14.09.2015

Mr. Holmes / Mr Holmes ve Müthiş Sırrı



Mr. Holmes filmi, sinema tarihinde bir çok kez gizemli hikayeleri ile karşımıza çıkan, Sherlock Holmes’a yeni bir bakış açısı getiriyor.

Efsanevi dedektifin yaşlılık sürecinde geçen filmin başrolünü ise usta oyuncu Ian McKellen üstleniyor.
Mr Holmes, 1947 yılında, iyileştirici güçleri olan nadir bir bitki aramak için Japonya'ya gider.
Burada nükleer savaşın yol açtığı hasara tanıklık eder.
Yaşı geçkin olan Sherlock Holmes, hafıza sorunlarıyla mücadele etmektedir.
Deniz kıyısındaki ıssız çiftlik evinde son günlerini bekleyip, arılarıyla ilgilenen Holmes’a, temizlikçisi ve onun genç oğlu Roger eşlik etmektedir.

Holmes, emekli olmasına neden olan faili meçhul vakayı düşünürken çok geç olmadan hayat ve sevginin gizeminin cevaplarını aramaya koyulmuştur.
Bu arayışta Roger ona eşlik edecektir.

YAPIM HAKKINDA

Mr. Holmes’ta Ian McKellen’a; Laura Linney, Hiroyuki Sanada, Hattie Morahan, Patrick Kennedy, Roger Allam, Frances de la Tour, Phil Davis ve yeni oyuncu Milo Parker eşlik ediyor.
Film, Oscar ödüllü “Gods and Monsters” filminde birlikte çalışan, Bill Condon ve Ian McKellen'ı tekrar bir araya getiriyor.
Mitch Cullin'in romanı A Slight Trick of the Mind'dan uyarlanan film; Sherlock Holmes’un maceraları, arkadaşı ve ortağı Doktor John Watson tarafından yeniden kurgulanıyor.
Artık yaşlanmış ve sağlığı bozulmuş olan bu akıllı dedektif, hafızasında yaşadığı sorunlar nedeniyle hayatında ilk kez duygularıyla mücadele etmeye başlamıştır.
Yapımcı Anne Carey ile görüşen yönetmen Bill Condon'ı cezbeden şey yaşlılık konusu olmuş.
Yönetmen şöyle diyor: "Jeffrey Hatcher'ın senaryosunu çok yoğun, zengin ve şiirsel buldum. Filmde yine klasik bir Sherlock Holmes gizemi var. Dedektifin çözmek istediği, yıllar öncesine ait bir vaka var, ama asıl konu ise yaşlanma ve Sherlock Holmes'un gizemi. En sonunda çözülen yine bu gizem. Bu ilgi çekici bir önerme: “Artık o muazzam hafızası olmadan Sherlock Holmes kimdir ve hayatımızın son aşamasına girdiğimizde, bizi biz yapan özelliklere sahip olmazsak kim oluruz?"


Yapımcı Anne Carey de kimlik ve ölümlülük konularına değiniyor: "Konunun ünlü değil, sıradan bir adam hakkında olması çok hoşuma gitti. Holmes, kendi efsanesiyle rekabet eden efsanenin ardındaki
adam. Yaptığı şeyde en iyisi olmasını, bilim, mantık ve düzen uzmanı olmasını çok sevdim ama hayatının sonunda bunlar ona ihtiyaç duyduğu şeyleri getirmedi, o da bunu keşfediyor. Bu açıdan eğitici bir öykü."

Hatcher, Mitch Cullin'in hikâyesini çekici olmasının, Conan Doyle’un Holmes'u emekli edip Sussex'e yerleştirip arılarıyla ilgilendirmeye başladıktan sonraki hayatını hayal etmekte yattığını kabul ediyor.
Orada hem yeni ilişkiler kurmak hem de aynı anda hafızasını yavaş yavaş kaybettiğini kabul etmek zorunda kalıyor.

"Holmes’un yanında hep yardımcı karakterler vardı - Bayan Hudson, Doktor Watson, Mycroft, Dedektif Lestrade - ama artık hepsi öldü ve geriye bir tek Holmes kaldı. Yeni ilişkiler kurması gerekiyordu. Dedektif, Watson, Hudson ve diğerlerine sahip olduğu için kendini hep çok şanslı saymıştı. Sınırlı duygusal becerileri olan bir adam için yeni ilişkiler kurma düşüncesi korkutucu bir şeydir.



Yazar, sözlerine şöyle devam ediyor: "Bu çok kusurlu bir durumdu. 1970'lerde, The Seven Percent Solution ve Naked is the Best Disguise filmlerinde bu durum açık edilmeye başlanmıştı. Holmes’un o filmlerdeki genel görünümünde de kusur vardı. Dolayısıyla kusurlu bir Holmes fikri yeni değildi ama bu filmde entelektüel kapasitesinden de bir şeyler kaybediyordu, taşlar eskisi gibi yerine oturmuyordu. Dolayısıyla başkalarıyla bağ kurmak konusunda bocalamakla kalmıyordu, aynı zamanda kendisini yarı yolda bırakan yeteneğiyle de mücadele ediyordu. O güçleri canlandırmak için bir yol bulmalı yoksa hayatının bir anlamı kalmıyordu, neden emekliye ayrıldığını bilmiyordu, niye o insanlarla olduğunu bilmiyordu. Kendini çaresiz, suçlu ve yalnız hissedebiliyor çünkü 30 yıl önce bu vakayı nasıl olup da çözemediğini hatırlayamıyordu.
Başarısız olduğunu biliyor ama sebebini bilmiyordu ve bunu bilmediği için de yol alamıyordu."

Hatcher aynı zamanda hikâyenin, 1919'da kendisini emekli olmaya mecbur bırakan faili meçhul olaydan, 1947'e yılına uzanan hikâyenin zamanlar arasındaki geçişlerindeki ustalığa da hayran kalmış.

Hatcher şöyle anlatıyor: "Kitap aynı zamanda müthiş bir zaman geçişi oyunu oynuyor. Hikâyeyi 1947'de geçirmek deha göstergesi çünkü o noktada Holmes unutulmuş bir kahraman, ama 1919'a dönüşler yapıldığında, klasik Holmes/Watson dönemi gerilimlerini anımsıyoruz. Bu denge, büyük bir şevkle sağlanmış. Holmes entelektüel biri, bir sorun çözücü ve iyiliğin, kötülüğe karşı üstün olduğu erdemine inanıyor. Dolayısıyla Hiroşima dehşetinin, saf entelektüelliğin şeytanı yok etme çabasının sonucu olduğunu düşünmek çok da tuhaf değil. Açıkça belirtilmese de, Holmes, Hiroşima'ya gittiğinde zihninin çorak bölgelerini ziyaret ediyor ve bir anlamda İngiltere'ye dönünce, hayatını ve hafızasını
yeniden inşa etmeye çalışıyor. Bu, yıllar içerisinde fazlasıyla bastırılmış kökler ve tecrübelerle yeniden bağlantı kurma çabası."


İnsan nasıl küllerinden doğup hayatla yeniden bağlantı kurar?
Filmde aynı zamanda nazik bir mizah da var.
Yapımcılar, Sherlock Holmes ve Doktor Watson'ın daha önceki sinema uyarlamalarındaki temsillerine selam veriyor.
Hatcher anlatıyor: “Holmes, Watson'ın birlikte yaşadıkları maceraları yazmasıyla dalga geçiyor. Bill, Holmes'un tüm bu filmlerden haberdar olmasının komik olacağını düşündü. Ben de Holmes'un, Basil Rathbone-Nigel Terry filmlerine benzeyen, yıllar öncesinden, Holmes'un yine çözemediği aynı vakaya dayanan, bir B-filmine gittiği bir sahne yazdım. Ekranda, onu canlandıran karakterin, kendisinin pek de hatırlayamadığı hikâyeyi perdeye taşıdığı hâlini görüyor.”

Hatcher da yaratıcı ekibin diğer üyeleri gibi, Condon'la işbirliklerini çok hoş bir şekilde hatırlıyor.
Yazar şöyle diyor: "Bill'le birlikte çalışmak muhteşem. Yazar ve yönetmen olarak pekâlâ senaryoda kendisi değişiklik yapabilir ama senaryonun gerçekçi tabiatına büyük saygısı var. Birlikte çalıştığı insanlara, en iyi fikirlerinin, onların en iyi fikirleri olduğunu hissettirenlerden biri. Bu aynı zamanda hepimizin aynı referans noktalarına sahip olmasını da sağladı. Yani ben 1954 yapımı bir B-filminden alıntı yaptığımda, kendisi bunu biliyordu. Bill, yıllar içerisinde yapılan tüm senaryo değişikliklerini alıp onlara yeniden bir konsept yarattı ve aynı tarzda yaşanan bazı sorunları çözdü. Önemli olan birbirine benzer bir dil yaratmaktı."

Anne Carey ekliyor: "Bill, kendinden çok emin, nazik bir yönetmen. Bu film, ulaşması gereken duygusal noktaya onun getireceğinden emin olduğum bir filmdi. Filmi sinemaya daha uygun bir hale getirdi. Kitaptan filme dönüştürdü. Onunla birlikte çalışmak müthişti."

Yazar ve yönetmenin yanı sıra film finans ve yapım şirketi Al Films'i de bünyeye kattıktan sonra, Carey, İngiltere/Avustralya Yapım Şirketi See-Saw Films'ten Iain Canning'i ekibe dâhil etti.
"Yapımcı, yönetmen ve yazarın İngiliz olmadığını fark edince, yıllar içerisinde yaptığı filmlere hayran olduğum Iain Canning'den İngiliz yetkilimiz olmasını rica ettim."

Canning anlatıyor: "Anne ve ben, birlikte çalışabileceğimiz bir film arıyorduk. Anton Corbijn sayesinde tanıştık. Onunla bir İngiliz projesinde çalışmak çok heyecan vericiydi. Projenin gerçekçiliğini muhafaza
etmeye kararlıydılar ve biz de İngilizler olarak, senaryodaki tuhaf kültürel tutarsızlıkları hemen belirledik. Gerçi Jeffrey Hatcher'ın o konuda pek yardıma ihtiyacı yoktu! Mevcut Sherlock çılgınlığı yüzünden kimse bu hikâyeyi anlatmamıştı. Film, Holmes’un mantıktan uzak, biraz daha insanlarla duygusal bağ kurduğu, farklı bir yaşam tarzı olabilir miydi, onu ele alıyor. Geçmişteki vakanın gizemi vasıtasıyla, kendi gizemini de çözüyor. Bu filmin benzersiz olmasının sebebi, dedektif kimliğinden ziyade Holmes’un kendini ele almasıydı."

Canning devam ediyor: "Bill'in filmlerine yaklaşımı çok cesurca. Hikâyeye, kâğıt üstünde hemen belli olmayan, zarif bir dinamizm katıyor. Onun film çekme tarzı çok tutkulu. Gerçek duygularla ilgileniyor. Mr. Holmes'ta, Gods and Monsters'ta birlikte çalıştığı yetenekleri bir araya getiriyor."

Bill Condon için Mr. Holmes’u keyifli yapan şey, Gods and Monsters'ın ardından Ian McKellen'la tekrar bir araya gelme fırsatı olmuş.
İki filmin de odak noktası, yaşı geçkin bir adam.
Bu adamın teselli noktası ise, hafızasını yitirmek üzere olduğu ve adım adım ölüme yaklaştığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönemde fiziken ve zihinsel olarak daha hayatının baharındaki bir gençle kurduğu dostluk.
"17 yıl önce Gods and Monsters'ı çektikten sonra, Ian ve ben hep tekrar birlikte çalışmayı istemiştik. Bu senaryoyu okuduğumda, onun için harika olacağını düşündüm. Rolü kabul ettiğini söylemek için beni aradığındaysa çok mutlu oldum. Gods and Monsters'ı çektiğimiz sırada 50'li yaşlarının ortasında ya da sonundaydı, son zamanlarını yaşayan James Whale'in hayatını canlandırıyordu. Şimdiyse 70'li yaşlarında ve 93 yaşındaki Holmes’u canlandırıyor. Onu olduğundan yaşlı roller vermeyi seviyorum. O da bana geriye bir tek Methuselah'ın kaldığını, onu da 90'larına geldiği zaman çekebileceğimizi söylüyor."

Hikâyenin yavaş yavaş dozunun artması McKellen'ın ilgisini çekmiş.
Oyuncu anlatıyor: "Bu bir gizem, bir gerilim. Holmes 93 yaşında, İngiltere'nin güneyinde emekli hayatı yaşıyor. Arıları var ve ona, bir oğlu olan hizmetçisi bakıyor. Başlangıcı böyle. Hikâye ilerledikçe ürkütücü oluyor ve karmaşıklaşıyor. Holmes, geleneksel olarak mutlu resmedilen bir adam değil. Her ne kadar imrenilen özellikleri varsa da, kimse onun gibi olmak istemiyor. Bizim Holmes için de bu biraz geçerli. 93 yaşında, sorunları var, mecburen emekli olmuş ama kendi kendini mecbur etmiş. Ana karakterler arasında muhteşem ilişkiler var - bakıcı, doktor, dedektifler ve diğerleri - ve hepsinin aşina olduğumuz Conan Doyle hikâyesinde bir araya gelmesi çok keyifli. Senaryo çok kurnazca. Bence karakterleri ve onları neyin motive ettiğini, Sherlock'un aklındaki sorunu çözmek için olaylı ve belirleyici bir şekilde bir araya geldiklerini görmek çok eğlenceli olacak."

McKellen'ı çeken tek şey, hikâyenin ikna ediciliği değilmiş. Gods and Monsters çekimlerinde Bill Condon'la öyle keyifli bir tecrübe yaşamış ki, bu yeni projede yönetmenle yeniden bir araya gelme fırsatını kaçırmak istememiş.

Oyuncu gülerek anlatıyor: "Bill bana elinde bir senaryo olduğunu söyler söylemez 'Ne zaman başlıyoruz?' dedim. Gods and Monsters, hayatımda en çok keyif aldığım şeylerden biriydi. O filme dair anılarım aklıma geldi. Uzun zamandır İngiltere’den uzak kalmış olmamdan dolayı, filmin orada çekilmesi de benim için çok cazipti.”

Sherlock Holmes karakteri hiç bu kadar popüler olmamıştı.
Hikâyeler gerek sinema, gerekse televizyonda, karakterin duygusal karmaşıklığının iyice derinlerine inen versiyonlarıyla yeniden çekildi. Bunların başarısı sayesinde Sherlock Holmes ve Doktor Watson da dünya çapında hiç bu denli meşhur olmamıştı.

McKellen buna hiç şaşırmıyor: "Dedektiflerin özel hayatları insanların ilgisini çekiyor. Bunu Conan Doyle başlattı, Agatha Christie de Miss Marple ve Poirot ise devam ettirdi. Halkın gözünde dedektiflerin imajlarına ters düşebilecek şahsi sorunlarını ele alan sayısız kitap çıktı.
Sherlock içinde bu geçerliydi. Bence bu yüzden insanlar dönüp dolaşıp Holmes'a geliyor."

Hikâye, Holmes'un maceralarını rahmetli arkadaşı Doktor Watson tarafından bir dizi dedektiflik hikâyesine dönüştürerek gerçek bir karakter olarak gösteriyordu.
Bu McKellen'ın çok hoşuna gitmişti. Bu sayede hem kendisi hem de yapım ekibi, Holmes'un imajıyla oynama fırsatı bulmuştu.
Tanıştığımız asıl Sherlock Holmes, Watson'ın yazdığı kurgusal Sherlock Holmes’a benzemiyordu.
Filmimizdeki Sherlock, Watson'ın yarattığı popüler Sherlock'un bir utanç kaynağı, dikkat dağıtıcı ve sinir bozucu biri olduğundan şikâyetçiydi.
Hal böyleyken, anında çözülebilecek bir Holmes imajı çizmeye çalışmak saçma olurdu. Bizim Holmes’umuz, hiçbir zaman avcı şapkası takmadığını, hatta pipo içmeyi de pek sevmediğini iddia ediyordu. Seyircilerin hâlihazırda, kitaplardan değil de illüstrasyonlardan bildiği görsellere bakmak bizim için zor olmadı.
"Her şeye benzeyebilirdim - Kel olabilir, şişman olabilir, sigara içebilir, sakız çiğneyebilirdi. Holmes’un belirli bir imaja sahip ünlü bir kişiliği vardı - Dürüst ve akıllı, dışadönükten ziyade içe dönük bir imajdı."

Sherlock'u bu denli yaşlıyken canlandırmak da oyuncunun çok ilgisini çekmiş.
"Karakterin 93 yaşında olması çok cazipti çünkü yaşlı bir adamın hayatıyla ilgili pek fazla müthiş hikâye yok. Benim yaşımda, insan ister istemez yaşlı bir adam olmanın, arkadaşlarınızı kaybetmenin ve yeni arkadaşlar edinmenin nasıl olduğunu merak ediyor, bazen uzaylılarınmış gibi gelen bu dünyayı anlamaya çalışıyor. Hikâye 1947'de geçiyor. O sıralarda da benim de hayatta olmam çok ilginç bir rastlantı. O yıllarda 6-7 yaşında falandım ve bu kişiyle tanışabilirdim. Filmin çekiciliğinin ayrı bir yanı da, karakteri iki farklı yaş döneminde görebilmemizdi. Karakter ikisinde de çok farklıydı. Hikâye anlatımında hoş bir karmaşa var. Her şey, filmin merkezindeki gizemi çözmek için bir araya geliyor."

McKellen'a, bakıcı Bayan Munro rolünde Laura Linney ve onun oğlu Roger rolünde de oyunculuğa yeni adım atan Milo Parker eşlik ediyor.

Linney şöyle diyor: Bayan Munro, Sherlock Holmes’un yanında çok uzun zamandır olmasa da onun hakkında bir şeyler bilecek kadar uzun zamandır çalışıyor. Bayan Munro genç bir oğlu olan dul bir kadın. Film,
İngiltere'de savaş sonrasında geçiyor. Anne babalar ve çocukların, birbirlerine bugünkünden bambaşka davrandığı bir zamanda konu alınıyor. Munro savaşın ülkesine ve ailesine verdiği zarar yüzünden travma geçirmiş ve hâlâ yas tutuyor. Roger, savaşta vurularak öldürülen babasını zar zor hatırlıyor. Annesi Roger’ı hayatı boyunca mümkün mertebe korumaya çalışmış. Ama bu korkutucu adamla aynı evde yaşayan Roger, merakına yeniliyor ve Roger ve Sherlock arasında bambaşka bir bağ oluşuyor.


Linney'nin duygusal derinliği, yapımcı Anne Carey'yi çok etkilemiş: "Laura Linney ile The Laramie Project ve The Savages'da çalışma şerefine nail olmuştum. O çok cesur bir oyuncu ve canlandırdığı her karaktere tutku ve derin bir empati katıyor. Laura, Bill ve Ian McKellen'ın, Holmes ve Bayan Munro arasındaki ilişki vasıtasıyla bu filmin ruhunu bulduğunu izlemek gerçekten bir ayrıcalıktı."

Üçgenin üçüncü karakteriyse, annesinin endişelerine rağmen kısa süre içinde Holmes'un çok kıymetli yardımcısı olan, Bayan Munro'nun 10 yaşındaki oğlu Roger.
Roger'ı oynayacak genç bir oyuncu bulmak Condon'ın karşılaştığı en büyük zorluk olmuş: "Film Laura ve Ian'ın da aralarında bulunduğu üç oyuncu etrafında dönüyor, dolayısıyla birçok şey üçünün arasındaki kimyaya bağlıydı. Roger, Holmes'tan çok etkileniyor ve onun gibi olmak istiyor. Milo Parker doğuştan yetenekli. Çocuk oyuncularda istenen şey zaten budur ama kendine çok da güvenliydi. Tek endişem, Roger'ın yaşadığı acı ve kaybı canlandırırken bocalayabileceğiydi ama Milo muhteşemdi."

Genç yıldız, rol arkadaşlarını da çok etkilemiş.
Linney anlatıyor: "Milo'da bir ışık var. Çok tatlı, iyi bir çocuk. Ondan çok etkilendim, çünkü daha 10 yaşında ama her gün sete tamamen hazır bir şekilde geldi, sabırlıydı ve kendisine söylenen her şeyi dikkate aldı ve kısa süre içinde de bunları sindirdi. Onunla olmak çok keyifliydi."

McKellen anlatıyor: "Holmes ilk başta Bayan Munro ve Roger'ı pek umursamıyor ve çok bencilce davranıyor, onları dost olarak görmüyor. Holmes'un Roger'la olan ilişkisi sonucu, o ve Bayan Munro arasında bir dostluk başlıyor ve tuhaf bir aile hâline geliyorlar. Bu filmde bir Doktor Watson varsa, o da 10 yaşında. Çocuk, kitaplardaki Holmes’u zaten biliyor, Holmes tarzı akıl ve tespit yöntemleri onun çok ilgisini çekiyor ve nihayet kendisiyle tanışıyor. İlk başta, hayatına karışılmasını istemeyen bu ihtiyar onunla pek ilgilenmiyor. Hikâyenin bir parçası da bu ilişkilerin değişme şekli."

Anne Carey anlatıyor: "Roger'ın hikâyesinin iki yanı var: Holmes'tan öğreneceklerinden yardım alacak bir genç adam ve bir baba figürüne ihtiyaç duyan bu çocuğun duygusal yanı. Milo'da iki dünyanın en iyi yanlarını bulduk. O genç bir çocuk ama ruhu olgun. Dolayısıyla ikisinden de faydalandık. Çok sevimli de değil, çok küstah da değil, kusursuz biri. Laura ve Ian'la akranlarıymış gibi ilişki kurdu, ki bir çocuğun bunu yapması çok zordur."


Bill Condon, bu üç oyuncuyla çalışmaktan büyük memnuniyet duymuş.

Kadroya bazı en iyi İngiliz oyuncular dâhil oldu: Roger Allam, Frances de la Tour, Hattie Morahan, Patrick Kennedy ve Phil Davis gibi.
Japon yıldız Hiroyuki Sanada da kadroya katıldı. Ian McKellen böyle kaliteli bir yardımcı kadro olmasına hiç şaşırmamış.
Önemli karakterlerden biri de, filmin işlendiği zamandan 30 yıl önce, Holmes’u hezimete uğratan gizemin merkezindeki kadın Ann Kelmot'tu.

Bill Condon şöyle diyor: "Ann karakteri için bir örnek olsa, Vertigo'daki Kim Novak olurdu. Ann, filmi rahat bırakmayan bir hayalet ve Holmes’ta asla unutmadığı bir iz bırakmış. Sadece bir sahnesi olmasına rağmen, seyirci üstünde de aynı etkiyi bırakmalıydı. Anne Carey, New York'ta A Doll's House'u izlemiş, Hattie Morahan'i gördüğümde, karakterimizin o olduğunu biliyordum. O muhteşem bir oyuncu ve ünlü olmanın eşiğinde. Onu yakında bol bol izleyeceğiz."

Yapımcı Anne Carey de aynı fikirde: "Hattie Morahan'i bulmak bizim için büyük şanstı. Holmes’u emeklilik noktasına getiren ve hayatında çok büyük etkisi olan bu gizemli kadın için, esrarengiz birini istiyorduk. The Doll's House'u izlemeye gitmiştim, Hattie'nin performansı çok çarpıcı ve çok duygusaldı. Bill'e onu izlemesi gerektiğini söyledim. Böyle şeylerin olması çok güzel. O kadar ararsınız, sonra o kişi karşınıza çıkıverir ve filmde harika oynar."


İngiliz kadroya bir de Japon yıldız Hiroyuki Sanada eşlik ediyor.
Sinema seyircisi onu en çok aksiyon rolleriyle tanıyor.
Condon anlatıyor: "Umezaki karakteri Japon ama İngiliz hayranı biri tarafından yetiştirilmiş. Dolayısıyla çok rahatça İngilizce konuşan bir oyuncuya ihtiyacımız vardı. Hiro için çok küçük bir rol olacağı için endişeliydim ama rol ona çok uydu. Kendisi her ne kadar bunu Amerikan filmlerinde gösterme fırsatı bulamasa da zaten klasik eğitim almış. Filmdeki bazı sahneler, Hiro'nun muazzam performansını temsil ediyor. McKellen anlatıyor: "Hiro kendi deneyimleri ve kültürü üzerinden harika detaylar ekledi. Kendimi hep, onu canlandıran oyuncuyla değil de gerçek
Umezaki'yleymişim gibi hissettim. Hiroyuki çok kıymetliydi, filme çok gerçekçi bir hava kattı."

OYUNCULAR

IAN MCKELLEN - SHERLOCK HOLMES

Ian McKellen, sahnelerde ve beyazperdede geçirdiği yarım yüzyılda 50'yi aşkın uluslararası oyunculuk ödülü aldı.
X-Men filmlerindeki Magneto ve The Lord of the Rings ve The Hobbit üçlemelerindeki Gandalf rolleriyle dünyaca beğenilen bir oyuncu. Yönetmen Bill Condon'la çalıştığı ilk film, James Whale'i canlandırdığı 1998 yapımı Gods and Monsters'tı ve bu rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında ilk Oscar adaylığını almıştı.
Aynı yıl eleştirmen dernekleri onu Bryan Singer'ın Apt Pupil filmindeki kaçak Nazi rolüyle en iyi oyuncu seçti.
Yapımcısı ve ortak yazarı olduğu Richard Loncraine'in Richard III filmiyle 1996 yılında yılın en iyi Avrupalı oyuncusu seçildi.
Diğer tanınmış filmleri şöyle: The Keep (1983); Plenty (1985); Scandal
(1988); Six Degrees of Separation (1993); Restoration (1995); Bent(1997); Cold Comfort Farm (1995) ve The Da Vinci Code (2006).
Televizyondaysa, McKellen şu an son derece başarılı sitcom Vicious'ta oynuyor.
Son olarak eşsiz King Lear (2008) performansıyla da aday olduğu Emmy Ödülüne toplam beş kez aday gösterildi.
Extras (2006) dizisindeki komik karakteri, dillere pelesenk olan lafıyla hatırlanıyor: "Ben nasıl bu kadar iyi oynuyorum?"
1981 yılında, Peter Shaffer'ın Amadeus eserinin Broadway yapımındaki Salieri rolüyle, en iyi erkek oyuncu dalında Tony ödülü de dâhil olmak üzere mevcut her ödülü aldı.
Kendisini son olarak, No Man's Land ve Waiting for Godot'da izledik.
10 yılı aşkın bir süre tek kişilik gösterisi Ian McKellen: Acting Shakespeare ile dört kıtada turnelere çıktı.



LAURA LINNEY - BAYAN MUNRO

Laura Linney, sinema, televizyon ve tiyatro alanlarında çalışan Amerikalı bir oyuncu.
3 kez Oscar, 3 kez Tony Ödülü, 1 kez BAFTA ödülü ve 5 kez de Altın Küre ödülüne aday gösterildi.
1 SAG Ödülü, 1 National Board of Review ödülü, 2 Altın Küre ve 4 Emmy ödülü kazandı.
Oynadığı bazı filmler şöyle: Michael Grandage'ın yönettiği, Colin Firth, Jude Law ve Nicole Kidman'la oynadığı, John Logan'ın yazdığı Genius, You Can Count on Me, Kinsey, ve The Savages (aday gösterildi), The Fifth Estate, Hyde Park on Hudson, The Squid and the Whale, Mystic River, Absolute Power, The Truman Show, Primal Fear, The Mothman Prophecies, Love Actually, P.S., The House of Mirth, The Details ve Congo.
Showtime dizisi The Big C'de dört sezon oynadı ve bazı ödüller kazandı. HBO mini dizisi, John Hooper'ın yönetmenliğini yaptığı John Adams dizisindeki Abigail Adams performansıyla da ödül kazandı.

MILO PARKER – ROGER

12 yaşındaki Milo Parker, Youngblood Tiyatro Topluluğunda eğitim aldı ve oyunculuğa, Ben Kingsley ve Gillian Anderson'la birlikte rol aldığı, John Wright'ın bilimkurgu filmi Robot Overlords'la attı.
Bunun ardından da Ghosthunters: On Icy Trails'da Anke Engel ile birlikte başrolü üstlendi.
Filmin yönetmeni Tobi Baumann, film Lucky Bird Pictures ve Warner Bros Germany'den çıkıyor ve 2015'te gösterime girecek.

HIROYUKI SANADA – BAY UMEZAKI

Japonya'nın en yetenekli ve neslinin en beğenilen oyuncularından olan Hiroyuki Sanada, 50'yi aşkın filmi ve kazandığı Japonya Oscar'ıyla Amerikalı ve yabancı seyircilerin dikkatini çekti.
Hiroyuki şu an Halle Berry ile birlikte CBS'in yaz dizisi olan, Steven Spielberg'ün Amblin Television'ından çıkan Extant'ta oynuyor.
Dizide, uzayda tek başına çıktığı görevden dönen astronotun gündelik hayata alışmaya çalışması konu ediliyor.
Sanada, Matsumo adında, tüm varlığını dünyanın uzay programını özelleştirmeye çalıştığı işine harcayan, çok zengin bir teknoloji dehasını canlandırıyor.

Sanada kısa süre önce Syfy Channel'ın özgün dizisi Helix'in yapımını tamamladı.
Dizide, Kuzey Kutup Dairesinde gizemli, tüm insanlık üstünde etkileri olan bir mikrobik salgını araştıran elit CDC araştırmacılarından biri olan Hiroshi Hitaki'yi canlandırıyor.
Sanada, Universal Pictures'ın 47 Ronin filminde, Asano klanının baş samurayı Oishi'yi canlandıran Keanu Reeves'le birlikte oynadı.
Daha önce Colin Firth ve Nicole Kidman'la beraber The Railway Man'de rol aldı.
20th Century Fox'un aksiyon filmi, James Mangold'un yönettiği ve Hugh Jackman'ın da rol aldığı X-Men: The Wolverine'de oynadı.
Sanada sinemadaki kariyerine 5 yaşında başladı ve 19'uncu yüzyılda düşük rütbeli bir samuray olan ama bürokrat olarak işe alınan birini canlandırdığı The Twilight Samurai'de Japonya Oscar ödülünü aldı.


Film aynı zamanda yabancı dilde en iyi film dalında Oscar'a aday oldu.
Bu başarısının hemen ardından, Tom Cruise'la birlikte rol aldığı Ed Zwick filmi The Last Samurai'yle de Amerikalı seyircilerde iz bıraktı.
O zamandan beri Sanada birçok filmde rol aldı: Bazıları şöyle: Anthony Hopkins'le birlikte rol aldığı James Ivory filmi The City of Your Final Destination, Ralph Fiennes'la birlikte oynadığı The White Countess, Danny Boyle'un bilimkurgu gerilimi, Chris Evans ve Rose Byrne'ün de rol aldığı Sunshine, Susan Sarandon ve Emile Hirsch'le oynadığı aksiyon gerilim Speed Racer, Brett Ratner'ın Rush Hour 3'ü, Chen Kaige'in bir Çin
epik fantastik romantik filmi olan The Promise'i ve korkunç Ringu filmleri.

BILL CONDON – YÖNETMEN

1955 yılında New York’ta doğan ünlü yönetmen ve senarist Bill Condon, Ian McKellen ile birçok ödül kazanan “Gods and Monster” filminde de beraber çalışmıştır.
Condon’un bu filmi ile McKellen, ilk Oscar® adaylığını kazanmış, Condon ise En iyi Uyarlama Senaryo Oscar®’ını kazanmıştır.
Liam Neeson ve Laura Linney’in başrollerinde olduğu “Kinsey” filminin yönetmenliğini yapan Condon, ikinci Oscar® adaylığını kazandığı Chicago filminin de senaryosunu yazmıştır.
Condon’un diğer önemli filmleri arasında Dreamgirls, The Twilight Saga: Breaking Dawn Parts 1 ve 2, The Fifth Estate yer alıyor.
Condon, en son Beauty and the Beast filminin yönetmenliğini üstlenmiştir.


Filmin mmknmrtb notu : 3.5 / 5



Hiç yorum yok: