2.12.2015

By The Sea / Hayatın Kıyısında



“Hayatın Kıyısında, kaybetme, aşkın sabrı, iyileşme ve kabullenme üzerine bir hikaye.”
— Angelina Jolie Pitt

Oscar ödüllü Angelina Jolie Pitt tarafından yazılan ve yönetilen Hayatın Kıyısında filmi, Angelina Jolie Pitt’in Universal Pictures’ın destansı Boyun Eğmez (Unbroken) filminden sonraki ikinci yönetmenlik denemesi. 

Dram filminin ustaları Brad Pitt ile Jolie Pitt’e Mélanie Laurent, Melvil Poupaud, Niels Arestrup ve Richard Bohringer gibi uluslararası yıldızlardan oluşan bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor.

Hayatın Kıyısında, 1970’lerin Fransa’sında sakin ve pitoresk bir sahil yerine gelen ve evlilikleri krizde olan Roland (Pitt) adlı Amerikalı bir yazarla karısı Vanessa’yı (Jolie Pitt) konu alıyor. 
Yeni evli çift Lea (Laurent) ve François’la (Poupaud) ve köyün sakinlerinden Michel (Arestrup) ve Patrice (Bohringer) ile zaman geçiren çift kendi hayatlarındaki çözülmeyen sorunlarda anlaşmaya varmaya başlarlar.

Filmin mmknmrtb notu ::

Problemli, bunalımlı ve sinirli bir kadın ile bol miktarda tükettiği alkolün rahatlatıcı, yardımcı etkisiyle olsa gerek, haddinden fazla anlayışlı bir erkek, resmen 'alarm zilleri çalan' evliliklerini, Amerika'daki evlerinden Fransa'nın bir kıyı köyüne kadar taşıyorlar; görelim bakalım nasıl yapıyorlar, neler ediyorlar..

Çiftimizin arasındaki soğukluğu, iletişimsizliği başlatan ve sürdüren (aslında evlilik olayının bizzat kendisi bir iletişimsizlik, sevgisizlik fabrikasıdır, orası ayrı.) şeyin böylesine güçlü, yıkıcı bir etki yaratmasını öngörmesi, bu filmin en zayıf tarafı..

Anlaşıldığı üzre artık kocasının hakimiyetini kabullenmiş görünen Angelina Jolie Pitt, "Hey dostum tamam Amerikalı olabilirim, ama uğraşırsam bir 'Avrupa filmi' havası da yakalayabilirim yani." demesiyle çekmeye başladığını hayal ettiğim By The Sea, başarıyla oluşturduğu '70'li yıllar' atmosferi ve 'sanatsal' görüntü yönetmenliğindeki kalitesi dışında, Angie Yenge'nin bu iddiasını karşılamıyor maalesef..

Filmin ana omurgası olan, kadın erkek ilişkisi üzerine söylenecek her söz -klişe de olsa- ilgi çeker; üstelik kadınla erkek Pitt çifti olunca, bu ilginin coşması da normal tabii..

Baş rolleri paylaşan 'harika çift'imizi -ister istemez- gerçek hayattaki evlilikleriyle karşılaştırarak izlemenin, yatak odalarına, fantezilerine misafir olmanın keyfi güzeldi de; sürenin yeterliliğine karşın, derinliksiz senaryonun da etkisiyle bir türlü tam anlamıyla oluşturulamayan karakterlerin yüzeysel halleri, oldukça can sıkıcıydı..

Neyse sen üzme kendini Jolie; önümüzdeki filmlere bakarız artık..

2.5 / 5


Filmin yapım notuna devam:


Hayatın Kıyısında, insan deneyimi temalarının işlenişi konularında 60’ların ve 70’lerin Avrupa sineması ile tiyatrosundan ilham almış.

Jolie Pitt’e kamera arkasında filmi çekmek için Cine Reflect Işıklandırma Sistemi’ni kullanan görüntü yönetmeni Christian Berger (The White Ribbon), yapım tasarımcı Jon Hutman (Unbroken), editör Patricia Rommel (The Lives of Others) ve kostüm tasarımcı Ellen Mirojnick (Wall Street: Money Never Sleeps) eşlik ediyor. 
Yapım hizmetinde kendisine Pitt eşlik ederken, Chris Brigham (Inception), Holly Goline-Sadowski (Unbroken) ve Michael Vieira (Unbroken) sorumlu yapımcılar olarak görev alıyor.


YAPIM HAKKINDA

Hayatın Kıyısında Başlıyor

Angelina Jolie Pitt, ilk sinema filmi yönetmenlik denemesi Kan ve Aşk’tan önce ve Universal’in epik 2. Dünya Savaşı filmi Boyuneğmez’den çok önce, Hayatın Kıyısında’nın senaryosunu acı ve aşkı keşfetme üzerine yazmış. 

Jolie Pitt, motivasyonunu şöyle anlatıyor; “Hayatın Kıyısında’yı bazı insanların kedere nasıl hiç maruz kalmadığını, bazı insanların buna nasıl alışmaya müsaade ettiğini ve bazılarının da üstesinden gelmek için nasıl yollar bulduğunu incelemek istediğimi düşünerek yazdım. Bu filmdeki herkes bu konuya yaklaşımın farklı bir yönünü temsil ediyor.” 

Bununla birlikte başlangıçta başrollerden birini canlandırma planlaması yokmuş. 
“Senaryoyu film yönetmeye başlamadan önce yazdım. Bu yüzden Brad’le ikimizin birlikte yapacağımız bir iş olarak düşünmemiştim. Bir şey yazdığınızda genellikle neden yazdığınızın farkında olmazsınız. İçine girinceye ve bir tepkiniz oluşuncaya dek bir şeyin sizi etkilediğini veya rahatsız ettiğini fark etmiyorsunuz. Bunu gerçekten yapacağımız veya rol alacağımızı hiç beklemiyordum. Bu yüzden belli bir özgürlük anlayışıyla yazdım.”

Jolie Pitt, insan varlığının akışkanlığıyla büyülendiğini ve senaryosuna ilham verdiğini söylüyor; ”Hiçbir zaman sadece hayatın trajedisi veya mizahı veya saf neşesi yok. Uç noktaları var. İlişkilerin de bu uç noktaları var. Bir yerde ağlıyor olabilirsiniz, 20 dakika sonra garip bir şeye gülüyor olabilirsiniz. Bu film bunun uç bir versiyonu. İnsanların bağ kurabildiği ise bazen öldürmek istediğiniz bir insana çılgınca aşık olabileceğiniz. Onlarla havai, komik ve aynı zamanda üzgün ve mutsuz olabilirsiniz. Bu ilişkinin dalgalarıdır. İşler tümüyle mantıklı gelmez ve örtüşmez. Bu da bir yazar olarak özgürlüğe zorlar.” 

Sanatçı olarak odak noktası kamera arkasında çalışmaya dönerken Jolie Pitt’in dikkati de yine senaryosuna yönelmiş. 
Şunları söylüyor; “Hayatın Kıyısında, ticari bir film olma amacını gütmüyor. Sanatçılar olarak hepimizin deneyimlemesi, araştırması ve hassas ve özel bir şey yaratması için bir fırsattı. Ticari bir film yapamamanın özgür bir yanı var. Daha cesur olup deney yapabiliyorsunuz. Duygusal açıdan daha çok meydan okuyucu ve yaratıcı. Sanatçı olarak bir şeyleri denemek ve bazen güvenli tercihlerden kaçınmak istersiniz. Farklı, belki de daha meydan okuyucu bir sinema deneyimi yaşamak isteyenler tarafından beğenileceğini umuyoruz.”



Hayatın Kıyısında filminde hem yapım görevlerinde hem de ekran önünde Jolie Pitt’e kocası Brad Pitt eşlik ediyor. 
Hikaye ve deneyimleri konusunda şunları söylüyor; “Anlatımının yoğun olmaması ve zarif olması açısından Angie çok Avrupai bir film yazdı. Oyuncu olarak işimiz daha kişisel yapmak. Bu kadar kişisel yapmak için bir anda bulanıklaşıyor. Böyle bir geçmişimiz ve karşılıklı saygımız var. Aynı zamanda birbirimizden ve ailemizden beklentilerimiz de böyle. Üstlendiğim en zorlayıcı işlerden biriydi. Ama aynı zamanda bunda çok büyük bir özgürlük vardı. Çünkü deneyleyebiliyor ve canlandırabiliyoruz. Garip bir şekilde daha önce bulunduğum setlerden daha güvenli bir ortam vardı ve biz de bu yüzden özgür bıraktık.” 

Bu hikayede merkezde altı karakter yer alıyor. 
Pitt, altı oyuncuyu bize tanıtıyor; “Hayatlarının farklı dönemlerindeki birden çok çifti konu alan bir hikaye. Lea ve François var. Yeni evli ve gelecek potansiyelinden heyecan duyan bir çift. Bir tür arkadaşlık ilişkisinde olan, deneyimleriyle sertleşip nasırlaşan, yumuşayıp genişleyen bir çift. Sonra bizim karakterlerimiz Roland ve Vanessa var. Bu aşamada yenilik eskimişlik ve her şey yüzeye çıkmış. Bununla ya bir çığır açıp o noktadan sonra büyüyecekler veya farklı yönlere gidecekler.”

Jolie Pitt ve Pitt’in beyaz perdede canlandırmaya karar verdikleri son çift, aşkın ikinci döneminin zorluklarını ve çiftlerin sonsuza dek verilen bir sözle başlayan ve bir sonraki adımda nereye gideceği bilinmeyen bir ilişkiye, hayatın getirdiği beklenmeyen patlamalarla nasıl başa çıktıklarını inceleyecekler.

Yönetmen, bu karakterlerin geliştirilmesindeki cazibeyi şöyle anlatıyor; “Vanessa ile Roland’ın şartlarında çoğu kişi muhtemelen boşanırdı. Ama kendini adadığın birine söz verme fikri var. Bazen evlilik kolay değildir ama o sözü verdiğinizi, bir geçmişiniz olduğunu ve o kişiyle neden birlikte olduğunuzu bilirsiniz. Rahat bir yanı vardır. Filmimizde Roland’ın yaptığı gibi, bir kişinin diğerinden daha çok verdiği ve canlı tutmak için bir kişinin gerektiği genelde doğrudur.”

Her iki yapımcı da bu yapımın kendilerine sevgilerini ve oyunculuk sanatlarını yeniden keşfetme fırsatı sunduğunu kabule diyorlar. 
Jolie Pitt şunları söylüyor; “Oyuncu olarak yaratma ve canlandırma, saygısız ve uygunsuz olma ve biraz fazla gürültülü olma ve cesur tercihler yapma konusunda özgür olduğumu hissetmeyeli uzun zaman oldu.  Cesur olup araştıracağım ve belli bir şekilde satılması gereken bir şeye uymak zorunda kalmadığım bir şey istedim.”




Dram Karakterlerini Oluşturmak

Pitt ve Jolie, New York’ta yaşayan yazar Roland ile eski dansçı Vanessa’yı canlandırmaya karar verdiklerinde oyuncular/yapımcılar karakterler hakkındaki konuşmalarını teorikten pratiğe doğru kaydırmaya başlamışlar.
1973’te Fransa’nın güneyindeki bu sessiz sahilde bulunan karı kocayı hayata en iyi şekilde nasıl geçirebilirdi? 
Onları Cote d’Azur’a getiren neydi ve geldiklerinden daha güçlü bir şekilde ayrılacaklar mıydı, yoksa sonsuza dek farklı yönlere mi gideceklerdi?

İnanılmaz bir acıyla uğraşan, nasıl başa çıkacaklarını bilemeyen ve evlilikleri bu durumla büyük bir sınav geçiren bir çift olan Roland ve Vanessa, birbirlerine delice aşıklardır. 
Ama bu ilişki ikisinin de oldukça farklı tepki verdiği kayıpla geçici olarak yoldan çıkmıştır. 
Jolie Pitt bize ana karakterleri anlatıyor; “Onlarla tanıştığınızda Roland’ın bir serseri ve sarhoş olduğunu varsayıyorsunuz. Vanessa’dan oldukça rahatsız olduğunu ve sadece kendisine ve yazılarına odaklandığını düşünüyorsunuz. Vanessa’nın da sadece dış görünümüne odaklandığını, insanlardan hoşlanmadığını, bir şeyden etkilenmediğini düşünüyorsunuz.  Aslında Vanessa insanların depresyonun ne demek olduğunu bile bilmedikleri bir dönemde ilaç tedavisi görüyor. Sonra yavaş yavaş birbirlerinden kaçmalarının ve çok fazla öfke barındırmalarının bir sebebi olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Uzun zamandır bir şeyi görmezden gelmişler ve birbirlerine konuyu hiç açmamışlar. Çok acı çekiyorlar ve birbirlerine zarar veriyorlar. Farkında olmak ve başkalarını incelemek onlara biraz kendilerini unutturuyor ve bu da açılmalarını sağlıyor ve böylece birbirlerini yeniden keşfediyorlar.”

Yapımcı, kameranın diğer tarafında olmanın farklı bir stres olduğunu itiraf ediyor. 
Şunları söylüyor; “Aynı zamanda filmde oyuncu olan bir yönetmen olduğunuzda kendi karakterinize en azından başlangıçta çok az anlayış duyuyorsunuz. Kurgudaki ilk geçişimde diğer karakterlere çok odaklanmıştım ve Vanessa’ya odaklanmam ve benim için önemli olmasına izin vermem biraz zaman aldı. Onu bulmak için bir süre için bu mesafeye ihtiyacım oldu.”

Pitt ise önceki rollerinden çok farklı olan bir karaktere bürünmekten çok keyif almış. 
Şunları söylüyor; “Roland, kitabını çözmeye çalışıyor ve ilham için deniz kıyısındaki bu köye gelmişler. Bu yerellik ve karakterlerle zihninde Hemingway vizyonları olduğuna eminim. Ama kitabı sonunda kendileri ve deneyimlerini ve aynı zamanda bu zamanın ve mekanın üzerlerindeki etkisini, diğer tarafa nasıl çıktıklarını konu almaya dönüşüyor.” 

Roland, yerel halkla zaman geçirirken, kitabı üzerinde çalışırken ve evliliğinin bu acı veren zamanını nasıl atlatacağı konusunda beynini yerken, acizliğinde tuhaf bir rahatlama buluyor. 
Pitt şöyle anlatıyor; “Biri hakkındaki gerçek duygularınıza engel olan şeyleri bulmak ve onları sevmek konusunda bir bilmece vardır. Bunların çoğu da geçmişteki güvensizliklerdir, bir şeyi o kadar çok istersiniz ki onu kaybetmeye çok fazla odaklanırsınız. Sonra bunların hepsi gerçek olur.”

Kamera arkasında kocasıyla birlikte çalışmak konusunda Jolie Pitt her zamanki gibi açık sözlü; “10 yıllık bir geçmişimiz var. Hepsi bu performansları etkiledi. Zorlayıcıydı.  Daha iyi yapmak için partnerinize karşı bütün yakınlığınızı kullanabiliyor, birbirinizi zorlayabiliyor ve mücadele edebiliyorsanız bunun bir oyuncu için en güzel şey olduğunu fark ettim. Birbirinizden bir şey çıkarıyorsunuz ve bu çok farklı bir duygu.” 

Vanessa ile Roland’ın eskiden neşeli bir çift olduklarını sürekli hatırlatanlar ise henüz acıyı, kaybı ve dağıtıcı sonuçlarını deneyimlemeyen yeni evli çift Lea ile François. 
Evliliklerinin başındalar, birbirlerine karşı o anda doymak bilmez gibi gelen bir açlıkları, ön planda umutları ve olasılıkları vardır.
Komşularının gayretsiz hayat neşeleri Roland ve Vanessa’yı büyüler ama aynı zamanda üzer. 
Aslında baş karakterlerimiz bir zamanlar sahip oldukları bir niteliği tanırlar ve yeniden elde etmek için mücadele ederler. 
Lea, yeni evlenmiş bir kadın olarak birine ait olma fikriyle heyecanlıdır ve kocasından rahatlık, rehberlik ve teselli beklemektedir.
François, bir eşe bakmanın, başka birinin ve potansiyel olarak bir ailenin sorumluluğunu anlamını anlamaya daha yeni başlamaktadır. 

Lea ile François’ın Amerikalıların arkadaşlığından algıladıkları ve dörtlü arasında gerçekte yaşananlar dramatik biçimde farklıdır. 
Pitt, karakterlerin hikayedeki önemini şöyle anlatıyor; "Roland ve Vanessa kederin doruklarını aşmanın yollarını arıyorlar. Özellikle Roland, yeniden bağ kurmanın yollarını aramaktadır çünkü onu kaybetmektedir. Yan komşuları bir araçtır, en azından o an için. Bu da karakterlerimizin kimlikleriyle ilgili bir görünümü yeniden inşa ettiklerini hissetmeye başlıyorlar.”

François’ı canlandıran Fransız oyuncu Melvil Poupaud, Hayatın Kıyısında filminin mahremiyet konusunda dikkatli bir çalışma olmasından memnun. Bizi La Moët otelinin ortamına götürüyor: “Vanessa ve Roland yan odalarında kendilerinin zıttı bir çift olduğunu öğrenirler. Fransızca’da ‘l’effet de miroir’ dediğimiz gibi bir “ayna efekti” var. Lea ile François mutlu, gülen, iyi zaman geçiren, seks yapan ve keyiflerine bakan bir çifttir. İki çift de aynı tatili yapıyorlar ama çok farklı bir yerdeler. Biri büyük bir krizin ortasındadır, diğeri çok güzel bir hikayenin başında diye umuyoruz.”

Poupaud, hikayenin aldatıcı kayıtsızlığına rağmen zengin ve iç içe dokunmasından etkilenmiş. 
“Bir tembellik duygusu var. Yazın sonu ve etrafta çok insan yok. Çok sessiz bir tatil yapmak için çok iyi bir yer. Hikayemiz de tam bu sırada geçiyor. Senaryoyu ilk okuduğumda çok samimi olduğu ve çok serbest yazıldığı için çok şaşırmıştım. Ayrıca Angie’nin her çiftin yaşadığı o konuları incelediği için çok cesur olduğunu düşünmüştüm.”

Yeni evli rolünü canlandıran, aynı zamanda Inglourious Basterds filminde de Pitt ile birlikte rol alan Fransız oyuncu Mélanie Laurent.
Poupaud, rol arkadaşıyla ilişkisini şöyle anlatıyor; “Mélanie ile çok yakınım. Çünkü onu uzun yıllardır tanıyorum. Yakın arkadaşız. Bu yüzden oynamamız gereken sahneler bizim için çok kolaydı. Angie’ye aklımızdakileri gösteriyorduk, o da bize fikirler veriyordu ve farklı şeyler deniyorduk.”

Laurent, bize karakterini tanıtıyor; “Lea, enerji ve ışıkla dolu. Her zaman gülümsüyor ve hayata karşı çok saf bir bakış açısı var.  Şık ve zarif Vanessa’yla tanıştığında tıpkı onun gibi olmak istiyor. Yeni evli biri olarak 15 yıllık evlilikten sonra hâlâ her şeyin mümkün olduğuna inanmak istiyor.”

Laurent, Hayatın Kıyısında’yı film mekanında değil, bir oyunda rol almak gibi hissettirdiğini itiraf ediyor. 
Şöyle tarif ediyor; “Bir oyuncu için her gün aynı odada veya kafede olmak ve her yerde sahnesi olmaması demek. Bir sette oynuyormuşuz gibi hissettim. Kamerayı unuttuk ve kendimize sadece oyuncu olmak için olanak verdik. Melvil ve benim odamızda sahnelerimiz vardı. Kamera duvarda saklanmıştı ve duvar gibi olmuştu. Kamerayı veya ekibi görmedik bu yüzden sette yalnızdık. Herkesi unuttuk ve sadece rol yaptık, doğaçlama yaptık.  Angelina’nın oyuncularının özgür olmasından hoşlanmasına bayılıyorum.”

Oyuncu, karşısında bir oyuncu yönetmene sahip olmaktan da memnun kalmış. 
Laurent şöyle anlatıyor; “Sette çok özgürdük. Gerçekten etkilendim çünkü Angelina aynı anda hem yönetip hem de rol yapıyordu. Oyuncuları bir oyuncu gibi yönetiyor. Aynı dili konuşuyoruz. ‘Buna ihtiyacın var mı? Bununla rahat mısın, yoksa bu konuda konuşmak ister misin?” diye sorar.”

Karılarını kaybetmiş ama bu durumda biri inanç, biri de direnç ve mizah aracılığıyla huzur benzeri bir duygu bulmuş olan iki yaşlı adam Michel ve Patrice, hikayenin final “çifti”. 
Michel, otelin kafesi Chez Michel’in sahibidir ve ilişkiler konusunda derin bir bilgeliğe sahiptir. 
Kendi karısı için üzülen Michel, Roland’a geçmişi kabullenmesini ve Vanessa’yı bugünkü haliyle sevmesini öğretir. 
Otelin sahibi Patrice acısını kendine saklar ve nadiren konuşur. 
Michel’ın Patrice için dediği gibi “Asla geriye bakmaz.”

Sevilen Fransız oyuncu Niels Arestrup’ın canlandırdığı Michel, Roland’a birini ömür boyu sevmenin ne demek olduğunu öğretir ve zorlanan yazara baba bilgeliği sunar. 
Oyuncu, Hayatın Kıyısında filminin aslında “birden çok zor aşk hikayesi” olmasını beğenmiş. 
Şöyle anlatıyor; “Michel, civardaki tek kafenin sahibi ve bütün karakterlerin buluştuğu yer orası. Karısıyla çok yoğun bir aşk hikayesi yaşamış, yakın dönemdeki ölümüyle korkmuş ve hayata devam etmek için bir sebep bulmaya uğraşan bir adam. Bununla birlikte çok güçlü bir dini inanca tutunur ve içinde kırılanlara rağmen ayaklarının üzerinde durmaya, işine devam etmeye ve insanlarla yüzleşmeye çabalar.” 

Arestrup, yönetmeni hakkında konuşurken filmin “Angelina’nın kalbinden ve kafasından etkilendiğini söylüyor. 
“Geleneklere uymayan ve oldukça deneysel bu projeyi üstlenmesi son derece cesurca. Bence onun şüphelerini, güvensizliklerini, kırılganlığını ve ayrıca cesaretini ve yaşam gücünü keşfetmeleri Amerikan ve Avrupa halkı için büyük bir sürpriz olacak.” 

Bununla birlikte Arestrup, Jolie Pitt’in evrensel bağ kurulabilecek bir masal anlattığını düşünüyor. 
“Muhteşem bir hikaye yazdığını düşünüyorum. Okyanusun bir ucundan diğerine aynı duyguyu hissedebilir miyiz? Umarım bunun yanıtı evettir ve halk bu maceraya karşı hassas olur.”

Proje hakkındaki düşüncelerini anlatan Bohringer, Jolie Pitt’in içinde bir aşk hikayesi geçen ve arzu arayışının dünyanın sonunda yer aldığı bir “dünyanın sonu” filmi yapmasını beğenmiş.
Şunları söylüyor; “Michel’ın küçük kafesi dünyanın sonunda. Benim karakterimin oteli de öyle. Bunda çok alacakaranlık tarzı bir şey var. Herkes, etrafta kendi küçük sırlarını taşıyarak dolaşıyor.”

Bohringer, yönetmenlerinin çalışmasının farklı ve ustaca olduğu konusunda uzun zamandır arkadaşı olan Arestrup’a katılıyor. 
Cote d’Azur’da geçen belli bir zamanı yeninden yaratması konusunda Bohringer şunları söylüyor; “Bu yeniden canlanan bir aşk hikayesi. Bir film sever olarak Angelina’nın çalışmalarının son derece şaşırtıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Bizi nereye götürmek istediğini biliyor. Meraklı biri ve bir sefere çıkmış.  Sonunda senaryo sadece üzerine inşa ettiği bir temel. Örneğin benim karakterim devam ederken inşa edildi. Başlangıçta Patrice sessiz bir adam ama günler geçtikçe ona katmanlar ekledi ve onu süsledi. Angelina sadece bir yönetmen değil, gerçek bir film yapımcısı. İkisini birbirinden ayırmak istiyorum. Yönetmen, katı bir disiplini olan biridir. Film yapımcısı ise teknik ya da psikolojik olarak başarılabilen bir bakış açısı, bir havadır. Angelina çok hassas, sezgisel ve doğal bir tarzla çalışıyor.”




1970lerin Fransası: Mekanlar ve Tasarım

Hayatın Kıyısında, Malta’daki Gozo adasında bulunan Mgarr ix-Xini şehrinde, dokuz haftada çekilmiş. 
Kafe ve otelin dış kısımları muhteşem limanı görecek şekilde inşa edilmiş. Yapımın ülkede geçirdiği süreyle ilgili Pitt şunları söylüyor; “Gozo’da muhteşem bir koy vardı. Fransa’daki Marseille’i temsil ediyordu. Malta / Gozo hükümeti bize bu erişimi sağlamak konusunda çok nazik davrandı.”

Boyuneğmez ile Kan ve Aşk filmlerinde birlikte çalıştığı yapım tasarımcı Jon Hutman ile birlikte inşa edilen setle birlikte Jolie Pitt, dramın politika ve sanat olarak ilginç bir dönem olduğu için 70’lerde geçmesini tercih etmiş.
Bu da doğal olarak set tasarımındaki her şeye etki etmiş. 
Karakterleri için bu dönemi seçmenin mantığını şöyle açıklıyor; “Yazarken 1973’ün dünyada çok ilginç bir dönem olduğunu ve yaratıcı olarak da çok ilginç bir dönem olduğunu düşündüm.”

Yapım, Malta’da çekilmiş olsa da set Fransa’nın güneyindeki ücra bir koyu (dik duvarlı bir koy) temsil ediyor.
 Bugün çeşitli restoranlarla ve turistlerle dolu olacak olsa da 70’lerde ülkenin güneyinde, balıkçıları ve turistleri bir arada, aynı yerde ağırlayan tek bir küçük pansiyonun olduğu böyle yerler hâlâ bulunabiliyordu. 

Jolie Pİtt, seçtiği dönemde büyük bir özgürlük hissetmiş. 
Şunları söylüyor; “Modern filmlerde ‘bu kötü bir insanın davranışı, bu iyi bir insanın davranışı’ dediğimiz yerler çok açıktır. Kötü davranışın etrafındaki bütün temalarla yetişkin tarzında çirkin veya dağınık olabilmek için bir mazeretin olması, filmde önemliydi. Dönemin düşündüğümüz şekline uyuyor.”

Pitt gülerek onaylıyor; “Sanırım kötü davranış durmadı ama o dönemde insanlar biraz daha tehlikeliymiş ve siyaseten hiç doğru değillermiş.”  

Lauren dönem ve mekan hakkında şunları söylüyor; “70’lerin başındaki duygusallık ve cinsellikle ilgili bir şey var. Bence Angie modernlikten uzak kalarak beyaz perdeye güzel bir şey yansıtmak istedi. Kendi karakteri burada insanların her gün tek başlarına aynı işi yapmalarını izliyor ve bu da onun kolaylıkla kaybolmasına olanak veriyor.”

Dünyadan yorulmuş New Yorklular için küçük bir tatil evreni olarak Fransa’nın güneyi Vanessa ile Roland’a düşünme anları için yeni enerjiler ve fırsatlar sunuyor. 
Poupaud şunları söylüyor; “Vanessa, her gün pencereden aynı balıkçının denize açılmasını, geçimini sağlamaya çalışmasını izliyor. O ve Roland’ın etraflarında balıkçıdan kafedeki yaşlı adama, ve hayat dolu genç çifte kadar bu sembolik figürler oluşmaya başlıyor.” 

Goza’daki set, uzun rüzgarlı yollarından, dik yarlarına, küçük bakkalına, samimi kafesine ve otelin her tarafından görülebilen muhteşem manzaralarıyla sadece oyuncular için değil, Hayatın Kıyısında’nın her yönünü tasarlayan teknik ekip için yapmaya değer olmuş. Orada, kendilerini modern zaman hayatının tuzaklarından ve dikkat dağıtıcılarından bağımsız, daha basit bir zamana ve mekana nakledebilmişler. 
Fransız Arestrup, tasarım ekibinin başardıkları karşısında etkilenmiş. Şunları söylüyor; “Bu mekan Marseille bölgesinde les Calanques denilen bir yerin çok bilinen bir yerini andırıyor. Angelina empresyonist bir ressam gibi çalıştı ve eğer Güney Fransa gerçekten burayı çağrıştırdı. O dönemin Fransız halkının burayı tanıyacağını sanmıyorum. Biraz izole bir yerdeyiz ve iki ana karakter buraya geliyor.”

Jolie Pitt’in ve Lauren’ın çarpıcı Yves Saint Laurent’ten ilham alan kıyafetlerinin ve aynı zamanda Pitt ile Poupaud’un 70’lerin tarzındaki özel tasarımlarının sorumlusu, televizyon ve sinema için her dönemden ve tarzdan kostümler tasarlamış olan kostümcü Ellen Mirojnick. 
Laurent, kostümlerin kasıtlı olarak dönem odaklı olması konusunda şunları söylüyor; “Vanessa’nın ruh hali, karakterinin kıyafetlerine uzanıyor. 60’ların sonlarından, daha mutlu olduğu bir zamandan kıyafetler giyiyor. Belki de devam etmek istemiyor.” 




L’Effet de Miroir: Sinema Fotoğrafçılığı ve Işıklandırma

Hayatın Kıyısında filminin açılış cümlesi şu; “Ressamların Güney Fransa’da toplanmasının bir nedeni vardır.” 
Bu görüş Jolie Pitt’in filmin görüntü yönetmeni Christian Berger’i seçmesine de rehberlik etmiş. 
Görüntü yönetmeni ışığın aldığı yolu uzun bir süredir incelemiş ve yaratıcı kullanım için doğal ışığın güzelliğini korumak için bir ışıklandırma sistemi geliştirmiş. 
Bu, sette çalışma yöntemini de değiştiriyor ve bu yapımda dönemi, mekanı ve ortamı güçlendiriyor.

Jolie Pitt, ekibin çalışması hakkında şunları söylüyor; "Setleri yaratan Jon Hutman’dan, bütün ışıklandırmayı ve kamerayı idare eden Christian Berger’a kadar müthiş bir ekibimiz vardı. Çok daha kaba ve çılgın olmamıza olanak veren zarif ve güzel bir yanı var. Çünkü ayakları yere basan bir şey. Işık sistemi hiçbir şekilde istilacı değildi. Christian’ın sistemi çok daha samimi. Bütün kusurlarınızı düzeltmiyor. Bu yüzden daha insan kalıyorsunuz.”
“Bu dönemdeki mekanda, konunun yanı sıra bir şey daha vardı ve kim çekerse çeksin bizi bildiklerimizin dışına çıkarıp farklı bir zamana götürmeliydi. Bize güzel bir şey vermesi gerekiyordu. Ayrıca filmin bir oyun gibi olmasını istedim. Odada her yere gidebilip çekim yapabilmemizi, sürekli bir ışık kutusunda aydınlatılmak zorunda kalmamamızı istedim.  Çok doğal hissettiriyor. Işığın nereden geldiğini bilmiyorsunuz ama güzel.”

Yapımcısı da değerlendirmeye katılıyor. 
Pitt şunları söylüyor; “Sistemi eşsiz ve çalışmasının çoğunda prototipler kullanıyor. Günlük çekimlere bakınca sanki odanın içindeymişsiniz ve içeri güneş geliyormuş gibi bir gerçeklik hissettim. Çünkü Christian’ın sisteminde ışığı sektirmek ve içeri yansıtmak önemli. Böylece biraz daha uzak bir mesafe elde ediyorsunuz ve teknik açıdan alıştığımız şeyin bir ışık kaynağı olduğunu fark ediyorsunuz. Bir filmi izlerken kabul ediyoruz ve sorun yaşamıyoruz. Ama bir filmi bu muazzam kaynak olmadan izlemek çok daha gerçek geliyor.”

Berger’in ışıklandırma C-Sistem’i doğal ışığın güzelliğini koruyor ve Jolie Pitt’e minimum ekipman kullanarak geniş ortamlar yarabilme yeteneği sağlamış. 
Bu da düzenli bir sete olanak vermiş ve oyunculara içinde çalışacakları, yeni bir özgürlük alanı sağlamış. 
Yönetmen için C-Sistem’i önceden bilinmeyen bir esneklik de sağlamış. 
Bir sahnenin hazırlık aşamasında ışıklandırmasını değiştirmek sadece dakikalar sürmüş. 

Jolie Pitt şunları söylüyor; “Işığın bir yüzden, bir figürden, bir nesneden veya hatta bir manzaradan gelmesi gerekiyor, lambalardan değil. Doğada ışığı ancak ortamımızdaki yüzeylerden yansırsa görürsünüz. Christian ışığın gerçek dünyada ortaya çıkış yoluna saygı duyuyor ve bunu sanatsal şekilde taklit eden bir sistem yaratmış. Daha az insan gücü ve daha az zaman kullanan C-Sistem’i aynı zamanda tüketim gücümüzü de yaklaşık yediye bir oranında azalttı. Çekimimiz sırasında çok daha küçük bir karbon ayak izi bıraktığımız için son derece mutluydum.”

Poupoud, ışıklandırmadaki bu basitliğin Jolie Pitt’in geri kalan kamera tercihlerine de uzandığını söylüyor: “Benim için şaşırtıcı olan Angie’nin kameranın 10 dakika çalışmasına izin vermesi ve sonra senaryoda yazılı sahne için doğaçlama yapıyor olmamız oldu. Ardından sahneyi çektik ve o kameranın beş dakika daha kaydetmesine izin verdi. Melanie ve benim için bu hayatımızı yaşamak gibi bir şeydi çünkü o kadar yakındı ki kamerayı veya ekibi hiç görmedik. O odadaydık. Yani ikimiz sigara ve içki içiyor, tartışıp kavga ediyorduk. Çok basit, saf ve eski moda bir film yapım yöntemiydi ve bana Gena Rowland’ın olduğu John Cassavetes filmlerini hatırlattı.”

Laurent de bu sinematik tercihlerin Hayatın Kıyısından filmine daha şiirsel bir aşk hikayesi duygusu verdiğini düşünüyor. 
Şunları söylüyor; “Çekimler, süper duygusal ve çok yakınken bir anda çok kaybolmuş, yalnız ve uzakta hissedilen büyük çekimlerin bulunduğu bir karışım.” 

Yapım tamamlandıktan sonra Jolie Pitt, ekibiyle birlikte yarattığı ve izleyicilerin etkileneceğini düşündüğü filmiyle ilgili düşüncelerini söylüyor. Hayatın Kıyısında filminin yazarı/yönetmeni sözlerini şöyle bitiriyor; “Keder, hayatın bir parçasıdır. İnsan acıyı ve kederi bilip nasıl başa çıkacağını öğrenirken övünemez ve rahat hissedemez. Bazen filmdeki balıkçı gibi hayatın dalgalarında bir ileri bir geri gitmeniz gerekir.” 







Hiç yorum yok: