryo: Andrew Knight, Andrew Anastasios
Oyuncular: Russell Crowe, Yılmaz Erdoğan, Olga Kurylenko, Cem Yılmaz, Jai Courtney
Yapım: 2014, Avustralya / Türkiye / ABD, 111'


  3.5 / 5



1 yorum:

redmoon dedi ki...

"Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours…

You, the mothers, who sent their sons from faraway countries wipe away your tears; your sons are now lying in our bosom and are in peace, after having lost their lives on this land they have become our sons as well."