25.04.2016

Aslı Özge: Alman oyuncular'ın Türkan Şoray kuralları yok



2000’den beri Berlin ve İstanbul arasında mekik dokuyan Aslı Özge, üçüncü uzun metrajlı filmi ‘Ansızın’da ilk kez tamamı Almanca bir hikâyeyle karşımızda.

Almanya’da dağlarla çevrili küçük bir şehirde geçen ‘Ansızın’, görünüşte ideal hayatların aslında nasıl diken üstünde yaşandığına dair bir hikâye.

Sebastien Huelk tarafından canlandırılan, üst sınıfa mensup bir banka çalışanı, evine gelen beklenmedik bir misafirin ölümüyle, hayatının tepetaklak olduğu bir süreç yaşıyor.
Bu olay sonrasında çevresinden dışlanması öfkeye, öfke ise, Özge’nin asıl ilgi alanı olan noktaya, yani kahramanımızın kendi içindeki kötülük potansiyeliyle tanışmasına vesile oluyor.

‘Ansızın’, Shakespeare’in ‘… iyi de yoktur, kötü de. Düşünce var eder ikisini de’ sözleriyle açılıyor. Hikâye bağlamında düşünüldüğünde, iyi ile kötünün belirgin olmadığı bir zeminde yazmak nasıl bir deneyimdi?

İlginç bir deneyim tabii ama bir yandan da hep üzerinde kafa yorduğum konulardan biri. Bu sorunun en çok ne zaman karşımıza çıktığı, sürekli düşündüğüm bir şey. Bana göre kendimizi en zayıf hissettiğimiz noktada kötülük yapma potansiyelimiz de artıyor. Bu filmde de bunun nedeni üzerine gitmek istedim.



Bu noktada hikâyenin ana karakteri Karsten’la aranızda nasıl bir mesafe kurdunuz?

Baştan beri herkes gibi iyi ve kötü tarafları olan birisi olsun istedim. Bir hata yapıyor. Ve o hatanın sonunda da dışlandığını hissediyor, öfke duymaya başlıyor. Bu öfkeyle ortaya çıkan kızgınlıkları da onu gitgide kötü birisine dönüştürüyor. Ama bence bu sadece onda değil, hepimizde olan, ortaya çıkacağı anı bekleyen bir potansiyel. Ve bu potansiyeli belirleyen koşullar aslında birçok şeyle ilgili: Eğitim, çevre, içinde yaşadığımız toplum… Bütün bunların içinde tutunabilecek bir an bulduğunda yüzeye çıkıyor.

Sosyoekonomik yapı ve Karsten’le Anna’nın ait oldukları sınıflar da hikâyede belirleyici bir öneme sahip. Bu çatıyı kurabilmek için hikâyenin geçtiği bölgedeki ekonomik ve sosyal yapıyı da çok iyi bilmek gerekiyor. Bu yönüyle ‘Ansızın’ sizin için nasıl bir deneyimdi?

2000’den beri Berlin ve İstanbul arasında sürekli gidip geldiğim için artık orada da bir film yapmanın zamanı geldi diye düşündüm. Azınlık meselesini önemsiyorum, çünkü ben de Almanya’da yaşadığım sürece bir azınlığım. Bir yandan da oradaki Rus Almanların durumu biraz daha farklı. Zamanında Rusya’ya gidiyorlar. Ama o kadar Ruslaşıyorlar ki geri döndüklerinde, daha doğrusu Almanya onları geri çağırıp pasaport verdiğinde Almanlıklarını kaybettiklerini görüyorlar. Her ne kadar siz bizdensiniz dense de bir hata yaptıklarında hemen Rus olarak addediliyorlar. O arada kalma meselesi benim ilgimi çekiyor. Bir de Türkiyeli bir yönetmen olarak Almanya’ya gidip oradaki Türklerle ilgili bir şey yapma klişesine düşmek istemedim. Dolayısıyla Almanlar için de çok ciddi bir konu bu. O yüzden bunu tercih ettim.



Peki aynı hikâye, Berlin gibi daha kozmopolit bir yere taşınsa, ötekileştirme bu kadar şiddetli hissedilir miydi?

Bu şekilde hissedilmeyebilirdi, ama yine de baskı olurdu. Çünkü büyük şehirlerde de dar bir çevrenin içinde hareket edip kendi küçük gettolarımızı kuruyoruz. Ancak ben bu hikayenin, insanın kolay kolay anonim olamayacağı bir yerde geçmesini istedim. Görsel olarak da çevresi dağlarla kapalı bir yer aradım uzun süre. Ufku bile göremediğiniz ve herkesin birbirinin her şeyini bildiği bir yer.

Biraz da filmin görüntü yönetiminden bahsedebilir miyiz? Kasabanın çevresindeki ormanın dinginliği ile hikâyedeki çatışmalar zıt kutuplar teşkil ediyor. Bu, karakterin geçirdiği dönüşümü daha da pekiştirmek için tercih ettiğiniz bir durum muydu?

Etrafı dağlarla kapalı böyle bir doğanın görsel olarak Karsten’in hissettiği sıkışmışlığı iyi aktarabileceğini düşündüğümden orada çekmek istedim. Bunun dışında kaybetmenin filmde çok önemli bir yeri olması nedeniyle filmi sonbaharda çekmek istedim. Bu filmin renk skalasını da toprak tonlarından belirlemiş oldu. ‘Hayatboyu’, mavi grilerin baskın olduğu, soğuk bir filmdi. Burada ise tam tersi; maviyi yasakladım. Hatta oyunculara jean bile giydirmedim bu yüzden. Dolayısıyla çok kontrollü bir renk skalası ve görüntü yönetimi vardı.

Hayatboyu’nda da ev bir karakter gibiydi. Burada da mekânların rolü oldukça baskın.

Yaşanan yerleri bir karaktere dönüştürmeye önem veriyorum. Köprüdekiler’de de İstanbul bir karakterdi. Ayrıca filmlerde bir oryantasyon kurmak da önemli benim için. Gördüğümüz yeri sanki orada yaşıyormuşçasına tanıyabilmeli seyirci, sanki seyrettiği karakterlerle komşuymuş gibi hissedebileceği gibi.



Türkiyeli bir yönetmen olarak Almanya’da tamamı Almanca bir film çekmenin özgürleştirici bir yanı var mıydı?

Oyunculuk yönünden kesinlikle özgürleştiriciydi. Çünkü Alman oyuncular her şeye karşı çok açık. Türkan Şoray kuralları yok bir kere. O benim için en büyük nedenlerden biriydi başından beri. En meşhur oyuncuyla bile sayısız deneme çekimi yapabiliyorsunuz. Burada bütün bunlar çok zor. Deneme çekimi yapmak istemeniz hakaret gibi algılanabiliyor. Bütün bunları yaşamaktan çok sıkıldım. Bir yandan da burada bir taraf olma durumu var. Objektif yaklaşamama, filmleri kendi içinde değil, yapanlarla yakınlık üzerinden değerlendirme durumu çok baskın burada. Beni bu rahatsız ediyor. O yüzden nötr bir alanda film çekmek çok rahatlatıcıydı benim için. Tabii ki koşullar ve bütçe açısından da daha rahattı. Ama orada da çalışma saatleri çok fazla korunuyor. Belli bir saatin üzerinde çalışamıyorsunuz. Biz Hayatboyu’nda 16-18 saat çalışıyorduk neredeyse, o yüzden bir süre sonra neyi neden yaptığınızı bilmiyorsunuz. Böyle çalışmayı çok seven insanlar da var. Ama ben onlardan değilim. Çevremdeki insanlar da işlerini iyi yapabilsinler istiyorum. Dolayısıyla belli bir saat çalışma prensibine önem veriyorum. Ama Almanya’daki kadar da katı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Yani 11’inci saatin 55’inci dakikasında sürekli uyarılar gelmeye başlıyor. Bu da çok gereksiz. Çünkü tam oyuncunun performansını sergilediği o sırada, bir yarım saat daha beklenebilir. Planlanan çekim zamanı doldu diye kesmek de sinema için çok yararlı değil. Ama buradaki gibi haftanın altı günü her gün 18 saat çalışmak da istemiyorum. Çektiğiniz şey üzerine düşünecek fırsatınız kalmıyor. Senaryo bir edebiyat eseri değil ki, yol gösteren bir harita benim için. Her zaman daha iyisi olabilir. Hiçbir zaman yazdığım bir şeye âşık olmam, hep daha iyisini ararım. Ama öyle bir çalışma ortamında da onu aramaya fırsatınız olmuyor.

Festivaldeki gösterimin soru cevap bölümünde hikâyeyi Almanya’da çekmenizin sebeplerinden biri olarak filmin esinlendiği medyatik hikâyeyi de nötr bir alana çekmek olduğunu söylemiştiniz. İstediğiniz gibi nötr bir alan sundu mu Almanya?

Orada kastettiğim nötr alan şuydu: Burada çekseydim, kadının ahlak meselesi ana konu olacaktı. Halbuki benim için asıl önemli olan bu değildi. O hikâyenin kendisi de beni ilgilendirmiyor. Hatta böyle yaşanıp yaşanmadığını da bilmiyorum. Beni asıl ilgilendiren bir hataya, suça toplumun odaklanış hali. Bu yüzden de Almanya’da çekmeyi tercih ettim.




Auf Einmal / Ansızın / All of a Sudden

Yönetmen: Aslı Özge
Senarist: Aslı Özge
Oyuncular: Sebastian Hülk, Julia Jentsch, Hanns Zischler, Sascha Alexander Gersak, Luise Heyer
Görüntü Yönetmeni: Emre Erkmen
Kurgucu: Muriel Breton, Aslı Özge
Yapımcı: Fabian Massah, Aslı Özge
Yapım: 2016, Almanya / Hollanda / Fransa, 112'


Filmin mmknmrtb notu :  3.5 / 5




Hiç yorum yok: