6.10.2015

Bulantı :: Hepimiz Ahmet'iz!.



Belli ki, asla evlenmemesi gereken, çocuk sahibi olursa eğer, hapisle cezalandırılması elzem olan, 'normal erkek' kontenjanından bir dostumuzdur Ahmet..

"Normal mi?" diye bağırarak, yerinden sıçrayanları görür gibi oluyor ve onlara birazcık sabretmelerini reca ediyorum..

Öğrencilerine ders veren; eğer onlar arzu eder, bizimkinin de kafasına uyarsa kendileriyle yakından da ilgilenen, 'ideal' bir akademisyen olan Ahmet Bey'den tek şikayetçi olan kişi karısıdır..

Aile kavramına tamamen uzak; sorumluluktan kaçan; bu nedenle olsa gerek, gelen telefonlara dahi bakmayan; doktorunun dediğine göre, kendisine hiçbir zararı olmayan ve olmayacak bir hastalıktan muzdarip; süperegosunu adeta silme egoya dönüştürmüşcesine bir bencillik zehirlenmesi yaşadığından, sürekli canı sıkkın dolaşan; adeta bilinçsizce idrak ettiği ve hayatının belki de tek heyecan kaynağı olan cinselliği olmasa, intihar etme olasılığını gayet yüksek bulduğum bu adamdan ne 'doğru dürüst' bir eş, ne de 'idealize edilmiş' bir baba olamayacağı çok nettir..

Bunu zorlamanın bir anlamı yoktur belki ama öte yandan, her türlü kurum gibi evlilik de tamamen bir zorlamadan ibarettir..
Zavallı kadın, yeterince zorlamış, sabretmiş olmalı ki artık yolun sonuna gelmiş; çocuğunu da yanına alarak, bu 'bencil' adamı terk etmeye karar vermiştir..




İşte biz seyirciler, tam da bu esnada Ahmet'in hayatını dikizlemeye başlarız..

Karısının bu kararlı tutumuna karşın, adam sanki üzülmüş gibidir (gibidir diyorum, çünkü her zaman asık suratlı bu mendebur herifin sevinçli bir halini göremedim ki) kem küm eder falan ama, içten içe bu gelişmeden memnundur; böylece, hem aile sorumluluğundan yırtmış, hem de öğrencileriyle falan daha sık, daha yakından ilgilenme fırsatı doğmuştur..
Karısının çenesinden kurtulmayı ise hiç saymıyorum bile..




Lâkin bu terk ediliş, geri dönüşü olmayan, çok acı, bu herifi dahi derinden etkilemesi beklenen bir gelişmeyle sonuçlanır; bir trafik kazası, karısını da, biricik kızını da temelli alıp çıkaracaktır, şu boktan hayatından..

Evet -normal olarak- Ahmet'in bu olaydan etkilenmesini bekleriz; şu adam kahrolup, gözlerinden yaşlar akıtmaya başlasa, toplum olarak çok rahatlayacak, handiyse tatmin olacağızdır..

Bu korkunç kazayı ve sonuçlarını -kullanıp istismar etmeyi bırakın- hiçbir sahnesinde dahi göstermeyen, bu konuyla ilgili her şeyi, adeta Ahmet'in kafasına hapseden film, "Ben öyle sandığınız gibi film falan değilim, bu 'kafası karışık' adamın beyninin ta kendisiyim." der gibidir..




Gerçekten de Ahmet bu kadar hissiz, bu denli ruhsuz bir mahluk mudur?.

Hiç öyle şey olur mu yahu!.
Ne kadar şekilci, ne kadar da önyargılı insanlar olduk böyle biz..
İllaki buna dair bir belirti, bir davranış görmemiz, mesela Ahmet'in salya sümük ağladığına tanık mı olmamız gerekiyor, bu mudur yani?.

Merak etmeyin, hiç değişmezmiş gibi görünen bu adam da değişir..
Kurşun işlemez gibi duran kabuğu, zamanı gelir çatlar; kendinden habersiz, içinde bir yerde saklanmış tohumlar filizlenir; yabancısı olduğu, gördüğü ve bulaşacağını anladığı anda oradan hemen topukladığı duygulanmaların, ilişki biçimlerinin içine dahi çekilebilir; hatta belli mi olur,  an gelir, bir 'mucize' gerçekleşir ve Ahmet Efendi hıçkırıklara boğulur..




Şimdi gelelim şu Ahmet'in normalliğine..

Filmi izlediğimizin ertesi günü, eleştirmenler cephesinden genel olarak etrafa yayılan olumsuz yorumlar bulutunu aralayıp da, beğendiğimi ortaya atınca, 'güzel ve asabi' bir sinema yazarı, dudaklarını alaycı bir biçimde bükerek -mealen- şöyle ünledi, "Film seni anlatıyor Numan, ondan beğenmişsindir".

Aslında beni hiç de tanımadığına emin olduğum bu arkadaş neye dayanarak bunu söyledi bilemiyorum ama, bu sözler önce bende bir alay, hatta bir hakaret etkisi yaptı; kızar gibi de oldum..
Ama sonra biraz düşününce, bu teşhis bana hiç yabancı gelmediği gibi, ortada kızacak bir durum da kalmamıştı..




Evet evet.. Ben Ahmet'tim yahu..
Belki, duygusallığı ve romantizmi biraz fazla kaçmış bir Ahmet, ama Ahmet işte..

Ve ben -bildiğim kadarıyla- normaldim, hem de fazlasıyla normal..
Öyleyse, Ahmet de normaldi..

Aslında.. kendilerine 'anormal' denebilecek bazı istisnalar hariç, galiba bütün erkekler birer Ahmet'ti..
Vay be Ahmet, sen neymişsin be ağbi!.




Evet sayın seyirciler, şimdi hemen aklınıza geldiği üzre, dalga falan geçmiyorum ben; tuhaf ama gerçek bir durumu anlatmaya çalışıyorum..

Kadınları henüz tam manasıyla çözmüş değilim, ama erkekleri gayet iyi tanıyorum..
'Karakter' yapıları icabı, kendilerini gizleyerek ya da tam tersi faşederek, dışarıya farklı izlenimler yansıtsa da, iç dünyaları tıpatıp birbirine benzeyen yaratıklarız biz..
Nüanslarımız, bir nevi tinsel salgılarla oluşturduğumuz kabuklarımızın kalınlığından ibaret..
Sonuçta, ya tam anlamıyla soyunduğumuz ana, ya da kabuğumuzu kıracak bir darbeye maruz kalana kadardır farklılıklarımız; sonrası, bildiğin erkek işte..




Bu konuyu da hallettiğimize göre, dönelim yine filmimize..

Zeki Demirkubuz, yine çok iyi bildiği ve her filminde olağanüstü bir ustalıkla da bize tarif ettiği 'insani sular'da yüzmeye devam ediyor..

Bu sefer de, iç dünyasında, sonsuz bir uçurumun kenarında durmakta olan varoluş'un cılız kollarına umarsızca tutunmaya çalışan, kafası bulanık biri iken; dışardan bakanlara, handiyse silme ego'dan ibaret bir bencilliğin zirvesinde bayrak sallayan bir 'umursamaz' adam görünümü sunan Ahmet Bey'in hallerini izletiyor..




Bireyselliği tavan yapmış 'egosantrik' bir adama ve onun 'küçük' ama hayati ve de 'iltihabi' sorunlarına neşterle dalıp, sinemasal bir operasyon yapan Bulantı, insanın karanlık ama 'ortak' yüzünü ortaya çıkarıyor..

Demirkubuz, insanı, özellikle de erkekleri çok iyi tanıyor ve çok iyi anlatıyor..
Rol yapmayan, daha doğrusu yapamayan, içinden geldiği gibi davranan biri olan filmin kahramanı Ahmet'i bize gösterirken ondan hiç hoşlanmayacağımızı, hatta ondan nefret edeceğimizi biliyor ve kesinlikle rahatsız olmamızı istiyor..
Aslında bize, bizzat kendimizi gösteriyor; rahatsızlığımız da bundan kaynaklanıyor..




Demirkubuz, "Sen kendini ne sanıyorsun lan.. Ahmet gibi biri olmadığını göstermek için hayatta sürekli rol yapan birisin.. Çok anlayışlı, çok ahlâklı biri olduğuna, kendini ve diğer insanları inandırmaya çalışıyorsun; ama yanılıyorsun." diyerek; itiraf edemese de, her zaman, her şartta heyecanı arzulayan, günahı merak eden, suça meyleden, bütün bunların -en azından- hayalini kuran insanın özüne var oluşundan itibaren yerleşmiş o 'evrensel' kötülüğüne dikkat çekiyor..

Bilinen ve hep tartışılan Demirkubuz'un Nuri Bilge Ceylan ile olan ezeli kavgasının ve de iğneleyici göndermelerinin -şahsen biraz sıkılsam da- pek de olumsuz sonuç vermediğini, hatta yönetmenin yeni filmlerine ayrı bir renk, bir espri kattığını düşünüyorum..




Apartmanda elektrikler kesildiğinde Ahmet'in kapısında elinde mumla beliren kapıcı kadının, Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu filminde, elinde gaz lambasıyla karanlığa adeta bir güneş gibi doğan muhtarın kızına bir Demirkubuz göndermesi olduğunu kabul edersek -ki güçlü ihtimal bu böyledir- bunun bir renk, bir espriden daha büyük sonuç verdiği de çok açıktır..

Bunaltı'nın finaline, zifiri karanlığı delmeye çalışan mumların ışığında giden bu sekans, filmin duygusunun adeta zirveye ulaştığı, en anlamlı, en değerli ve de en çarpıcı dakikalardır..




Demirkubuz'un oyuncu seçimi ve yönetimine laf edeni, 'siniri burnunda' yönetmenden önce valla ben döverim..
En küçüğünden en büyük oyuncusuna kadar, tamamına hakim olan yönetmenin onlar oynayamasa bile -bi şekilde- oynatabilme beceresi üst düzeyde; buna kendi de dahil..

Yok hayır.. yönetmenin oyunculuğuna laf edecek değilim..
Öyle göze batacak bir falsosunu göremediğim oyunculuğu, hiç de fena değil doğrusu..
Bunu neden tercih ettiğine yönelik yorumum şudur; adam, kendine yakıştırdığı -belki de kendini düşünerek yazdığı- bir rolü, bir başkasına vermeyi saçma buluyor olsa gerek, yani bu kadar basit ve biliyoruz ki bunu daha önce de yapmıştı o zaten..




Ahmet'i de bizzat canlandıran yönetmen, kendini yönetmen olarak tanıyan seyircisine 'konsantrasyon problemi' yaşatarak, biraz yoruyor; bir nevi, filmin 'yabancılaştırma efekti' işlevini üstlenerek, "Ben, Ahmet'in ta kendisiyim." demeye getiriyor..
Aslında bu duruma 'konsantrasyon' değil de, bir 'özdeşleşme problemi' teşhisi koyacaktım ama, hangi seyirci, o adamın yerine kendini koyma cesareti gösterebilir ki?.

Bir başka açıdan bakacak olursak- piyasada, sevişecek erkek oyuncu bulamadığı için, elini taşın altına koyma cesareti gösteren Demirkubuz’a eşlik eden Öykü Karayel ile Cemre Ebuzziya’nın harika performanslarına diyecek yok; Ahmet’in hayatına oldukça sessiz, ama bir hayli derinden dahil olan ‘kapıcı kadın’ Şebnem Hassanisoughi de –soyadı dışında- kusursuz..




Her haliyle, "Bir Zeki Demirkubuz filmi izliyorsun" mesajı veren filmin bu 'bilindik' durumunun, seyirci olarak bize belli bir 'konfor' sağladığı kesin; ama, kafamızı karıştırıp huzursuz ettiği ve umursamazca kışkırttığı da..

Öyküsü daha sağlam ve girift, belki biraz da 'gizemli' olsa, usta yönetmenin yeni bir başyapıtına dönüşebilecekmiş izlenimi veren Bulantı, çok özlediğimi hissettiren o 'Klasik Demirkubuz' tadını damağımda bırakarak beni sinemadan uğurladı ya, bu da yeter..




Bulantı 

Yazan ve Yöneten: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Zeki Demirkubuz, Şebnem Hassanisoughi, Öykü Karayel, Çağlar Çorumlu, Cemre Ebuzziya, Ercan Kesal, Nurhayat Demirkubuz 
Yapım: 2015, Türkiye

3.5 / 5


Hiç yorum yok: