15.04.2016

Tom Vermeir (Belgica): Felix çocukken, böyle bir atmosferde büyümüş..



Çölde Kutup Ayısı filminin Altın Lale ödüllü, The Broken Circle Breakdown filminin Oscar adayı yönetmeni Felix van Groeningen, bu yıl Belgica ile İstanbul Film Festivali’ne ve Altın Lale Uluslararası Yarışma bölümüne geri dönüyor.

Film, adını iki kardeşin yoktan var ettiği, adeta aileye dönüşmüş bir ekiple birlikte işlettiği, her türlü insana, her türden müziğe açık bir bardan alıyor.
Tek soru, bu ailenin ne kadar birlikte kalabileceği ve Belgica’nın bu kucaklayıcılığı ne kadar koruyabileceği..

Yönetmenin önceki filmleri gibi, Belgica da sürprizlerle ve iyi müziklerle doluydu.
Fakat tüm enerjisine, yüksek sesine ve durdurulamaz ritmine rağmen, filmi izlerken devamlı olarak hissettiğim belli bir hüznü de vardı.
Filmin yıldızı Tom Vermeir ile, festival ziyareti sırasında sohbet ettik.

Belgica’yı çok beğendim ve bunun nedenlerinden biri de sizin performansınızdı. O yüzden öncelikle sizi kutlayarak başlamak istiyorum. Dinamik, enerjik, bomba gibi bir filmdi, müzik kullanımı da inanılmazdı. Merak ediyorum, bu müziğin ne kadarı gerçekten sette çalıyordu? Siz ekip olarak, bizim kadar keyfini çıkarabildiniz mi?

Aslında hepsi! Müziklerin tamamı canlı olarak kaydedildi, hiç playback yok. Tabii bu, ses mühendisleri için biraz zor oldu. Fakat canlı performanslar, filme de canlı bir his kattı. Düşünsenize, karşınızda iyi vakit geçiren bir kalabalık var. Müziğin gerçekten orada olması çok özeldi.



Sahnede gördüklerimiz Belçika’da ünlü olan gruplar mıydı?

O süreç şöyle gelişti; Felix (van Groeningen) senaryoyu yazmaya başladığında Belçikalı ünlü bir DJ ikilisi olan Soulwax’ten filmin müziklerini yapmasını istemiş. Senaryo sürecinde belli müzik grupları kurgulayarak Soulwax’e hangi sahne için nasıl birilerini hayal ettiğini, onların nasıl bir müzik yapıyor olabileceğini detaylarıyla söylemiş. Soulwax de bu karakterler için kurgusal müzik grupları uydurmuş. Kısacası filmdeki müzik gruplarının hiçbiri gerçek değil, hepsi kurgulanmış karakterler ve hepsi için bir müzik yaratılmış durumda. Tabii ki bu gruplarda çalanlar, sahnede gördükleriniz halihazırda müzisyen insanlar. Fakat kendi isimleriyle değil, gerçekte var olmayan gruplarla müzik yapıyorlar. Kurgunun ve gerçeğin bir birleşimi kısacası... Örneğin, filmde gördüğünüz ilk rock grubunda Boris Van Severen var. Aynı zamanda filmin oyuncularından; Davy Coppens diye bir karakteri canlandırıyor. O, Hong Kong Dong adında bir müzik grubunun üyeleri ve bir davulcu, hepsi birlikte filmdeki The Shits adındaki kurgusal müzik grubunu oluşturuyorlar.

Şarkılardan birinin Türkçe olması, üstelik adını yönetmenin filmlerinden Çölde Kutup Ayısı’ndan alıyor olmasına şaşırmıştım. Tesadüf olamaz gibi gelmişti, demek ki değilmiş..

O şarkının aslında bir özelliği daha var. Birçok farklı sanatçının çaldığı, birçok farklı türden şarkının duyulduğu uzun bir montaj sekansı var filmde, Türk grup da orada gözüküyor. Bu, o mekana, herkese kapısı açık olan o bara bir gönderme. Gerçekten her şeyi çalıyorlar çünkü; dünya müziği, heavy metal, popüler rock grupları, tekno, her şey..



Belgica’ya gelirsek... Gerçek bir bardan esinlenildiğini biliyorum. Yönetmen nasıl bu barı seçmiş?

Benim şehrimdeki, Ghent’teki bir bardan esinlenmiş. Aslında bu barı 15-16 yaşlarında açan da Felix’in babası. Yani Felix çocukken, aşağı yukarı böyle bir atmosferde büyümüş. Babasının bir ortağı varmış ve devam etmemeye karar verdiklerinde barı iki erkek kardeşe satmışlar, bugünkü sahipleri de hâlâ onlar. Yani hikâye, Felix’in babasının deneyimleri, bu iki erkek kardeşin deneyimleri ve biz oyuncuların eklediği şeylerin bir karışımı.

Eğlence, içki ve iyi müziğin dışında Belgica’nın bu kadar popüler olmasının bir nedeni de kucaklayıcı doğası ve bir deneyimi paylaşmanın gücü. Demin söylediğiniz gibi, herkese kapısı açık... Belçika’da bugün böyle barlar var mı, yoksa her kapıda birkaç koruma mı görüyoruz?

Bu “Belgica” barı hâlâ duruyor, adı Charlatan. Dünyada eşi benzeri olmayan bir yer bence. Çünkü gerçekten filmde gördüğünüz atmosfere sahip. Tabii ki kapısında korumalar, fedailer olan barlar, gece kulüpleri de var. Ama genel olarak konuşmak gerekirse, Belçika’da ve Ghent’te gece hayatı baya iyi. Her yer çok geç saatlere kadar açık. Herhangi bir barı sabah 7, 8, hatta 9’a kadar açık bulabilirsiniz.

Filmden sonraki soru-cevap kısmında bir erkek kardeşiniz olduğunu ve tıpkı filmdeki gibi onunla çok farklı karakterlerde olduğunuzu söylediniz. Senaryoyu okuduğunuzda, tam da sizin erkek kardeşinizle olan ilişkinizi anlattığını düşündüğünüz bir bölüm oldu mu?

Hayır. Gerçek hayatta da benim ağabey olmam ve bu nedenle sözü geçen tarafın ben olmam dışında yok; tek benzerlik bu. Benim kardeşimle ilişkim filmdekinden tamamen farklı. Frank ve Jo, daha çok arkadaş gibiler, araları çok iyi. Tabii ki ben de kardeşimi seviyorum, bu apaçık ortada, ama biz onlar kadar sık görüşmüyoruz. Onu göreli neredeyse bir ay oldu; Frank ve Jo’nun ise birbirlerini görmeden iki günden fazla dayanabileceğini düşünmüyorum.



Filmde kardeşinizi canlandıran Stef ile aranız nasıldı, anlaşabildiniz mi?

Gerçekten çok iyiydi. Kurmaca kardeşler olarak başladık ve iyi arkadaşlar haline geldik, iyi bir işbirliğiydi. Bir de Stef’in benim konuştuğum lehçeyi öğrenmesi gerekti. Siz Flemenkçe ve benim lehçem arasındaki farkı pek duyamıyor olabilirsiniz, ama arada büyük bir fark var. Filmi benim lehçemde çekmeye karar verdiğimiz için, kardeş oluşumuzun inandırıcılığı adına Stef’in gerçekten çok çalışması gerekti. Bu yüzden hep birlikte çalıştık, bu da bir bağ kurmamızı sağladı. Filmden önce uzun bir hazırlık yaptık, yardımı olur diye birkaç gece de birlikte dışarı çıktık. Çekimlere başladığımızda çoktan kaynaşmıştık. İyi oldu, harika bir deneyimdi.

Yönetmen size bu rolü nasıl teklif etti?

Seyahatteydim, Kolombiya’daydım ve Felix’ten bir sonraki filminde rol almak isteyip istemediğimi soran bir eposta aldım. Aslında o aralar içimde, bana bir şey soracağına dair bir his vardı. Birkaç kez üst üste beni tiyatroda izlemeye gelişinden belliydi. Ama bu rol için olacağını düşünmemiştim. Sorduğunda tabii ki evet dedim, onur duydum. Çok iyi bir roldü.

Yönetmenin önceki filmlerine aşina mıydınız?

Evet, filmlerinin büyük bir hayranıydım. Burada Altın Lale alan filmi Çölde Kutup Ayısı’nı çok sevmiştim. Bence o, tabii ki Belgica’da rol aldığım için onu dışarıda tutarak söylüyorum, Felix’in filmleri arasında en iyisi.

Yönetmenle ortak yönlerinizin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Sanırım ikimizin de espri anlayışı hemen hemen aynı. İkimiz de uçurtma sörfünü seviyoruz, tek farkla, o bu konuda iyi. Bir de sanırım ikimiz de tiyatro ve sinemada belli bir sertliğe sahip, köşeli karakterleri seviyoruz. Ben şeylerin kusurlu olmasını seviyorum. Sahnede de, filmlerde de kuvvetli fakat kusurlu olanı izlemeyi seviyorum. Ama tabii gerçek de olmalı. Bir ortak noktamız da bu; onun da önceki filmlerine baktığımda, hayatta bir şeyler başarmaya çalışan fakat bir türlü başaramayan insanların var olduğunu görüyorum. Bu hissi bir teoriyle ya da bir tanımlamayla anlatmak mümkün değil, çok garip. Ama sezgileriniz sayesinde birinin oyunculuğunu izlediğinizde ona inanırsınız, ya da inanmazsınız. Benim inanmam ve tamamen derinine inmem için de gerçekliğe ihtiyacım var. Kusursuz olmak zorunda değil. Çünkü kusursuzsa gerçekliğini kaybediyor. Çünkü hayat da kusursuz değil; düzensizliklerle ve düğümlerle dolu. Felix’le birlikte çalışırken, onun aradığı da buydu diye düşünüyorum. Ve aradığı şeyi tüm oyuncularından nasıl elde edeceğini biliyordu. Çok cömert bir yönetmen, şöyle yap, biraz da şöyle diyerek içinizde olanı çıkarıyor. Çalışmak için çok iyi bir insan. Kendini işine %200 veriyor ve ona, sahip olduğunuz her şeyi ortaya koyarak karşılık verirseniz yapabileceğinizin en iyisini yapıyorsunuz. Harika bir işbirliğiydi.



Yani gelecekte daha fazla işbirliği yapabilirsiniz?

Sorarsa anında kabul ederim, tabii ki. Göreceğiz.

İstanbul’daki günleriniz nasıldı?

Çok zevk aldım, şehri çok sevdim. Bugün de birkaç film izleyeceğim.

Bu yıl festivalin teması, iz bırakan filmlerin bir metaforu olarak sinemayla ilgili dövmeler... Sizde iz bırakan film hangisiydi?

Avusturya filmi Import/Export diyebilirim. Hikâyesi bana çok dokunmuştu. Daha güncel bir örnek de Kolombiya filmi El abrazo de la serpiente, hayret vericiydi, özellikle o görüntü yönetmenliği... Bu soru daima hazırlıksız olduğum bir soru. Aynı zamanda büyük bir Quentin Tarantino hayranıyım. Cevaplaması çok zor, sanırım bunlar şimdilik yeterli.

Röportaj: Emre Eminoğlu


Belgica

Yönetmen: Felix Van Groeningen
Senarist: Felix Van Groeningen, Arne Sierens
Oyuncular: Stef Aerts, Tom Vermeir, Hélène Devos, Charlotte Vandermeersch 
Yapım: 2016, Belçika / Fransa / Hollanda, 126´



Filmin mmknmrtb notu ::

Kaderin bi cilvesi olarak- bırak baba ya da koca olmayı, sevgili bile olunamayacak 'evlerden ırak' tıynette bir adama 'ağbi' demek zorunda kalan tek gözlü Jo'nun başına gelenler..

Kötü babanın yıktığı bir aileden gelerek bahtsız bir çocukluğu yaşamış, hatta bir gözünü de o sırada kaybetmiş Jo, 'sorumsuz' ağbisi kadar eğlenceyi ve hayattan zevk almayı bilen, ama frenleri de tutan 'hisli' bir arkadaşımızdır..

Eline geçirdiği her şeyi bokunu çıkarmadan bırakmayan, babasına çekmiş 'Pislik' ağbiye de o kadar yüklenmemek gerek tabii; o da öyle bi cinstir yani..

Değil mi ki bir aileye bulaştın; gayrı atsan atamazsın, satsan satamazsın..

Yönetmen Felix Van Groeningen, diğer işlerini de düşünürsek, rahatça yüzdüğü 'bildiği sularda' ustaca kulaçlar atmaya devam ediyor..

Gerçeklerden yola çıkarak yazıldığı anlaşılan senaryonun öyküsünün -önceki filmler- De Helaasheid Der Dingen ve The Broken Circle Breakdown seviyesinde olmaması bir eksiklik hissi yaşatsa da, ustalığını konuşturan Groeningen, yine de iyi bir film ortaya koyuyor..

3.5 / 5



Hiç yorum yok: